Ana sayfa - Son Sayı - İnsanın Benlik Girdabı / Halime Alçay

İnsanın Benlik Girdabı / Halime Alçay

Bir seyahat esnasında önümüzde seyreden aracın arka camına gözüm takıldı:
“Biz gönlümüzde ne gemiler batırdık / Kıytırık bir sandalın lâfı mı olur.” yazıyordu.
Bu iki dize bana, zaman zaman birçoğumuzun “Sen de kim oluyorsun?” cümlesiyle ifade ettiği benlik girdabının insanı ne kadar hadsizleştirebileceğini düşündürdü gayri ihtiyari.
Ölümün pençesinden kurtulmaya gücü yetmeyen insan, iş benlik iddiasına gelince gayet cesur. Hayat denilen nimetin kıymetini, yaratılış gayesinin maksadını kavrayamamanın sonucu olsa gerek enaniyet.
“Ene” (ben) kelimesinden türemiş olan enaniyet, bencillik manasına gelir. Kur’ân’da, hadislerde, İslami kaynaklarda kınanan bencillik, imanî ve ahlakî bir duruş değildir. Ki insanın her şeyi kendi yararına kullanmak istemesi, kendini üstün görmesi, kendini merkeze alıp başka her şeye buna göre değer atfetmesini de normal bir psikoloji çerçevesinde değerlendirmek mümkün mü?
Elbette değil.
Şeytan da tüm ilmine, abidliğine rağmen böyle yapmadı mı? Allah’ın ona vermiş olduklarını kendisinden bilme gafletine düşerek merkeze kendini oturttu ve emre itaat etmedi. İddiası da ‘ÜSTÜNLÜK’ idi. Ve Âdem (a.s.) yaratılıp ona secde emri gelinceye kadar bunun farkında da değildi. Ne zaman ki secde emri geldi kibri gün yüzüne çıktı ve Allah’a karşı haddini aştı. Ateşten yaratılan kendisinin, çamurdan yaratılan Âdem’den üstün olduğunu ileri sürerek secde etmedi. Yani yaratılış farklılığını bahane ederek “Âdem de kim oluyor ki?” dedi.
İnsanoğlu da mülkünü, makamını, aklını, yeteneklerini, güzelliğini, ilmini az ya da çok kendine verilmiş olan herhangi bir şeyi bahane ederek “Sen de kim oluyorsun?” havalarına girmiyor mu? Şimdi ne farkı var bu tavrın Allah’a rağmen kendi varlığını ortaya koyan şeytanın davranışından. Çoğumuz biliriz ki şeytan bu halden cennetten kovuldu.
“Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerindedir.” (Hicr 15/34-35 ) Kendini kul makamında gören için ne can alıcı bir misal. Ki surenin devamında merhametlilerin merhametlisi Allah, şeytanın bizi de kendisine benzetmek için mühlet istediğini, bu mühletin ona verildiğini ve üstünlük iddiasının ne kadar hadsizleştirdiğini şeytanın diliyle kullarına haber verir.
“İblis ‘Rabbim! Öyle ise onların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’ dedi. Allah da ‘O halde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin.’ dedi. ‘Rabim! Beni saptırdığın için, ant olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana hepsini saptıracağım.’ dedi.” (Hicr 15/37-40)
İlim, irfan ve hikmet ehli Şenel İlhan Beyefendi bu ayetlerde şeytanın sınır tanımazlığını şöyle vurgular: “Çok dikkat buyurun… Şeytan ‘Ey Rabbim! Beni saptırdığın için’ diyor. ‘Beni sen saptırdın.’ diyor. Suçu Allah’a yüklüyor. ‘Âdem’i yaratarak, bana kötü huylar vererek ve böyle bir imtihan ortamı oluşturarak bu isyanı sen yaptırdın, benim suçum yok…’ diyor açıkça…” (Feyz dergisi, Şeytanın İsyan Mantığı, 304. sayı, 2016)
İşte üstünlük iddiası bu kadar mide bulandırıcı ve sonucu haddini aşmaya götürecek kadar tehlikeli.
Yine Firavun buna güzel örnektir. Firavun kendini öyle üstün görmüştür ki tababetine “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâzi’ât 79/24) demiştir.
İnsanın kendisine ikram edileni kendisinden bilme gafleti. Allah’ın verdiği, başkalarının içinde, arasında göze batan, kıymet atfedilen, özenilen, güzel görülen nimetleri Yaratanın verdiğini unutup sümme hâşâ ilahi kudreti yok sayma gayreti.
O zaman insanda ben duygusu olmamalı mıdır? Bu duygu niye insanda vardır? Evimiz, ailemiz, gözümüz, kulağımız, eşimiz, dostumuz, akrabamız, paramız, işimiz… Biz bunları cümlenin içinde kullanırken bile benim deriz. Benim evim, benim arabam, benim arkadaşım…
Sahipleniriz. Bu o kadar kötü bir şey de değildir. İnsan bu sahiplenme duygusu ile kendini, evini, ailesini, vatanını, milletini, arkadaşını, mülkünü, inancını, davasını… korur, kollar. Bu manada sahiplenme duygusu gereklidir de zaten. Sıkıntı; benlik hissiyle, sahiplenme duygusuyla hakikati devre dışı bırakmada.
Bankada memur olan bir veznedarı düşünün mesela. Bir sürü insan gün içerisinde gelir, kendisine para verir. Yine parasını bankadan çekmek isteyen bir sürü insan da onun elinden parasını alır. Verilenler de, alınanlar da toplamda servet değerindedir. Ama memur, ne aldıklarına bakarak havalara girer ne de verdiklerine bakarak bunalıma düşer. Çünkü hakikatte o sadece bir emanetçidir. Eline geçenin farazi olduğunu bilir.
Hakikat de budur. Bizim sahip olduğunu düşündüğümüz her şey farazidir. Hakiki sahip Allah’tır. Ve bize verdiği sahiplenme duygusuyla farazi hatlar üzerinden kıyas yoluyla kendi büyüklüğünü, kudretini, isim ve sıfatlarını kavramamızı ister.
Mesela insanın evladına karşı sahip olduğu merhamete bakalım. Bir de o merhameti tüm yaratılmışlara olan merhametle kıyaslayalım. Yaratılmışlara yaratanın gösterdiği merhametle evladımıza gösterdiğimiz merhamet arasındaki farkın büyüklüğünü insan aklı tahayyül bile edemiyor. İşte o zaman anlıyorsun merhametin gerçek sahibinin kim olduğunu.
Sahibi olduğum ev ile ben ve ailem; kardan, yağmurdan, güneşten ve birçok şerden korunuyoruz. Ama benim ve evimin içinde olduğu koskoca dünyayı atmosfer ile çeşitli tehlikelerden koruyan olmasa sahibi olduğum evin bir fonksiyonunun olamayacağını nasıl görmezden gelebilirim.
O halde insan kendisinde var olan benlik hissini hayırda istihdam etmeli. Aksi takdirde kendini üstün görme, yaygın bir tabirle kendini bir şey zannetme haline bürünüveriyor. Bize verilen benlik, sahiplenme duygusunun Allah’ı tanımada ölçü olduğunu görüp kendimize o şekilde bir yol çizmek ve öylece de hareket etmek gayemiz olmalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.