Ana sayfa - Arşiv - İnsanı İnsan Yapan Ahlâktır / Can Gürzap

İnsanı İnsan Yapan Ahlâktır / Can Gürzap

33-can-gurzapSanatçının topluma karşı bir sorumluluğu, bir görevi olduğunu düşünüyor musunuz? Bu sorumluluk ve görev nedir?
Bence hangi sektör olursa olsun, her meslek grubunun topluma karşı sorumluluğu vardır. Tabi sanatçının da sorumluluğu vardır. Çünkü sanatlar, beynin vitaminidir. Nasıl vitaminsiz bir bedende bazı sorunlar varsa vitaminsiz bir beyin ve akılda da sorunlar vardır. Onun için sanatlar, sadece halkı eğlendirmek için değil, aynı zamanda eğitimin bir parçasıdır. Hangi sanat dalına bakarsanız bakın, insanın beynini, dünyaya bakışını geliştirir ve zenginleştirir diye düşünüyorum. Tabi bunların başında da en eski sanatlardan biri olan tiyatro gelir. Çünkü tiyatro; konuşan, insanı konu alan, insanla ve insan için yapılmaktadır. Dolayısıyla tiyatroyu, aynı zamanda önemli bir eğitim fonksiyonu olarak görmek gerekir. Batı’daki ülkeler milyarlarca doları, sırf insanlar eğlensin diye sanatlara yatırmıyor. Çünkü eğitim, yaşam boyunca devam eden bir süreçtir.
Siz üniversiteyi çok iyi bir dereceyle bitirebilir, aldığınız diploma çerçevesinde çok başarılı olabilirsiniz. Ama bu yetmez. İnsanların sanatla ve kültürle o eğitimlerini geliştirmeleri gerekir. Çünkü önemli olan yorum yapmaktır. Tıbbın, mühendisliğin ya da başka bir mesleğin kitabını iyi bilebilirsiniz. Ama onu bilmek demek, aynı zamanda onu çok iyi yapabilmek demek değildir. Çünkü önemli olan uygulamadır ve onun içine de yorum girer. İşte tiyatro da sinema da insanlara yorumlamayı gösteren sanatlardır.

Can Gürzap, bütün bildikleri ve hayat tecrübesiyle daha genç yaştaki bir Can Gürzap’a hayata dair nasıl öğütlerde bulunur?
Önemli olan bilmektir. Yaşadığın zamanı, geçmişi bilmek ve ondan sonra geleceğe o bilgiler çerçevesinde bakmak gerekir. Bilmek dediğimiz zaman tabi ki kişinin, önce kendi yapmakta olduğu işi çok iyi bilmesi gerekiyor. Babam, Ankara Devlet Konservatuarı’na girmemi istedi. Eğitimini almamı istedi, tabi haklıydı da. Çünkü tiyatro, insanla uğraşan bir iştir. Rejisörlüğü, oyunculuğu olsun, malzemeniz insandır. Birincisi, bu işe çok kafa yormuşsanız ve ona yıllarınızı vermişseniz o zaman da geniş bir kültür gerekiyor. Bunun için de okumanız, araştırmanız, incelemeniz ve gözlemlemeniz şart. İkincisi, çok çalışmak. Şimdi eğitimin adı İngilizce’de “educating”dır. Ama oyunculuk eğitiminde “educating” denmez, “training” denir ve bunun anlamı da “terbiye” etmektir. Terbiye ne demek? Terbiye, bedeni belirli bir değişime uğratmaktır. Neyi değişime uğratırız? Ses ve nefes sistemini, beden plastiğini değişime uğratarak o kişiyi değişik rolleri üstlenebilecek bir kıvama getiririz. Değişik kişileri yaşatmanın, o kişiye bürünmenin yollarını göstermek ve onları öğretmektir önemli olan. Bu da bir değişimdir. Bugün zengin bir adamı, yarın fakir bir insanı, öbür gün bir doktoru, ertesi gün bir cumhurbaşkanını, daha sonra bir hırsızı oynarsınız. Bunlar değişik yapılardadır ama onların en iyisini oynamanız lazım. Hırsızlık iyi bir şey değil ama hırsızı oynuyorsanız, “tamam işte hırsız bu” dedirtmeniz için en iyisini yapmanız lazım. İnandırmak için de gerçeğe en yakınını bulmanız lazım. Bunun için de gözlem yapmanız, o kişi hakkında psikolojik, sosyolojik bir bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Zaten tiyatroya “yaşamın aynası” denir. Çünkü yaşam kesitlerinden alınmış konulardır ve onların analizini yaparsınız. Bunların hepsinin muhakkak bir anahtarı vardır ve oradaki yorumu yapmak için önemli olan şey o anahtarı bulmaktır. Onu araştırırsınız. Tabi tek başınıza olmaz. O yüzden prova dediğimiz süreç içinde oyuncularla, dekor-kostümcüyle, müzikçiyle, yardımcılarımızla vs. yazılan metni masaya yatırıp önce analizini yapar, sonra yorum kısmına geliriz. Yaşam da böyledir. Size bir yaşam verilmiştir, okumuş, çalışmışsınızdır. Eğer bunun doğru yorumunu yapmıyorsanız ya da yapmamışsanız sorunlarla karşı karşıya kalırsınız. Senarist ya da oyun yazarı başkalarının yaşamını yazar. O çok iyi yazmıştır ama içinde yorum hataları yapılıyorsa orada sorunlar var demektir. Çok iyi bir oyundur ama eğer doğru yorumlanmamışsa, yazarın demek istediğini doğru bir şekilde anlatamıyorsa, canlandıramıyorsa, yaşatamıyorsa o zaman orada sorunlar var demektir. Başarılı olunamaz.

Tiyatro zor bir meslek alanı. İnsanın sürekli kendini aktif tutması ve güncellemesi gerekiyor. Siz bunu nasıl başarıyorsunuz?
Bunu başarmak için ne oluyor ne bitiyor diye dünyayı takip etmek, tarihi bilmek, romandan tutun hikâyeye ve gazeteye kadar çok okumak gerekiyor. Olabildiğiniz kadar dünyaya açık olmanız gerekir.

“Dialog Anlatım İletişim”de pek çok insan yetiştirdiniz. Öğrencilerinizin televizyonlarda ya da değişik yerlerde görev alması sizde nasıl duygular çağrıştırıyor?
Devlet Konservatuarı’nı bitirdikten sonra Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu olarak işe başladım. Hocalarımın bir kısmı konservatuar hocalığı için beni bursla yurt dışına göndermek istedi. Bir kısım tiyatrocu hocalarım da “Hayır, gitme. Sen burada bize lazımsın.” dediler. O zamanlar genç bir jöndüm ve konservatuarı beş sene de bitirmiştim. Dünyayı daha iyi göreyim diye gitmeye karar verdim. Londra’nın çok önemli bir tiyatro okulunda okumaya başladım ve bana özel bir program yaptılar, böyle bir ayrıcalık yoktu aslında. Öğrenciler oraya aktör olmak için giriyor, üç sene okuyup mezun oluyorlar. Oysa ben dönüp hoca olacağım. Çok iyi bir okuldu ve çok çok yararlandım. Döndükten sonra 26 yaşında Devlet Konservatuarı’nda hoca oldum. Hocalığı çok sevdim ve çok önemsedim. Ancak malum o dönem politik çalkantı içinde olduğu için konservatuardan ayrılmak zorunda kaldım. Daha sonra 1978’de İstanbul Devlet Tiyatrosu Kurucu Müdürlüğü’ne atandım. Aynı zamanda da şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nin Tiyatro Bölümü’nü kurdum. Hocalık benim hayatımın, dolayısıyla kişiliğimin bir parçası oldu. İlerleyen dönemlerde, kurduğum konservatuarda benim görevime ve bütün hocaların işine son verdiler. Aradan zaman geçti ve benim hocalık isteğim yine kıpırdanmaya başladı. Sonunda bu işi iyi bilen birkaç arkadaşımla “Dialog Anlatım İletişim”i kurduk. Yaptığımız iş doğru olduğundan herkes memnundu ama burası kendini zor ayakta tutuyordu. Fakat ben ticareti bilmiyorum, hâlâ da bilmem. Ticaret başka bir şey. Bir danışmanlık şirketine gittim durumu anlattım. Dediler ki: “Kendinizi başarılı görüyor musunuz?” Ben “Gelen geri dönüşler, insanların söyledikleri, buradan mutlu ayrılmaları başarılı olduğumuzu gösteriyor. Başarılıyız diyebilirim.” dedim. “Para kazanıyor musunuz?” dediler. “Kazanamıyoruz” dedim. “O zaman başarılı değilsiniz, çünkü yaptığınız şey ticaret.” dediler. O lâfı hiç unutmam. Çok zengin olursun, bedava yaparsın. Tamam, o dert değil. Ama en azından burayı ayakta tutmak için para nedir, onu bilmek lazım. Bize bunu öğretmediler. Babam da pek bilmezdi para işini. Ancak mücadele ettik. Ekonomik kriz döneminde burayı ayakta tutmak için annemin dairesini satmak zorunda kaldım. Zaten ben de kirada oturuyorum. Ders zamanlarında burada bulunsanız, hocalar, öğrenciler… İnanın atmosfer çok güzel. Çünkü halk arasındaki konuşma, diksiyon çok önemli. İletişimdeki tek aracımız konuşmak. Hangi mesleği yaparsanız yapın, konuşarak derdimizi anlatıyoruz. Tamam yazı da var ama yazı, yaşamımızın önemli bir bölümünü kapsamıyor.

Sizce insanı insan yapan değerler nelerdir?
İnsanı insan yapan bence ahlaktır. Ahlak kavramı çok geniş kapsamlıdır ve içinde pek çok şeyi barındırır. Ama bizde ahlak, artık etik oldu. Ahlak biraz ağır bir kelime gibi gözüküyor. Fransızcası olan etik sözcüğünü kullanırsak belki kıyısından, köşesinden dolanırız diye düşünüyorlar herhalde. Aslında hak-hukuk kavramları, düzgün vatandaş olmak, hırsızlık yapmamak, adam olmak vb. bunların hepsinin içinde ahlak var. Tabi bunun içinde de eğitim ve vicdan var. Ama vicdan da eğitimle olur. Mesela şiddet uygulayan bir adamın geçmişine gidin, ailesinde muhakkak bu tip şiddeti yaşamış ya da görmüştür. Onun öğrendiği şey bu. Bu da yanlış bir öğretidir. Ahlakın tarifini yaptığımız zaman “Ahlak evrenseldir.” diyoruz ve bütün dünyada geçerli olan ahlak değerleri aşağı yukarı aynıdır. Yine “İnsan düşünen bir varlıktır.” diyoruz. Mesela sen bir bebeği ıssız adaya bırak, orada hayvanlarla uzun süre birlikte yaşasın. O insan 17-18 yaşına geldiği zaman düşünebilir mi? Düşünemez. Çünkü düşünmek için bilmek lazım. Kimileri “O ıssız adada yaşayan ve 18 yaşına gelen kişi düşünebilir.” diyor. Ne düşünür? O içgüdüdür. Soğuktan nasıl korunacak, tehlike anında nasıl kendini savunacak, karnı acıkınca nasıl yiyecek bulacak… Bunlar içgüdüdür, bunları hayvan da yapıyor. Ama esas olan insandaki sonsuz eğitilebilme ve öğrenebilme yeteneğidir. O nedenle eğitimsiz insanlar en tehlikeli varlıklardır. Ben gençliğimden bu yana hep “eğitim, eğitim, eğitim” dedim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.