Ana sayfa - Arşiv - İnsan ve Hayata Dair / Prof. Dr. Kemal Sayar

İnsan ve Hayata Dair / Prof. Dr. Kemal Sayar


Sizce modern insan ya da günümüz insanı ne arıyor?

İnsan, ilişki arayan bir varlıktır. Hepimiz yalnızlığımızı bir başkasıyla paylaşmak, kendimizi bir başkasının aynasında seyretmek isteriz. Aslında psikoloji biliminin kökeninde bu vardır. Yani, insandan insana giden sözlerin, davranışların öbür insanda ne tür yansımalar yaptığını anlama, yorumlama gayretidir
bu disiplinin ana çalışma konusu. Martin Buber çok hoş söylemiştir: “Ben’in ben olmak için biz’e ihtiyacı vardır.” Hakikaten bu, tâ kadim zamanlardan beri üzerinde durulmuş bir meseledir. Feridüddin Attar’ın çok hoş bir hikâyesi vardır. Bir saka, (geçmişte su taşıyan kimselere “saka” denirdi) yolda bir başka sakayla karşılaşıyor ve diyor ki: “A kardeşim, bana bir tas su verir misin, çok susadım.” Diğer saka şaşırıyor: “Sende de var aynı kırba kardeşim, niye kendi kırbandan doldurup içmiyorsun. Susuzluğunu gidermiyorsun.” “Kardeşim, sen bana oradan bir tas su ver. Çünkü ben kendi suyumdan bıktım.”

Saka burada aslında diyor ki: “Ben senden su istiyorum, ama asıl derdim seninle biraz konuşmak, sohbet etmek…” O meşhur sözdeki gibi; “Gönül sohbet ister, kahve bahane.”

Hepimiz konuşmak, anlaşılmak isteriz. Birilerinin varlığımızı fark etmesini ve onaylamasını arzular, bunu iletişim kurarak gerçekleştirmeye çalışırız. Saka, arkadaşının suyundan içmek isterken; “Seninle konuşmak, halleşmek, sohbet etmek, sana iç dünyamı açmak ve senin iç dünyana girmek istiyorum.” demektedir.

Bebek, ilk ilişkisini annesiyle kurar, annesinin kendisini anlamasını ister. Eğer bir insan çocukluk dönemindeçok yoğun bir şekilde anlaşılmama sıkıntısı duyarsa, ilerleyen yıllarda da ciddi ilişki zorlukları yaşar. Tıpkı annesini arayan bir bebek gibi, çevresindeki insanlardan kendisine yönelik özen ve ilgi bekler; beklediğini bulamadığında da vaveylayı koparır.

İnsan, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.Bizleri dünyada biricik kılan, diğer varlıklardan ayıran, yaşantımıza anlam katan, heyecan veren şey anlam arayan bir varlık oluşumuzdur. Bulduğumuz anlamla dünyayı ışıklandırırız. Eğer o anlamı bulamamışsak, dışarının ışıkları ne kadar parlak olursa olsun, iç dünyamızın kandilleri bir türlü yanmaz,zifiri karanlığın içinde yaşar gideriz.

Hayatımızı anlamlı kılabilmek için mutlak surette “niçin var olduğumuz” sorusuna anlamlı bir cevap vermek zorundayız. Bilim ve teknoloji daha ziyade olayların“nasıl”lığıyla ilgilenirken “niçin”i dikkatten kaçırır. Nietzsche’nin güzel bir sözü vardır; “Hayatın niçinine cevap bulabilirsek, nasılına çok daha kolay cevap verebiliriz.” der. Bilim, yeryüzündeki varlığımızın amacını, nasıl bir ödev duygusuyla donanmamız gerektiğini söyleyemez. Bunun için bilimin ötesinde bir şeyin kılavuzluğuna ihtiyaç duyarız.

Eric Fromm’un “Olmak veya Sahip Olmak” adlı kitabında belirttiği gibi, bugün ancak birtakım markaları tüketerek, belli marka arabalara binerek, belli marka giysileri üzerimizde taşıyarak var olduğumuzu zannediyoruz. Sahip olmayı mutluluğunyegane aracı sanıyoruz. Oysa bütün kadim geleneklerde “olmak” önemsenmiştir. Asıl kıymet gören şey, olmaktır. İnsan olarak belli bir olgunluğa, kemâle, belli bir tekâmül seviyesine ulaşmak makbul tutulmuştur.

Kaos teorisinin meşhur önermelerinden birisi şudur: Atlantik Okyanusu’nun bir yanında bir kelebek kanat çırparsa okyanusun diğer yanında fırtına meydana gelebilir. Hepimiz kendimizi esaslı değişimlere yol açabilecek kudrette hissetmeliyiz. Bu da ancak “oluş gayretiyle” mümkündür. “Bu saatten sonra benden ne olur?” diyen insan, sorumluluk duygusuna uygun davranmıyor demektir.Saint Exupery’nin çok sevdiğim bir sözü vardır; “Hiç kimse hem sorumluluk duygusuna hem ümitsizlik duygusuna aynı anda sahip olamaz.” Sorumluluk sahibi olmak için geleceğe her zaman ümitle bakmak gerekir.

2000’li yılların gençliğine baktığımızda; çok ciddi bir anlam boşluğundan muzdarip olduklarını fark ediyoruz. Bu gençler, uğruna çaba sarf edilecek ideallerden çok uzak görünüyorlar. İnsanlığın ortak değerleri günbegün kaybediliyor ve hayat maddileşiyor. Marx’ın çok bilinen bir aforizması vardır:
“Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey profanlaşıyor.” Hakikaten kutsal olan şeylerin de profanlaştığı ve hayatın özünü kaybettiği bir zaman dilimine doğru yol alıyoruz. Paraya tahvil edilemeyen şeyler giderek daha değersiz addediliyor. Anne babalık, iyi dost olma, yâren olma günbegün değerinden kaybediyor. “Değerlerin” yitirildiği ve hayatın maddileştiği bir zaman diliminde anlam üzerine konuşmak her zamankinden çok daha anlamlı olsa gerek.

Devamı Gönül Dergisi 2.Sayımızda

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.