Ana sayfa - Son Sayı - İnsan Hafızasının Bir Sınırı Var Mı? / Prof. Dr. Sinan Canan

İnsan Hafızasının Bir Sınırı Var Mı? / Prof. Dr. Sinan Canan


İsimleri ve yüzleri hatırlama kapasitemiz değişiklik arz ediyor mu? Bazı insanlar isimleri çok çabuk unutuyor/unutmuyor, bazıları yüzleri unutuyor/unutmuyor.
Bizim üzerine çokça konuştuğumuz ve herkesin de aslında bir şekilde duyarlı olduğu bir mevzu. Mesela ben de isimleri hatırlama konusunda problem yaşıyorum. Böyle olunca, zaman içinde de beyinle uğraşınca, biraz merak da oluyor, ben neden isimleri hatırlayamıyorum diye. Bir hocamız vardı, yaşı bayağı ileri olmasına rağmen, bir sınıfa üçüncü kez girdiğinde 70 öğrencinin ismini birden öğrenirdi. Ben aynı sınıfa 1 sene boyu girip 4 kişinin ismini ancak ezberleyince çocuklar da sıkıntı çıkarıyorlardı. İnsanların ilk tanışmada ya da bir şeyi ilk kez gördüğünde dikkat ettiği kısımlar başka; her insanın farklı bir tarafa dikkat etmesi söz konusu. Kimisi isimlere ve kişilik özelliklerine dikkat ediyor; kimisi aşırı miktarda simaya, kılık kıyafete ya da ortamın konseptine, bağlamına çok dikkat ediyor. Ben kendimde şunu fark ettim, herkes de kendinde denesin diye söylüyorum: Bir simayı, bir kere gördüğüm zaman, 10 yıl, 20 yıl hiç unutmadan hatırlayabiliyorum ama isimlerin beş-altı kere bana hatırlatılması gerekiyor. Sanıyorum ilk karşılaşmada kişilerin simasından okunabilecek bilgiler benim için, benim beynim için isimlerden daha öncelikli oluyor. Dolayısıyla, bir öncelik meselesiyle hafızaya kaydediyoruz.
Genellikle yüzleri çok iyi hatırlayanlar başka bir şeyde biraz zayıftır. Çünkü bunlar beynin benzer bölgeleri tarafından yapılan işler olduğu için, o bölge bir şeyde uzman oldu mu öbür taraf biraz geri kalabiliyor.
Modern toplumda bizim şöyle bir handikabımız var: Bir şeyde kötüysek onu daha iyi hale getirmek üzere uğraşıyoruz, bunun için vakit harcıyoruz. Hâlbuki iyi olduğumuz şeylere odaklansak; mesela ben diyelim yüzleri iyi hatırlıyorsam, buna dair bir stratejiyle hayatımı sürdürsem çok daha rahat edebilirim. Ama hepimiz standarda uymak istiyoruz, böyle bir handikabımız var.
Bazen “Beynim doldu” diyoruz, beynimiz yorulur mu? Bu cümleye sebep fiziksel bir yorgunluksa ne yapmak lazım?
Öğrenci arkadaşlarda da şöyle ekstra bir durum oluyor sınav zamanlarında: “Beynim doldu”, “Hafızam doldu” gibi cümleler söylüyorlar. Bizim beynimizin hafıza kapasitesinin sınırını bilmiyoruz. Yani onu doldurmak, dolduğundan dolayı yeni bir şey öğrenememek çok kolay bir durum değil, müthiş bir kapasitemiz var.
Yorulma meselesi; aslına bakarsanız, bunun mental bir kısmı var, yani bunu önce aklınızla başlatıyorsunuz. Yani zihin böyle kaslar gibi yorulmuyor. Diyelim ki “Zihnim şu kadar efordan sonra yorulacak.” dediğiniz anda yorulma başlıyor. Aslında yorulma fiziksel değil, mental başlayan bir şey. Mesela büyük bir istekle yaptığınız bir şeyde çok yorulmuyorsunuz.
Mesela derslerinizi sevmiyorsanız ya da yaptığınız işi sevmiyorsanız, 15 dakika sonra, “Yahu, ben bu dersten sıkıldım, sevdiğim bir şeye yöneleyim.” diyebiliyorsunuz, derse tekrar oturduğunuzda yine çok çabuk sıkıldığınızı görüyorsunuz. Ama diyelim sevdiğinize mektup yazarken saatlerce o mektubun başında zaman geçirebiliyorsunuz ve orada hiçbir mental yorgunluk hissetmeyebiliyorsunuz. Bizim genellikle güncel hayatta yaptığımız işler böyle çok fazla aşkla yaptığımız işler olmadığından, mental yorgunluk meselesini çok fazla yaşıyoruz.
Zihniniz istemediği malumatla o kadar fazla uğraşmak durumunda kalıyor ki, bir süre sonra şalteri kapatmak istiyor. Çünkü çok hızlı bir şekilde beynimiz ödül almak istiyor, ödülü alamadığında da sıkılıyor. Sevdiğiniz bir işi yapmanın şöyle bir enteresan tarafı var: Siz o işi yaptığınız her bir an beyninizde bir madde salgılanıyor -ki dopamin dediğimiz madde ağırlıktadır- kendinizi mutlu hissediyorsunuz, coşuyorsunuz, bu coşma sizi daha çok o işe konsantre ediyor, beyninizin ön bölümünün odaklanma kapasitesini daha fazla artırıyor. Bu pozitif döngüyü bir yakalarsanız, işte o doğurgan/yaratıcı düşünce seansları oluyor ya insanların, öyle bir şeye girebiliyorsunuz. Çoğumuz bu kadar şanslı değiliz. Çünkü hayatta hep yapmamız gereken sevmediğimiz rutinler var.
Beynimiz ne yaparsak daha iyi öğrenir, bilgiyi hafızada daha iyi tutar?
Öğrenmenin bilimsel bir tanımı var. Bir bilgi kaydından ziyade, davranış değişikliğine sebep olan bir bilgi kaydederiz. Yani yaptığınız şey bir davranış değişikliğine sebep olmalıdır. Bir ismi ezberlemek, o kişiyle tanıştığınızda o kişinin ismini söyleyebilmek şeklinde bir davranış değişikliğine sebep olduğu için öğrenilmiştir, deriz. Ama öğrenilen bir bilgi herhangi bir değişikliğe sebep olmuyorsa, o sadece bilgisayara yapılmış bir kayıttır. O yüzden bilgisayarlarımız çok hikmetli davranış göstermezler. Bunun gibi bir fark var arada.
Eskilerin bir sözü var; “Et tekraru ahsen velev kane yüz seksen.” Bir şeyi çok tekrarladığınız zaman beyin bunu bir şekilde yazıyor. Zaten öğrenmenin ben iki tane temel yolunu biliyorum, özellikle öğrencilerime çok söylerim; ya âşık olacaksınız, çok seveceksiniz ya da tekrarlayacaksınız. Ezberin de bir aşk yönü var. Ben biyolojide okurken, çoğu insan böcekbilim dersinden nefret ederdi, almak istemezdi; derste yüzlerce böceğin adını ezberlemek zorundasınız. Bugün bile hâlâ yüz tanesinin ismini hatırlıyorum o böceklerin. Çünkü ben o zaman hem biyolojiye hem de böceklere âşıktım. O dersi dört gözle bekliyordum. Ezberi kötü bir adamımdır, normalde ezberleyemem; fakat iki hafta sonu bir arkadaşımla evde çalıştığımızı hatırlıyorum, oturup ezberledik. Bunu duygusal bağlantının rolünü unutmamak için söylüyorum. Ezberlemek istediğiniz ya da zihne almak istediğiniz her şeyde bu duygusal etiket çok önemli.
Unutma, öğrenmenin tersi olan bir bellek işlemidir, yani öğrenilenlerin zihinde yeniden canlandırılamamasıdır. Bu bizim için bazı durumlarda avantajlı olabilir; örneğin acı olayların unutulması gibi. Fakat unutma sık yaşanıldığında genellikle günlük hayatımızı zorlaştıran bir şeydir. Peki, en çok neleri unuturuz? İsimler, rakamlar ve tarihler; istenmeyen veya bir işimize yaramayacağına inandığımız bilgiler, zor öğrenilmiş veya tam olarak kavranmamış konular, inançlarımıza ve önyargılarımıza ters düşen gerçekler, kısa sürede ve zorla öğrenmek zorunda kaldıklarımız, başarısızlıklarımız; öğrenmeye çalışmadan rastgele edindiğimiz bilgiler, öğrendikten sonra üzerinde yeterince düşünmediğimiz konular; yorgun, hasta, isteksiz ve sıkıntılı anlarımızda öğrenmeye çalıştığımız bilgiler; uzunca bir sürede çalışarak, ara vermeden öğrenilenler; anlayamadığımız, bize anlamsız gelen şeyler…
Öğrenme sürecinden bahseder misiniz, bilgiyi nasıl öğreniyoruz, nasıl kaydediyoruz?
Beynimize bakarsanız, beynimiz tamamen bir süzgeç sistemidir aslında. Mesela birisi televizyondaki bir görüntüye ya da okuduğu bir şeye konsantre olmuşsa, dünyanın geri kalanını bir şekilde siliyor ve oraya odaklanıyor. Bu, beynin çeşitli katmanlarında yaptığımız bir şey. Nedir amacı? Eldeki işe odaklanalım, geri kalanı bizi meşgul etmesin. Fakat bu süzgeç sistemi aynı zamanda değişik düzeylerde ve bilgi düzeyinde de çalışıyor. Duyduğunuz bir şeyi inançlarınıza -ben ona kafadaki editör diyorum- kafadaki editöre vurmadan içeri kaydedemiyorsunuz. Yani böyle bilgisayar gibi bir kayıt sistemi yok içeride.
Mesela işini sevmeyen bir öğretmenin dersini kimse sevmez ve o dersi öğrenmezler. Ben bunu öğretmen arkadaşlara çok söylerim. Herkesin hayatında böyle örnekler vardır. Dolayısıyla, onu kaydetmek için ona yönelmeniz lazım ve onun inanç süzgeçleriniz içerisinden de geçebiliyor olması lazım. İnanç süzgeçlerinizin aralığı ne kadar darsa dışarıdan alabileceğiniz bilgi de o kadar kısıtlanıyor, o kadar seçici bir hale geliyorsunuz.
Bizim öğrenme sistemimizin bilgisayardan temelde şöyle bir farkı var: Bilgisayara ayrık ayrık dosyalar yazarsınız ve bu dosyalar birbiriyle ilişkili değildir, yani bir dosyada yaptığınız değişiklik öbürünü etkilemez. Fakat beynimizin kayıt sistemi tam olarak nasıl olduğunu bilmesek de böyle değil. Biz herhangi bir bilgiyi bir şekilde kaydettiğimiz zaman, bu bilgi hem önceki bilgilerle ilişkili biçimde kaydediliyor hem de her kaydedilen yeni bilgi eski hafıza içeriğini de değiştiriyor.
Koku lobu dediğimiz, burnun hemen üzerinde beynin bir uzantısı vardır ve aldığımız kokunun beynin içerisinde neler yaptığını biz elektrofizyolojik olarak ölçebiliyoruz. Her kokuya bir elektriksel dans eşlik eder normalde. Fakat araştırmacılar şöyle enteresan şeyler görüyorlar: Birinci kokuyu veriyorlar, yepyeni bir koku, hayvan daha önce duymamış, beyninde bir elektriksel imza oluşuyor. Sonra yeni bir koku veriyorlar, başka bir koku, bu da yeni o hayvan için, yine bambaşka bir örüntü oluşuyor. Sonra ilk verdikleri kokuyu hayvana bir daha koklatıyorlar; ilkinden daha farklı bir hareket elde ediyorlar. İlk koku, ikinci koku ve ilk verilen kokunun ikinci kez verilmesi; araya yeni bir koku girmesiyle bunun algısı değiştiriliyor.
Bizim zihinsel dünyamız, bağlantılar ve çapraz ilişkilendirmelerle oluşturulan bir şey. Mesela ben sizin isminizi, buradaki her şeyle birlikte öğreniyorum; dolayısıyla, bu konseptten bağımsız olarak sizi hiçbir zaman hatırlamıyorum. Ve aynı zamanda siz benim zihnimde, sizi tanıyan diğer isimlerin zihninde olduğundan tamamen farklı bir konseptte kayıtlısınız. Dolayısıyla, herkesin kafasında sizinle ilgili algı farklı… Bu durum sürekli değişiyor. İlk kez sizinle tanıştığımızda, o günün sonunda farklı bir imge vardı zihnimde, bugün farklı bir imge var, yarın bir tweet’inizi okuduğumda farklı bir imge oluşacak. Bu imge sürekli değişiyor. Kayıtların bilgisayardaki gibi yazılan ve ayrık dosyalar olmadığını bilirsek, şöyle bir şey ortaya çıkıyor: Biz bir bilgiyi ya da bir kavramı ne kadar çok kaynaktan besleyip ilişkilendirebiliyorsak, zihnimiz onu o kadar sağlam tutuyor.
Ne kadar ezberleyebiliriz, beynimizin sınırı ne kadar?
Bunun sınırı yok. Şöyle acayip şeyler de var: Kaza sonucu hafıza kaybı yaşayan bir bayana, doktoru, “Hafızanı çalıştır.” diye tavsiye verince, kadıncağız, “Ne yapayım?” diyor. “Git, bir şeyler ezberle.” diyor doktoru. Kadın da eve gidince, bulduğu ilk şey New York kentinin telefon rehberi, oturup A’dan F’ye kadar bütün telefonları ezberliyor. A’dan F’ye kadar New York gibi büyük bir şehrin rehberini telefon numaralarıyla beraber ezberlemek normal bir insanın yapabileceği bir iş değil, ama insan zihninin kapasitesini göstermek açısından enteresan. Oturup bunu yapabiliriz. Dolayısıyla, bu iş beynin sınırlarından ziyade, sizin kendinize biçtiğiniz sınırla ilgili.
Şöyle bir handikabımız var: Biz bunları açıklarken hep aklımızın bir köşesinde bilgisayar var. Çünkü hafızayla ilgili, işlemle ilgili yapabildiğimiz en iyi makine bilgisayar. Ama bilgisayarın hafıza benzetmesi bizi bazen çıkmaza sokuyor. Çünkü ne hafızamız öyle ölü bir kayıt deposu ne öğrenme bilgisayarınki gibi bir şey. Çünkü biz öğrendiğimizde, hafızamıza bir şey yazdığımızda beynimizin fiziksel yapısı değişiyor; yani hücreler arasındaki bağlantılar, bunların sayısı vesaire bildiğimiz anlamda değişiyor. Dolayısıyla, orada hiçbir şey yokken fiziksel yapısını değiştiren, bir bilgisayar diyemeyeceğim tabii ki ona, başka bir varlıkla karşı karşıyayız ve bunu anlamak o kadar kolay değil. Benzetme olarak bilgisayar bir derece bize fayda sağlıyor, ama her şey onun gibi değil, anlamadığımız çok kısım var beyinde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.