Ana sayfa - Arşiv - İnanç İkliminde İnsan ve Hayat Okumaları / Dr. Alper Yücel Zorlu

İnanç İkliminde İnsan ve Hayat Okumaları / Dr. Alper Yücel Zorlu

Dünyanın Hak Ettiği İslam…

“Müslüman olmak” eğer bir durumu anlatmak için söylenmiş bir sözse yani sadece “Müslüman olmamak” gibi bir anlamı reddetmek için söylenmemişse ve sabit, kıymetli, her ânı kuşatan bir durumu anlatmak için söylenmişse, bu durumun ne anlama geldiği, üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir durum olması kaçınılmazdır. Her çağda kendi tonunda ve nüansında, kendi çapında “Müslüman olmak” durumunu kuşanmış insanlar vardı. Bugün de var hiç şüphesiz. Ama bugün bu tanımlamanın ne anlama geldiği hususunu kendi zaviyesinden değerlendiren gruplar da yok değil. “Kendi zaviyesi” sözünün nedense hep kendinden menkul bir tarafı var ve olmak zorunda adeta. Bu çoğu zaman insanın meseleyi değil kendini tanımlama ve anlatma zaruretinden doğsa da meseleyi nasıl anladığıyla da çok yakından alakalı. İnsan, kavramlarla düşündüğü için burada kaçınılmaz olarak bir öğrenilmişlik durumu da söz konusu. Kavramların doğru anlaşıldığı hususu ise özellikle bugün “su götürür” bir gerçek halini almış durumda. Aslında kavramlar doğal olarak bir insanda herhangi bir meselenin yaşanma biçiminin tekrarları olmakla hayat bulduğu için, insan üzerinde bu kavramların nasıl durduğuyla ilgili bir fiilî durum da kaçınılmaz. Çünkü bu durum o kavramın toplumda nasıl hayat bulduğunu göstermekte. Gerçeği gerçeklik haline getiren bu durum, insanların hakikatle ne kadar mutabık olup olmadığını da belirliyor. Ne yazık ki bugün kavramlar üzerinden algı operasyonları oldukça yaygın ve aleni olarak da devam etmekte. Bazen misyonerce zorlamalar, İslam’a karşı hazımsız saldırılar, bizzat kalenin içinden yıkılmaya çalışıldığı münafıkça pozisyonlar, bilinçli ya da bilinçsiz cahillikler, hakikati öğrenmek isteyen masumlar için yeterince çeldirici, hayatî durumlar olmaya devam ediyor. Körler savaşına dönen günümüzün kültürel ortamında, bilinen bir hakikat var ki, İslam’ın fıtrat dini oluşu ilahi kökenini açıklamaya yetiyor. Yine bilinen bir gerçek var ki, insanların teferruatta yaptığı tartışmalar ise asla bu gerçeğe gölge düşürmeye yetmez.

İlmi Etüdler Derneği’nde kıymetli akademisyen Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun yaptığı konuşma çok manidardır:

(…) Hz. Ali için anlatılır. Bir kaleyi kuşatmışlar, düştü düşecek… Akşam namazı vakti girmiş. Hz. Ali demiş ki: “Yarınız saldırmaya devam etsin, savaşsın, yarınız da namazını kılsın.” Komutan demiş ki: “Efendim kale düştü düşecek… Bekleyelim biraz daha, ondan sonra kılarız.” Hz. Ali şu cevabı verir: “Uğruna savaştığımız değerleri ihmal ederek zafer kazanmanın hiçbir anlamı yoktur.”

Bir şey için savaşıyor ve ondan vazgeçiyorsak o bir hiledir. Sen zafer kazanmak zorunda değilsin ki… Nereden çıktı bu!? Müslümanların modern dünyadaki en büyük problemi, zafere odaklanmak, sonuca odaklanmak… Bu bizi ahlaksız kılıyor. O sonuca gelmek için her türlü hileyi yapıyoruz. İlkokul ya da lise öğrencileri gibiyiz. On almak için odaklanırsan kopya çekersin. İlla on alacak ama çalış, ne kadarını hak ediyorsan o kadarını al, değil mi? Biliyorsunuz Aliya İzzetbegoviç altı kişi ile başladı bu işe… Savaşta ise 120.000 kişilik bir ordusu vardı. Ve ordunun yüzde 10’a yakını Hristiyan’dı. Çağdaş dünyada Müslümanlar bunu düşünmek zorunda… Nasıl oluyor da Müslüman bir orduda yüzde 10’u Hristiyan… O orduda bir korgeneral, Hristiyan bir Albay’a hakaret ediyor, dini bir terminoloji ile… Bu meşhurdur… Şikâyet ediyor Albay, diyor ki: “Bu bana dinimi rencide edecek şekilde hakaret etti.” Aliya, “Hemen mahkeme kurun.” diyor. Diyorlar ki: “Efendim, savaş halindeyiz, ordu arasında sıkıntı olabilir…” Aliya, “Adaletten vazgeçeceksek savaşı kaybedelim.” diyor. “Biz ne uğruna savaşıyoruz, niçin savaşıyoruz?”

Müslümanların en büyük problemlerinden bir tanesi, uğruna savaştığımız şeyleri, zafer uğruna ihmal etmemiz, iptal etmemizdir… Temsil kolay bir şey değil gençler. (…)

Kısacası düşünceli olmak, ince ahlaklarla donanmak ve bezenmek, ince ahlakların içimize sinmişliği, Müslüman olmamızın İslami kriterler açısından en büyük belirleyicisi durumunda. Bu kaçınılmaz. Ama neyi nasıl yapacağımız hususu da bugün bir “ölçüler dünyası” oluşturmamızı kaçınılmaz kılıyor. Geçmiş asırlarda yapılan tartışmalar ise günümüze ışık tutmaktan çok çok uzaktalar. Aynı mecralara insanları çekmek, üzerinde ehemmiyetle durulan temel konular dışında pek de anlamlı görünmüyor. Günümüzün problemlerini konuşmak ve çözümler üretmek insanda fıtraten varolan konuların hayata geçmesi hususunda daha pragmatik, elverişli, anlaşılır ve özüne uygun… Yine insandan yola çıkarak insana insanı anlatan bir yordamla hayatın içine sağlam ölçüleri sokmak ve yerleştirmek mümkün. İnsana indirgenmemiş her konu kendi fıtrî mecrasından uzakta tartışmaların kucağına atıyor insanı. Kendimize kurduğumuz sahte dünyalar, sûni kişilikler, muhasebeden uzak riyakârlıklar kulluğun önündeki en büyük engeller. Kendini kullara pazarlayan bu yapının içinde baştan ayağa dünya sevgisi var. Tek problem bu itirafın kendimiz tarafından yapılıp ciddi bir muhasebeye dönüşmemesi. Bu nedenledir ki İslam’a dair konular, yeryüzünde Müslümanlara ait problemler, İslam’ın temsil sorunu, söyleyip yapıp ettiklerimizin İslam’ı yeryüzünde temsil noktasında İlahi bir gerçekle bizi ve yeryüzünü yüzleştirip yüzleştirmediği, her şeyi yerli yerince yapmak anlamında bir hikmet değerinin olup olmadığı konuları nasıl bir ümmet ve nasıl bir millet olduğumuz hususunda kafa yormamızı kaçınılmaz kılıyor. Kulluk olmadan kimlik, kulluk olmadan kişilik mümkün olmuyor.

Kafa Karışıklığı

“Müslüman topluma aidiyet” denilen tanımlamanın kulun yüreğinde Allah merkezli bir bağlayıcılığı olmazsa “bir zincir en zayıf halkası kadar sağlamdır” sözünü doğrulayan bir dağılma kaçınılmazdır. Herhalde bugün bu da kaçınılmaz bir durum. O nedenle, bilinen aidiyet tanımlamaları temel olmakla beraber, bu tanımların insanda nasıl karşılık bulduğu çok önemli ve ahlakî olarak pek çok konuyla yüzleşmeden bugün bu soruya doğru dürüst cevap verebilmek de pek mümkün görünmüyor. Mesela ırkçılığın büyük bir fitne oluşu ve ümmetin bağrına saplanmış kocaman bir bıçak gibi duruşu bizi düşündürmeli. İnananlar Hz. Peygamberin şahsında Sünneti asla masaya yatırmamalı. Nübüvvet müessesesine olan saygı ve sevgi alabildiğine korunmalı. Sünneti Kur’ân’la aşağılamaya kalkmamalı; çünkü bu ne teorikte ne de pratikte mümkündür ve direkt imanla alakalı bir konudur. Üstelik başlı başına misyoner ve müsteşrik oyunu olduğu, küfrün tuzaklarına düşmemek gerektiği iyi bilinmeli. Bu çerçevede, ahlak olmadan hikmet, ahlak olmadan maneviyat, ahlak olmadan asla feraset sahibi olunmayacağı gayet iyi bilinmelidir. Bir usûl olarak bunlar vazgeçilmezlerimiz… Kırmızı çizgilerimiz… Hz. Ali’nin (k.v.) buyurduğu gibi “Dert bizdedir, çözüm de bizdedir.”

Cehaletin insanları sürüklediği noktalardan biri, temel problemlerini konuşamayan insanların birbirine kendilerinden menkul bir “mezhepsizlik dayatması” ki, mezhep hususunda her biri ancak birer mukallid durumunda olan, olmak zorunda olan, çünkü ilmi yeterlilikleri ilmen başka bir yola fırsat tanımayan kitlelerin boyunu aşan tartışmaların içine girmesi, dış dünyada büyük adımlar, ağır silahlarla Müslümanların üzerine yürüyen kafirlere at oynatacak büyük bir alan tanımaktadır. Bir problem eğer temel bir konu değilse 16. yüzyılda tartışmakla 21.yüzyılda tartışmak arasında tarihsel hataların tekrarından başka ne özellik olabilir ki… İlmine irfanına bilgisine güvenen insanlar tartışmazlar, hakikat arayışında ancak birbirinden istifade ederler. Varsa bir hikmet alanı, sağlam bir ölçü, ancak onu bölüşürler… Tarih, sahih alanda yol alan pek çok insanın teferruat konularda birbirini yediği bir arena gibi… Oysa içtihadda yanılana bir, isabetli olana iki sevap lütfedilmiş… Mezhebi tartışmaya açanlar, aynı zamanda ilmi ve ilim adamını da tartışmaya açmış, devamında nübüvvet müessesesine saldırıyla sahih peygamber algısına gölge düşürülmeye çalışılmış ve ortalık toz duman olmuştur. Tam bir ahir zaman senaryosu ki, ilim iddiasında bulunanların bu konuda gaflet içinde olması ise çağı doğru okumamaya dair en büyük handikaptır. Çağın problemleri, bırakın ilim gibi yüksek bir erdemden bahsetmeyi, hakikat planında İslam’dan medet uman her milletten insan ve toplumları, yeryüzü zalimlerinin sinsi planlarını icra ettikleri bir imansızlar ordusunun kucağına atmış, daha kendini toplayamamış İslam toplumları mazlumlara umut olacakken kendi ekonomik, sosyal, psikolojik sorunlarıyla uğraşmak zorunda bırakılmışlardır.

İnananların estetik anlayışı, sanat anlayışı, müzik anlayışı sadece sınırları çizilmekten öte insanlığa ne vaat etmektedir? İnsan ruhunun ahlakla iç içe olan güzele ve güzelliğe meyli hususunda yapılan çalışma ve ortaya konan sanat ürünleri, acaba yeryüzünde insan tekilinin arayışlarına hangi boyutta cevap verir niteliktedir? Ya da insana verilen yüksek değer bu yolla ne kadar anlatılabilmiştir? İnsanın değerler anlamında kendisiyle yüzleşmesine neden olacak boyutta bir İslamî sanat anlayışı yeterince oluşturulabilmiş midir? İslam’ın temel değerleriyle zıtlık oluşturmadığı sürece meşru dairedeki arayışlar, insanın ruhunun sanata yansıması anlamında ne tür güzellikleri önümüze açmıştır? Bu konuda verilen eğitim ve yapılan çalışmalar yeterli midir? Bu çalışmaların İslamca olanı ile insanca olanı arasında din-fıtrat ilişkisi açısından bir zıtlık yoksa insan ruhuna dokunan güzel çalışmalar niye yapılmamakta ya da böyle bir potansiyel hayata geçirilememektedir? Temel veriler bu konuda insanı harekete geçirecek nitelikte ve önü açık olduğu halde bu konudaki hoyratlığın, kabalığın, küntlüğün ve duyarsızlığın nedeni nedir? Sevgiye çok değer veren bir dinin mensupları niçin hâlâ modern dünyanın içi boş ve acımasız diliyle konuşma ihtiyacı hissetmektedirler? Hatta niçin modern hayatın bütün unsurlarını kullanırken İslamî mi değil mi tartışmaları ayyuka çıkmaktadır? Güç ve üretim, akıl ve profesyonellik, şu üç günlük dünyada Müslüman’ın hak ettiği ve alabildiğine istifade ettiği bir unsur olması gerekirken ne tür bir kafa karışıklığı estetikten, doğal manada insanlıktan, temel ihtiyaçlar anlamında sosyal ve psikolojik bir maveradan çok çok ötelerde bir kurguyu “dinin kırmızı çizgileri ve vazgeçilmezleri bunlardır” dayatmasına inananları sürüklemiş ya da kendileri dahi sahih bir arayışa girdiğinde “acaba ben din dışı bir savrulma içinde miyim?” gibi bir vehme kapılır hale gelmişlerdir? Bugün bu durum gerçekten sorgulanması gereken bir durumdur. Bugün İslam’ın hangi ana umdesini ön plana çıkartsanız, arayışı olan dış dünyanın onulmaz yaralarına merhem olacak ilahi bir iksir, mucizevi bir format, hemen göze çarpmakta, insan tekilinde varoluşsal pek çok probleme merhem olmakta, toplumsal yapılardaki global çözülmelere en üst düzeyde engel olmaktadır.

Sonuç olarak, ne yazık ki günümüzde İslam’ı doğru anlayan insanların kendilerini yontarak dinden nasiplenmeleri değil, dine şekil vermeye kalkan insanların kendi garabet çukurlarında boğulmaları söz konusu… Dinin sahibine verilecek hesap ise bütün mütalaaların üstünde…

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.