İnanç Antivirüs Programı / Dr. Mehmet Öztürk

Dijital bir çağda yaşıyoruz. Günümüzde artık her şey elektronik ortamda dijital düğmeler, butonlar marifetiyle gerçekleştirilmektedir. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte herkes dijital verilerini bilgisayarlarda, flash belleklerde, disklerde, elektronik kartlarda muhafaza etmeye başlamışlardır.

Gerek kişisel veriler, gerek ülkelerin en mahrem güvenlik programları artık dijital dünyanın kapsam alanına girmiş bulunmaktadır.

Durum böyle olunca bu bilgilere illegal yollarla ulaşmak, erişmek, kontrol etmek, sahip olmak, kötü amaçları doğrultusunda kullanmak ya da zarar vermek isteyen korsanlar da birtakım programlar geliştirmişlerdir ki bu tür programlara “virüs” denilmektedir.

Bu virüslerin en temel karakteristiği kendilerini fark ettirmemeleridir. Böylesi saldırılara, tehlikelere karşı yazılmış; temizleme, kurtarma gibi işlemleri geri getirici, koruyucu programlara da “antivirüs programı” adı verilmektedir.

Antivirüs programları zararlı virüsleri bulur, karantina altına alır ve temizlerler. Böylelikle de her türlü veri, done yada data koruma altına alınarak orijinal sistem fabrika ayarlarında çalışma ve kendini koruma imkan ve kabiliyeti kazanmış olur.

Böylesi bir analoji yapmaktan kastımız; insan denen gizemli bilmeceyi çözebilmek ve tanıtabilmek adınadır:

İnsanoğlu dünyaya sıfır bir varlık olarak gelmez. Şu bir gerçek; Allah insanı yaratıp dünyaya gönderdiğinde insan bir “sıfır varlık” olarak gelmiyor. Birçok bilgi insana kodlanmış bir vaziyette geliyor. Bu fizyolojik olarak da doğru, ruhî olarak da… Fizyolojik olarak böyle olduğunu nasıl biliyoruz? Çünkü genleri itibariyle, kromozomları itibariyle çok müthiş bilgiler yüklenmiş olarak bu dünyaya geliyor insan. Yani bu tıbbi, bilimsel bir gerçek. İnsanın bir tek kromozomunda üç katlı bir apartman dolusu kitap boyutunda bilgi kayıtlı. Üstelik bu bilgi insanın her hücresinde var. Düşünebiliyor musunuz bu müthiş bir bilgi… Aynen bunun gibi bizim ruhumuz da genlerimiz gibi bir nevi kodlanmış olarak geliyor. Aslında bu sadece insana mahsus bir bilgi de değil. Allah’ın yaratmış olduğu bütün canlı varlıklarda “a priori” (önsel) bilgi mevcuttur. Bazen belgesellerde izliyoruz. Hayvan doğum yapıyor, doğan hayvan yere düşer düşmez kalkıyor, ilk işi annesinin memesine yapışmak oluyor. Şimdi bunun annesinin memesine yapışmasındaki neden, şüphesiz açlık içgüdüsü. Fakat annesinin kuyruğuna, ayağına değil de neden memesine yapışıyor? Orada süt olduğunu nereden biliyor? Bu hayvan hiçbir eğitimden geçirilmedi. Hiçbir şartlanmaya tabi tutulmadı. Orada süt olduğunun bilgisi kendisine kesinlikle dış faktörler tarafından aktarılmadı. Demek ki orada süt olduğunun bilgisi “doğuştan getirilen” bir bilgi, “kodlanmış” bir bilgi. İşte bu aynı zamanda Allah’ın varlık delilidir… Demek ki insanoğlu gerek organizması, fizyolojisi yada bedensel yapısı itibariyle, gerekse de ruhsal ve psikolojik yapısıyla donanımlı bir varlık olarak teşrif eder. Bir başka ifadeyle maddi boyutunu ifade eden vücudu; kromozomları, genetik kartlarıyla bilgi yüklü olduğu gibi ruhu da; çok çeşitli bilgi ve kabiliyetlerle kodlanmış ve formatlanmıştır.

İnsanoğlunun bu karakteristik niteliğine İslami terminolojide karşılık gelen kavramın adı; “Fıtrat”tır.

Fıtrat; insanın doğasıdır, naturasıdır. Bir başka ifadeyle fabrika ayarları da denilebilir.

Fıtrat; insanın en saf, en arı, en duru, en pak, en temiz halidir. Kirlenmemiştir. Dünyaya geldikten sonra bu hali değişmeye, farklılaşmaya ya da başkalaşmaya uğrar. Aslında hayat denen süreç, insanın ya doğasını koruyarak onunla uyumlu yaşama şeklinde ya da onunla çatışma halinde yani fıtratına aykırı bir biçimde tecelli eder.

Fıtratıyla uyumlu hayat süren insanlar doğru yolun yolcularıdırlar. Rahmani bir hayat sürerler ve bu yolun sonunda cennetle ödüllendirilirler.

Fıtratıyla çatışma halinde yaşayan insanlar ise eğer bu hallerini benimsemiş ve içselleştirmişlerse maazallah varılacak durak cehennem olacaktır.

İnsanın fıtratı ile iman hakikatleri arasındaki ilişki anahtar-kilit ilişkisine benzetilebilir. İnsan iman edebilme ve bu sayede de mutlu olabilme kabiliyet ve istidadında dizayn edilmiş bir varlıktır.

Vicdanının sesini dinleyen bir insanın imanla buluşmaması mümkün değildir.

İnsan fıtratına bir nevi “formatlanma”, “yazılım” nazarıyla bakmak mümkündür. Bizi formatlayan, yazılımımızı yazan yüce kudret, insanoğlunu iman edebilecek kabiliyet ve donanımda dizayn etmiştir. Doğasına, fıtratına uygun hayat süren insanlar anahtarın kilidi açması gibi, ebedi mutluluğun kapılarını da açan insanlardır.

Ne var ki hayatta yaşanılan gerçeklikler çoğu zaman bu şekilde tecelli etmemektedir.

İnsanlar yaşamı boyunca çok değişik ve çok farklı tehlikelerle yüz yüzedirler. Nefs, şeytan, kötü arkadaş, kötü çevre, yanlış bilgi, yanlış eğitim vs. gibi çok çeşitli saik ve faktörler maalesef insan fıtratına, yazılımına musallat olan zararlı “virüsler” mesabesinde ve konumunundadırlar.

Bu zararlı virüsler bir ömür boyu insanın fıtratını, doğasını bozmak için geliştirilmiş ve programlanmışlardır. Nefs ve şeytan her gün bu zararlı virüslerin yeni bir sürümünü tedavüle sokarlar.

İnsanların bu zararlı virüslere karşı kendilerini korumaları büyük bir zarurettir ve çok önemlidir.

Şeytan ya da nefs tarafından üretilen virüsler çok çeşitlidir. Şeytanlaşmış insanlar tarafından üretilen virüsler ise çok daha tehlikelidirler. Çünkü çoğu zaman sureti Hak’tan gözükerek sızarlar.

Peki, bu virüsler nelerdir ve bu virüslere karşı ne gibi önlemler geliştirilebilir?

Kibir, riya, haset… insan fıtratını dejenere eden birer virüs olduğu gibi cimrilik, yalancılık, korkaklık, gıybet, zulüm, merhametsizlik, vehim, aşağılık kompleksi… gibi nefsani ve psikolojik rahatsızlıklar da insanın ruh dünyasını kemiren zararlı virüslerdir.

En tehlikeli, en zararlı, en büyük virüs ise hiç kuşkusuz nifak ve küfür virüsüdür.

Yapılması gereken şey, bu virüslere karşı “antivirüs” programları geliştirmek ve uygulamaktır.

Günümüz insanının beyni, aklı, kalbi ve ruhu çok çeşitli küfür virüslerinin saldırılarıyla karşı karşıyadır.

Bu saldırılara karşı insanlar çoğu zaman savunmasız ve korumasızdırlar. Çok dikkatli ve duyarlı olmak gerekir. Aksi takdirde dönüşü mümkün olmayan uçurumlara sürüklenmek hiç de ihtimalden uzak değildir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz zararlı virüslere karşı insanı koruyacak en büyük antivirüs programı “iman”dır. İnsan iman ve iman hakikatleri ile her gün kendini resetlemeli, yazılımını güncellemeli, tekrar tekrar formatlamalıdır. Salih insanlarla, velilerle, iyi arkadaş ve dostlarla bir ve beraber olmak da en olumlu anlamda katalizör etkiye sahip faktörlerdir.

Zararlı virüslerin saldırılarına maruz kalmış insanlar; doğası, fıtratı bozulmuş insanlardır. Mutlu değillerdir. Kendi ile barışık değillerdir. Sürekli rol yaparlar, maske takarlar. Hep çatışma halindedirler, herkesle kavgalıdırlar. Gerçeklerden korkarlar ve kaçarlar. Doğrularla yüzleşemezler. Aslında kaçtıkları kişi kendileridir, fakat farkında değildirler.

Bu tür insanlar çoğu zaman duygularını, heyecanlarını, düşüncelerini saklar ve baskılarlar. Sağlıklı diyalog kuramazlar. Kararsızlık, endişe, kaygı, anksiyete bozuklukları gibi rahatsızlıkları vardır. Zamanla bu tür olgular psikosomatik hastalıklara da davetiye çıkarır. Mutlu oldukları görüntüsü verirler, mükemmel görünmek isterler, beyin çekmeceleri yüklerle doludur, kıskanç, rekabetçi, eleştirel ve yıkıcı olurlar… vesaire vesaire. Oluşacak stres, depresyon ve anksiyete bozuklukları; dozajı nispetinde obsesif kompulsif sorunlara, nevrotik rahatsızlıklara, psikozlara hatta psikosomatik hastalıklara bile yol açabilecektir.

Bu ruh halindeki insanlar sürekli rol yapma ihtiyacında olacaklardır. İnsanlarla sağlıklı iletişime geçemeyecek, yeterince sosyalleşemeyecek, dolayısıyla da insanlardan kaçacaklardır. Hiçbir zaman kendisi gibi olamayacak sahte bir hayatın zebunu olacaklardır. Kendilerini sürekli maske takma ihtiyacında hissedeceklerdir.

Bu sahtelik ve sanallıktan kurtulmanın yolu; gerek şahsiyet ve karakter, gerekse ahlaki anlamda kendisi ile barışık, kendini gerçekleştirmiş… yüce şahsiyetler dediğimiz peygamberler ve evliya denilen kâmil insanları örnek almak ve tanımaktan geçer. Nitekim yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim bu noktada çok sayıda örnek hayat ve olayları dikkatimize sunar.

Sahte hayatlar, maske kişiliklerden arınmayı, ancak o ahlak kahramanı abide şahsiyetleri hayatımıza hayat yaparak başarabiliriz.

Tüm bu saydığımız özellikler dikkat edilirse negatif hususlardır. Negatif enerjinin birikmesi çok zararlı ve tehlikeli, tahribat ve hasara yol açar. En büyük yıkımı da küfürdür.

Böylesi korkunç bir akıbete uğranılmak istenmiyorsa iman, fıtrat ile buluşturulmalıdır. Anahtarın kilitle buluşması gibi. İman hakikatleri ile hayatını bezeyen ve dizayn eden insanlar dünyanın en mutlu insanlarıdırlar.

Nefs hastalıkları, şeytan vesvese ve hileleri, şirk, nifak ve küfür gibi virüslere karşı “inanç antivirüs programı” uygulayan insanlar yukarıda saydığımız ve sıraladığımız komplikasyonlardan çok çabuk, kolay ve rahat kendilerini kurtarır ve muhafaza ederler.

Bu şekilde Allah’ın çizdiği sınırlar dâhilinde hayat süren insanlara Allah da yardımcı olacaktır. Kur’an’da bu hususu teyit eden sayısız ayet vardır. Hatta bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size bir FURKAN (hakkı batıldan ayırt edecek bir anlayış) verir ve günahlarınızı örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 8/29)

“O size bir Furkan verir” demek; sizi başarıya ulaştırır, kalplerinize huzur verir demektir. Ayrıca Furkan’dan maksat dinî ve dünyevi üstünlükler anlamı da taşır. Hem dünyada hem ahirette size üstün meziyetler ihsan eder demektir. Çünkü Furkan sahibi olmak, hak ile batılı, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edebilme feraset ve basireti elde etmiş olmanın da adıdır.

Böylesi bir mevhibe ve mazhariyete erişebilmek için de hakiki mümin olma kriterlerine sahip olmak gerekir.

Kur’ân-ı Kerim’de hakiki mümin olabilmenin özellikleri ise şu şekilde ifade edilmektedir: Onlar (yani hakiki müminler); “Allah’a ortak koşmazlar, Allah’ın adı anıldığında kalpleri ürperir, namuslarını korurlar, zinaya yaklaşmazlar, namazlarını huşu ile kılarlar, anne-babalarına öf bile demezler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler, yalan söylemezler, kafirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler, yalnızca Allah’a güvenirler, darlıkta da bollukta da infak ederler, kızdıkları zaman öfkelerini yenerler, haksız yere bir cana kıymazlar, Hakkı bile bile gizlemezler, alçak gönüllü olarak yürürler, ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yaparlar, helal ve temiz şeylerden yerler, yalan şahitlik yapmazlar, insanlar arasında adaletle hükmederler, adaklarını yerine getirirler, yeminlerini hiçbir zaman bozmazlar, akrabalarına yardım ederler, yolda kalmışlara, yoksullara yardım ederler, zorda, darda ve savaşta sabrederler, verilen rızıktan yerli yerince harcarlar, geceleri az uyurlar, yüzlerindeki secde iziyle tanınırlar, insanlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, yapacakları işlerde kendi aralarında istişare ederler …”

Sözün özü, eğer Allah’ın rızası aranıyorsa ki dünyaya gelişimizden maksat da budur zaten, yapılması gereken şey, yukarıda da ifade ettiğimiz üzere; kibir, riya, ucub, hased, yalan, gıybet, su-i zan, korkaklık, cimrilik, merhametsizlik, adaletsizlik, vefasızlık, zulüm, isyan, şirk, nifak, küfür… gibi şeytani ve nefsani virüslere “inanç antivirüs programı” uygulamaktır. Ancak bu sayededir ki fıtratın gereği yerine getirilmiş ve iki cihan mutluluğu yakalanmış olacaktır.

Yazımızı, konumuzla ilgili şu ayet meali ile sonlandıralım:

“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı FITRAT’a sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30)

Yorum bırakın