İki Kitap: Kur’ân ve Kozmoz / Dr. Mehmet Öztürk

Uçsuz bucaksız şu evrende dünyamızdan milyonlarca defa daha büyük yıldızlar bulunmaktadır. Dünyamızdan milyonlarca defa daha büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir araya geldiği kümeye “Galaksi” adı verilmektedir. Dünyamızdan milyonlarca defa daha büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir araya geldiği galaksilerden de yüz milyarlarca bulunmaktadır.

Kozmoz dediğimiz böylesi muhteşem bir büyüklük karşısında insanoğlunun başının dönmemesi mümkün değildir. Büyüklük ve küçüklük rölatif, izafi kavramlardır. Bize göre çok büyük gibi görünen dünyamız, içerisinde yüz milyarlarca yıldız barındıran samanyolu galaksisinde adeta küçücük bir nokta gibidir. Aynı şekilde yüz milyarlarca yıldızdan oluşan samanyolu galaksimiz de kozmozda varlığı bilinen yüz milyarlarca galaksi içerisinde adeta bir nokta konumundadır. Bu devasa büyüklüğe “makro kozmoz” adı verilmektedir. Bu ihtişam karşısında insanın konumunu, evren içerisindeki koordinatları varın artık siz hesaplayın.
Buna mukabil bir de “mikro kozmoz” denilen “mini uçsuz bucaksızlık” vardır ki o da aklın, hayalin, havsalanın alamayacağı korkunç büyüklükteki bir küçüklüğü ifade etmektedir.

Evren, insan, hücre, atom… ölçeğinde olaya yaklaştığınızda bunu çok daha iyi anlamak mümkün olacaktır. ‘İnsan küçültülmüş bir evren, evren de büyütülmüş bir insan gibidir.’
Ortalama bir insanda vasati olarak yüz trilyon civarında hücre bulunmaktadır. İnsanı bir evren gibi düşündüğünüzde hücreler adeta galaksi, hücreleri oluşturan atomlar ise adeta yıldızlar konumunda gibidirler.

İnsan denen kâinatta yüz trilyon civarında hücre vardır dedik. Her bir hücrede de milyarlarca atom söz konusudur. Atomlar da proton, nötron, elektron, kuark, sicim… gibi yapılardan oluşmaktadır. Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün bir “güneş sistemi”ne olan oranına eşittir.

Madde küçük sicimlerden oluşmaktadır. Bunlara tel, strings gibi adlar da verilmektedir. Bu sicimler tıpkı bir keman yahut gitar telini gerip bıraksanız nasıl ki belli bir titreşim, frekans oluşturur, aynı şekilde sözünü ettiğimiz bu sicimler de rezonanslarıyla sayısız varlık katmanlarının oluşumuna kaynaklık teşkil ederler.

Bir stringe oranla atom bir evren gibi. Bir atoma oranla bir hücre evren gibi, bir hücreye oranla insan bir kâinat gibi; kâinat gibi dediğimiz bu insan ise dünyamızda mini minnacık bir varlık, dünyamız samanyolu galaksisinde bir zerre, samanyolu galaksimiz ise diğer galaksilerin yanında bir nokta konumunda.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız hususlar; varlık âleminin madde boyutunu ifade eden kozmozun düşünce ve zihin perspektifinde zoomlanarak bir nevi mikroskobik ya da makroskobik fotoğrafını çekmekten ibarettir.

Mikro ve makro kozmoz arasında yapmaya çalıştığımız bu yolculuk “insan” denen muamma varlığın bu korkunç küçüklük ve büyüklük evrenlerinde konum ve koordinatlarını belirlemeye yönelik bir arayıştan kaynaklanmaktadır.

Yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız devasa küçüklük ve büyüklüklerin toplamından oluşan tüm maddi evrenlerin büyüklüğünün farklı boyutlar ve paralel evrenlerin yanında adeta bir mercimek tanesi kadar bile yer işgal etmediği de teorik fiziğin tartışılan konuları arasında yer almaktadır.

Ayrıca son bir karşılaştırma ile tüm bu maddi evrenlerin metafizik âlemler olan “arş” ve “kürsi” gibi âlemlerin yanında çöldeki bir kum tanesi kadar bile bir yer işgal etmediklerini de şimdilik ifade etmekle yetinelim.

Kâinat Allah’ın dizayn ettiği harikulade bir makine gibidir. Bu makinanın işleyiş kurallarına “bilim” diyoruz. Evrene sinmiş kozmik yasaların her biri farklı farklı bilim dallarını oluşturur. Fizik, Kimya, Biyoloji, Matematik, Astrofizik, Kozmoloji, Tıp… bunlardan sadece birkaçıdır.

Bilim, insanların yaratması değil, evrene sinmiş olan kozmik yasaların keşfi ve fark edilişidir. Okul yıllarımızda anlamak ve kavramakta zorlandığımız sayısız kanun, kural ve formüller bilim adamlarının icadı olmayıp var olan kuralların formüle edilmesinden ibarettir.

Başka bir analoloji ile evreni bir kitaba da benzetebilirsiniz. Nasıl ki bir kitap harflerden oluşuyorsa aynen onun gibi evren kitabının da harfleri söz konusudur. Harflerin kombinasyonu kelimeleri, kelimelerin kombinasyonu cümleleri, cümlelerin kombinasyonu paragrafları, paragrafların kombinasyonu da sonuçta kitabı meydana getirir.

Evren kitabının harflerini de atomlara benzetebiliriz. Atomların diziliş farklılıkları da farklı varlık katmanlarını oluşturur. Ya da bir başka ifadeyle kuarkların yahut stringlerin rezonans, frekans farklılıkları çok çeşitli maddesel objelerin teşekkülüne imkân tanır.

Tüm varlık katmanları ilahi bir yazılım ile formatlanmışlardır. Kendilerine ne görev verilmişse o fonksiyonlarını icra ile memurdurlar. Her bir varlık sanatsal bir ahenk içerisinde vazifelerini yerine getirir. Bunun Kur’ânî ya da İslamî terminolojideki adı “Tesbih” tir.

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsra, 17/44)

Evrende var olan kuralların her biri Allah’ın birer ayetidir. Ya da başka bir ifade ile kâinat ve içindekilerin hepsi birer ayettir. Galaksiler, yıldızlar, dağlar, denizler, ağaçlar, kuşlar, insan, atom, hücre… her şey birer ayettir.

İslam mütefekkirleri ayetleri “Tenzili ayetler”, “Tekvini ayetler” şeklinde ikiye ayırmışlardır.

Tenzili ayetler; Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla insanlara gönderdiği ilahi mesajları içeren vahiy dediğimiz ayetlerdir. İncil, Tevrat, Zebur ve Kur’ân-ı Kerîm tenzili ayetlerden müteşekkildir.

Tekvini ayetler ise; Allah’ın varlığına, birliğine, sonsuz azamet ve yüceliğine işaret ve delalet eden ayetlerdir. Bu ayetler evrene konulmuş kanun, kural, nizam, sistem ve formüller bütünüdür.

Ayet; işaret, alamet, delil, emare, eser, nizam… gibi anlamlara tekabül etmektedir. Dolayısıyla Allah’ın varlığına ve birliğine işaret, alamet, delil olan ne varsa her şey birer ayet konumundadır. Bu ister vahiy olsun ister kozmik yasalar olsun fark etmez. Hepsinin kaynak ve menşei ilahidir.

“Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmakları yaratan ve orada meyveleri çifter çifter var eden O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine örtüyor. Bunların tümünde düşünen bir toplum için ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten veya çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir tek su ile sulanır. Buna rağmen biz onların meyvelerini birbirinden üstün kılarız. İşte bunlarda aklını kullananlar için ayetler vardır.” (Rad, 13/3-4)

Tüm bu gerçeklerden anlıyoruz ki, “evren kitabı” ile “vahiy kitabı” temelde aynı hakikati ifade etmektedir. Dolayısıyla aynı kaynaktan neş’et eden bu iki kitabın birbiriyle tenakuz ya da çelişki teşkil etmesi asla söz konusu olamaz ancak olsa olsa birbirlerinin izah ve tercümanı olabilirler.

Evrensel yasalar bilim olduğuna göre bilim ile vahyin çatışması asla mümkün değildir. Kozmik olayların aydınlatılmasında temel iki soru vardır: “Nasıl?” ve “Neden?”

“Nasıl?” sorusunun cevabı bizi bilim ile buluşturur. İnsanlığın binlerce yıllık bilim yolculuğu sonucunda elde ettikleri kazanım, müktesebat işte bu “Nasıl?” sorusuna verilen cevaplar bütünüdür. Ancak ikinci bir soru daha vardır ki esas can alıcı noktayı bu soruya alınacak cevaplar teşkil etmektedir. O da “Neden?” sorusudur. Kozmozdaki her bir fenomenin “Nasıl’ı”; konunun bilimsel boyutunu ihtiva eder. Önemlidir. Ama her şeyi açıklamada yeterli değildir. Çünkü insan aklı ve beyni “Neden?” sorusuna tatmin edici bir cevap bulamadığı müddetçe asla rahat edemeyecektir. Kalp, kafa ve zihin konforu için bu soruya cevap bulunması elzemdir. Asgari zekâya sahip herkes şu soruyu soracaktır:
Evren neden var? Ben neden varım? Bunca kozmolojik olayın, objenin var olma nedeni nedir? Neden doğdum? Neden ölüyorum?..

İşte tüm bu ve benzeri sorulara cevap veren hakikate de “vahiy” adı verilmektedir.

Bütün bu anlatılanlardan anlıyoruz ki, iki ilahi kitap olan Kur’ân ve kozmoz; yukarıda ifade ettiğimiz iki temel soruya da cevap veren kitaplar konumunda olmaktadırlar. Kozmoz, evren ya da kâinat kitabı “Nasıl?” sorusuna muhatap olup cevap teşkil ederken, vahiy kitabı ise “Neden” sorusunun mutlak anlamda cevabını vermektedir. O halde vahiy ile kozmozun ya da din ile bilimin birbiriyle çelişmesi asla mümkün değildir. İkisi bir araya geldiğinde ancak hakikat tecelli edecektir. Yeter ki akıllar ve gözler şaşı olup bir illüzyona mağlup olmasınlar.

Kur’ân-Kozmoz ilişkisi bağlamında vahiy kitabı Kur’ân’da yaklaşık 55 ayet aklı kullanmayı, 107 ayet düşünmeyi öngörmektedir. Yüce Allah, uzayı merak etmemizi, araştırmamızı, incelememizi ve ibret almamızı istemektedir. Kozmozda her şey ilahi bir yazılımla yönetilmektedir ki bu keyfiyetin bir diğer adı da “Kader”dir.

Bütün varlık alemi, kozmoz, evren… kısaca her şey Allah’ın zat, sıfat, esma ve şe’n tecellilerinin birer yansımasından ibarettir. Aynadaki görüntü gibi.

Sonsuz bir ilim, irade, kudret ve hikmet sahibi olan Allah, kâinatı sayısız hikmet içerisinde yaratmıştır. En önemli hikmet ve sebep; Allah‘a iman etmemiz, mahlukata yararlı çalışmalarda bulunarak efor sergilememiz yani “Salih ameller” yapmamız, Allah’ı tanımamız, bilmemiz, tefekkür etmemiz, hamdetmemiz, şükretmemiz ve dua etmemizdir.

Kâinat kitabını okudukça Allah’ı bilmek, tanımak, sevmek sayesinde “Marifetullah” husule gelecektir. Uzay, kozmoz, kâinat… yaratıcımızın biz insanlara okumamız için gönderdiği harikulade bir mektup, muhteşem bir kitaptır.

Kur’ân’ın ilk emri “İkra” yani “Oku”dur. Ve bu emir “Ümmi” olan bir peygambere vahyedilmiştir. Peki, okuması yazması olmayan bir peygamber neyi okuyacaktır? Demek ki burada kastedilen okuma başka bir okumadır. Bu okuma; Kur’ân’ı okuma yanında insanı, evreni, kâinatı, olayları, eşyayı… kısaca her şeyi okumayı içeren aynı zamanda düşünmeyi, analiz ve kritik etmeyi de öngören tefekkür boyutlu bir okuma olmaktadır.

Kur’ân kitabı kozmoz kitabının izahıdır, açıklamasıdır, tefsiridir. Evrende her varlık yüce yaratıcımızın esma-i hüsnasının birer aynasıdır.

Kâinat o kadar büyüktür ki onun mesafeleri metreler, kilometrelerle değil milyonlarca “ışık yılı” kavramları ile ifade edilmektedir. Bizler uzayı gözlemlediğimizde geçmişe bakıyoruz anlamı taşır. Üç bin ışık yılı uzaklığa baktığımızda üç bin yıl öncesini görüyoruz demektir.

Biraz da çarpıcı, etkileyici, sarsıcı kozmik bazı gerçeklerden bahsedelim:

Evren 13,8 milyar yıl önce Bing-Bang denilen büyük bir patlama ile var olmuştur. Güneş dünyamıza 150 milyon kilometre mesafededir, ışınları bize 8 dakikada gelir, yine biz güneşe baktığımızda güneşin 8 dakika önceki halini görüyoruz demektir. Dünyada 70 kilogram gelen bir kişinin güneşte 1400 kilogram, nötron yıldızında 14 milyar ton ve bir karadelikte ise 40 milyar ton geldiği öngörülmektedir. Samanyolu galaksimizde 200 ile 400 milyar yıldız olduğu tahmin ediliyor. Galaksimiz bir boydan bir boya 120 milyon ışık yılı uzunluktadır. Evrende bilebildiğimiz, gözlemleyebildiğimiz madde; evrenin sadece %4 ünü oluşturmaktadır. Kâinatın % 75’ini karanlık enerji, %21’ini karanlık madde içermektedir. 3 ışık yıl mesafede hiçbir yıldız yoktur. Aydaki gece ile gündüz arasında sıcaklık farkı 300 derecedir.

“Kur’ân kitabı”nın altı bin küsur ayetinden takriben 200 kadarı “Evren kitabı” ile ilgilidir.

Güneşin 5 milyar yıl sonra ömrünü tamamlayıp yok olacağı tahmin edilmektedir. Dünyada 50 yaşında olan bir insan farklı gezegenlerde bulunma imkânı olsaydı; Merkür’de 207,
Venüs’te 81, Mars’ta 25, Satürn’de 1,5 yaşında olacaktı.

İşte evren dediğimiz muhteşem şaheser, böylesi büyüleyici, hayret ve dehşet uyandıran bilgi, olay ve hakikatlerle örgülü ve doludur.

Bilim ve Din ya da Kozmoz ve Kur’ân Allah’ın iki kitabıdır. Asla çelişmez ve çatışmaz. Kur’ân’da bir ayette şöyle buyruluyor: “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbin’in, her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53)

Bu ayetin mucizevi bir tezahürüdür ki artık yaşanılan her bilimsel gelişme ile birlikte artık din ve bilim buluşmakta ve kucaklaşmaktadır. Nobel tıp ödülü sahibi Roger Sperry:
“Bilimin kendisi materyalizm ile çatışır, bilim din ile neden çatışsın ki? Esasen bu “Din bilim ile çatışır şartlanması” materyalist felsefenin bilim olarak kabul edildiği zamanlardan kalmadır.” diyor.

Bilimin din ile kâinatın vahiy ile buluşması hususlarındaki gelişmeler öylesine etkileyicidir ki: ‘’Science find God‘’ yani ‘’Bilim Allah’ı buluyor ‘’ ifadesi dünyaca ünlü Newsweek dergisinin bir sayısına da kapak olmuştur. Dergi bu sayısında, modern bilimin bulgularının Allah’ın varlığını gösterdiğini ve sayısız bilim adamının bu gerçeği kabul ettiğini ifade etmiştir.

Yazımızı bir Kur’ân ayeti ile sonlandıralım:

“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiya, 21/18)

Yorum bırakın