Ana sayfa - Manşet - “İd Analizi” ve “Şişmiş Egolar” / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

“İd Analizi” ve “Şişmiş Egolar” / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Ego Psikolojisinde iradenin rolü nedir?

Bilim tarihi boyunca, irade yavaş yavaş dışlanmaya başlandı. İradeye yer ayırmak istemiyorlar. Mesela bilişsel fakülteler içinde irade yok. İşte bilinç, yönelim, algı, dikkat, hafıza, düşünce diyoruz ama bu bilişsel (kognitif) fakülteler içinde irade yok… Neden, çünkü iradeyi, içerdeki bir mekanizmadan çıkan neden sonuç ilişkisine indirgemeye çalışıyorlar…

İrade, bu psikolojilerin üzerinde bir muhakemeyle gelişen bir şey değil mi? Bu fakültelerin hiç kutsalı yok mu?

Bu fakülteler (yetiler) zaten kutsalı reddetme üzerine kurulmuş… Biz, bunları bir enstrüman olarak alıp kullanıyoruz. Yoksa aynı zihniyette olamayız… Fakat keşfedilen bazı mekanizmalar var. Biz bu mekanizmaları kendi kulvarımızda kullanabilir miyiz, önemli olan bu… “Teknolojisini al, kültürünü alma” modeli, burada da geçerli.

Ama iradenin hiç kullanılmadığı bir dünya mı bu?

Hatırlarsınız, çocukta acıkma ve bekleme grafiği vardı… Bu bir tür irade aslında. Ama ona irade demiyor, represyon (bastırma) diyor. Yakın zamana kadar Batı biliminde sadece irade değil, bilincin araştırılması da yasaktı. Hatta duygu ve zihin de kara listedeydi. Bu listeye öznellik ve kişilik de eklenebilir. Bugün çok önemli bir beyin araştırmacısı ve zihin felsefecisi olan Dehaene 1980’li yıllarda öğrenciyken laboratuvar toplantılarında “bilinç” denen o pis kelimeyi kullanmanın yasak olduğuna şaşırdığını anlatır. Bugün bize tuhaf gelen bu yasaklar, 1600’lü yıllardan gelen ve insanı bir saat yani bir makine olarak izah etmeye çalışan mekanizm akımı ile ilişkilidir. Fakat 21. Yüzyıl’a girerken ilginç bir gelişme yaşandı. Öznellik, bilinç, irade ile ilgili tartışmalar yeniden alevlendi. Şu anda felsefenin en hararetli ve renkli tartışmaları zihin felsefesi alanında, bu konularda yapılıyor. Özellikle bilinç ve öznellik.

Şu ana kadar ego analizinden bahsettik… İd analizi daha kolaydır deniliyor, niçin?

İd bilinçdışı ama id’den çıkan dürtüler nereye giriyorlar? Egoya giriyorlar… Bilinçli olmaya yönelik bir eğilim var. Bu onların doğal eğilimi. Egoya girdiği andan itibaren sen onu inceleyebilir hale geliyorsun… İdi ancak ego ile inceleyebileceğimizi söylemiştik… Ego bunlarla mücadele ediyor fakat bu mücadelenin biçiminden (savunma mekanizması), dürtünün niteliği tahmin edilebilir.

Dürtülerin başı yok sonu yok, o kadar çok dürtü var ki…

Öyle olursa kuram ortaya koyamazsınız. 2 tane dürtü var. Libidinal ve agresif dürtüler, yani şehvet ve gazap… Diğerleri, bunların derivasyonları olarak sınırlandırılmış oluyor…

Egonun id’e verdiği tepkilerden, ego hakkında çok konuştuk. Ama id analizi hakkında çok şey söyleyemiyoruz.

İd analizi için, id’i, id’in içinde inceleyemeyiz. Orası bize kapalı bir yer. İd’in içeriğini, ancak dışarı çıkınca inceleyebiliriz… İd’in içeriği dışarıya nasıl çıkar? İd’in eli kolu yok demiştik… İd, dışarıya kapalı. Peki, dışarıda nasıl iş yapacak? Egoyu kullanarak… Ego çok zayıfsa, id’den kaynaklanan dürtüler egoyu istila ederler. Yani id, egoyu kendi emelleri için kullanmaya başlar. Adamın kafasının tası atıyor, elindeki nesneyi karşısındakinin kafasına indiriyor veya bıçağı tam kalbine sokuyor. Burada ego anlık olarak devre dışı kalmış demektir. Ego, kendi amaç, değer ve ideallerini hiçe sayarak, id’in istediklerini yerine getiriyor. Kişi kendine geldiğinde, yani eski düzen ve denge tekrar kurulduğunda, kişi ne yaptığının daha da farkına vararak kahrolsa da artık iş işten geçmiştir. Agresif dürtüler zayıf bir egoyu istila edebildiği gibi libidinal dürtüler de istila edebilir. Yine aynı şekilde, egonun, hem dış dünyayı hem de içerideki ahlak ve değerleri önemseyen tarafı felç olur ve id’in dikte ettiğini aynen yapmaya başlar. Sonuç yine hüsran ve derin bir pişmanlık olur. 3-5 dakikalık bir zevk için, bütün bir hayat, kariyer, aile saadeti, hatta can tehlikeye atılır. Zayıf ego, “bastırma yetisi zayıf olan ego” anlamına gelir. Dürtü kontrol zayıflığı vardır. Ona bir şekilde mani olunduğunda da kendisine hâkim olamaz (engellenme toleransı düşük).

Bastırması zayıf olanlarda id’in içeriğini böylece öğrenmiş oluyoruz, çünkü bu içerikten kaynaklanan dürtüler (dürtü türevleri) egoyu ele geçirip isteklerini eyleme geçiriyorlar (acting-out). Bastırması zayıf olmayanlarda id içeriğini nasıl inceleyeceğiz peki? Mahallede bir kadın onun bunun iffetine lâf ediyor. Herkesin nasıl hafif meşrep olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu rahatsız edici bir boyutta olduğu için bunun bir yansıtma düzeneği olduğunu anlıyoruz. Bu durumda id içeriği hakkında da bir fikir sahibi olmuş oluyoruz. Asıl hafif meşreplik aslında onun içindeymiş. O, bunun kendisinde olduğunu bilmiyor. Kendisi hakkındaki bu bilgisizliğin devam etmesi için, yansıtma mekanizması kullanılıyor. Kendisinin aslında böyle olduğunu kaldıracak durumda değil, güçsüz. O yüzden bu bilgi ondan saklanıyor.

Kendimizden bir şey saklarız fakat o dönüp dolaşır sonunda ayağımıza takılır. Bu da semptom olarak ortaya çıkar. Psikolojik problemlerin sebebi, bizim kendimize olan yabancılığımızdır. Bütün psikoloji, insanın kendinden bir şeyler saklaması üzerine kuruludur. İnsan kadar, kendisinden bir şey saklama becerisi olan bir yaratık yoktur. Kendimizden sakladığımız şey bizi ona karşı zayıf kılar, çünkü ondan habersiziz. Haberdar olursak, ona karşı daha uyanık oluruz. Önceden önlem alırız.

Ego zayıflığından bahsettik. Egonun temel görevinin bastırma olduğunu söyledik. Buradan ego’nun iyi bir şey olduğunu anlıyoruz. “Şişmiş egolar” deyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çatışma kuramına göre ego adeta bir yanardağın üzerine inşa edilmiştir. Alttaki yoğun enerji büyük bir tehlike arz eder. Yukarıyı basma tehlikesi vardır. Yukarıdaki tesise ait yapıları mahvedebilecek büyük bir enerjisi vardır. Fakat tesis bu yoğun enerjiyi bazı kanallardan ilerleterek onun enerjisinden istifade etmektedir. Bu tesis ne kadar gelişmiş ve komplike ise hem bu enerjiden azami istifade eder hem de bu enerjinin kontrolsüz olarak yukarı çıkıp her şeyi mahvetmesine engel olur.

Ego iyi gelişmişse işini iyi yapıyor demektir. Antisosyaller ve ahlaksız insanlar, egosu zayıf olan insanlardır. İlkel, dürtülerini yönetemeyen, onlara yenik düşen insanlardır. Egosu güçlü olan insanlar bu dürtülere tabi olmazlar, tersine onları yöneterek iyi yönde kullanırlar. Onları inceltirler ve olumlu şekle dönüştürürler. Bunu yapabilmek için çok sayıda gelişmiş komplike yollara sahiptirler. Oruç tutamazsın eğer egon güçlü değilse, açlığı nasıl bastıracaksın? İlkel dürtülerin, günahın peşinden koşmak yerine, enerjiyi yüksek bir ideale sarf etmek, ancak güçlü ve gelişmiş bir ego sayesinde mümkün olur. Kibri yenmek, haddini, zayıflığını bilmek, ancak güçlü bir ego ile mümkün olur. Kısacası gelişmiş ve güçlü bir ego dinen de olumlu bir şeydir. Öyleyse bizim, yeni bir terim bulmaya ihtiyacımız var. “Egosu şişmiş adamlar” deniyor veya “egoyu yenmemiz lazım” deniyor, peki bunlar nedir? “Egosu şişmiş adam” tabirinin anlattığım mekanizma bağlamında bir anlamı yok, ego şişmez… Ego daha çok bir aparat, bir mekanizma olarak düşünülürse, mekanizma şişmez. Mekanizmanın gelişmiş ve büyük olanı, güçlü olanı makbuldür, zayıf olanı değil… Öyleyse bu kibirli ve bencil dediğimiz adamlar kimler? Kendisini büyük gören adamları nasıl ifade edeceğiz? Nesi patolojiktir bu adamların, neresi bozuktur, neresi zayıftır?

Bunun için ego ve kendilik arasındaki ilişkiye değinmek lazım. Egonun en önemli fonksiyonlarından bir tanesi de kendini tasvir etmesidir. Ego, kendisini tasvir etme ihtiyacındadır, çünkü bütün kognitif, komplike cihazlar, kendisini tasvir etmek zorunda. Ruhumuz var ama bir de cihaz tarafımız var. Ne ruhumuzu inkâr edebiliriz ne de cihaz, mekanizma, aparat gibi olan tarafımızı. Güçlü bir ego, işini iyi yapacağı için, kendisini gerçeğe uygun tasvir eder. “Benim bazı yeteneklerim var” der, “bu ortamda bir yerim var” der, bu durumu abartmadan ve çok da küçümsemeden değerlendirir. Evren karşısında ne kadar küçük olduğunu da anlar. Yaradan karşısında ne kadar aciz olduğunu da anlar. Kim anlar? Güçlü bir ego anlar… Çünkü o kendisini hakikate göre ayarlar, hayale, fanteziye göre değil. Ego eğer zayıfsa, işini iyi yapamaz ve gerçeğe uygun bir resmini çizemez. Egosu zayıfsa, olduğundan daha büyük ve daha güçlü bir resim çizer. Patolojik olan şey budur. “Egosu şişmiş” diye gösterilen kişilerin aslında egosu çok zayıftır. Bunu hissettiklerinden, gerçeğe uymayan bir resim çizerler, kendilerini çok büyük hayal ederek avunurlar. Bu onların savunma mekanizmasıdır. Bilerek yapmazlar. Fakat ilkel bir savunma mekanizmasıdır bu. Kendilerini böyle koruyabiliyorlar. Ne kadar zayıfsa ego, ne kadar acizse, o kadar büyük, o kadar haşmetli, o kadar büyüklenmeci tasvir eder kendisini. Demek ki şişmiş olan şey, onun kendisi hakkındaki tasviridir, egosu değil. İşte bu tasvire “kendilik” diyoruz. Yani şişmiş bir sahte kendiliğe sahiptir bu insanlar. O insanların şişmiş olan tarafı egosu değil, kendisi hakkındaki çizdikleri resim, yani kendilikleri… sahte kendilikleri… Çünkü olduğundan farklı görüyor kendisini… Gerçeğe uygun tasvir edemiyor. Kendisi hakkında gerçeğe uymayan, abartılı bir zannı var. Sağlam, güçlü, gelişkin bir egosu olsa, gerçeğe uygun olmayan bir kendilik tasvir etmezdi. En kötü durumda olan en zayıf ego, psikotiklerde var. Onlar artık gerçeklikle hiç alakası olmayan bir resim çiziyorlar kendileri hakkında.

Sağlam bir egosu var ve kendinin çok farkında ve söyledikleri gerçekse…

Sağlıklı bir insan… Kendi resmini gerçeğe uygun çizebiliyor, bunu başarmış bir ego… Öyleyse kendi zaaflarını da çok iyi biliyor demektir. Güçlü bir ego, bu zaafları da rahatlıkla ifade edebilir, çekinmez. Güçlü olduğu için, kendisini olduğu gibi göstermekten korkmaz. Acziyetini fark edebilecek kadar güçlüdür. Acziyetini ifade edebilecek kadar güçlüdür. Buradaki güçlü olma kavramı farklı. Gerçeğe uygun olma, gerçeği kabullenebilme, kendi gerçeğini görüp ifade edebilmeyi kastediyoruz güçlü derken. Bu kişilerin büyük sarsıntılar karşısında sarsılmadıklarını görüyoruz. Travma ve stres karşısında diğerlerinden çok daha dayanıklılar. Dışarıdan kibirli, güçlü görünen yapıların, felaketler karşısında çabuk çöktüklerini görüyoruz.

Egosu güçlü bu kişiler yeteneklerini de çok iyi biliyorlar. Yeteneklerini faydalı amaçlarla kullanıyorlar. Zaaflarını da çok iyi biliyorlar. Zaafımız nerde? Evren karşısında, tabiat karşısında, Cenab-ı Hakk’ın karşısında zayıfız… Sağlıklı bir ego, bunları düşünebilir. Zayıf bir ego bunları düşünemez, korkar ve gerçeği tersine çevirir. Hayale teslim olur. Böylece rahat eder, ama bu büyük bir patoloji aslında.

İnsan olarak acizsiniz. Bu gerçek can acıtıyor. Güçlü bir ego acı da verse gerçeği kabullenir. Acziyetini kabul eder. Zayıf ego ise gerçeğe değil hazza göre hareket eder. Gerçek ona acı veriyorsa onu kabul etmemenin yolunu bulur. Böylece acziyetini kabul etmez. Tersine kibirlenir. Çünkü kibirlenmek haz verir. Böylece kendisine sahte bir kendilik kurar. Kendilik sahte olduğundan, miyarı gerçek değildir, o yüzden şişirdikçe şişirebilirsin. Güçlü ego, hiçbir zaman gerçeğe, hakikate sırtını dönmez, o yüzden kendisini hilafı hakikat olarak şişirmesi mümkün değildir.

Kendisini dışarıya pazarlamakla, Allah karşısında kendine bir not vermek arasında bir fark var yani…

Kendisini olduğundan büyük görenler, bilerek ya da bilmeyerek, Cenab-ı Hakka da kafa tutarlar. Çünkü gerçeği değerlendirme yetileri bozuktur. Nesne ilişkileri kuramına girdiğimizde göreceğiz ki, bu kişiler aslında kendileri hakkında bir değil iki resim çiziyorlar. Bu iki tasvirin iki yakası bir araya gelmez. Biri haşmetli bir kral, diğeri aciz mi aciz, süklüm-püklüm, solucan gibi sürünen bir yaratık. Bu iki uç örnek aynı zihin içinde nasıl bulunur ve neye sebep olurlar? Bu durumu en iyi tasvir eden kuram Nesne İlişkileri olduğu için, orada bahsedelim. Çağımızın bu problemlerini nesne ilişkileri daha iyi modelliyor. Fakat hiç kimse bu büyüklenmeci, kasıntılı kişilerin içlerinde böyle bir zavallı yattığını tahmin edemez. Ömürleri bu yaratığı hissetmekten kaçmakla geçer. Yani başkalarının bunu sezmeleri bir yana, kendilerinin bile sezmemeleri esastır. O yüzden her dem şaşaalı olmak zorundalar. Parlak olmaktan ziyade yorucu ve yıpratıcı bir ömür aslında…

Ego psikolojisinden nasıl yararlanabiliriz? Onun bağlı olduğu arka plan, dünya görüşü, ideoloji bizi ilgilendirmez. Bu kuram aslında çeşitli parçalardan oluşuyor ve bugün dünyadaki terapistler, bu parçalardan istediklerini alıp, kabul etmediklerini uygulamıyorlar. Kuramın en yaygın kabul gören kısmı “bilinçdışı bir malzemeyi bilinçli hale getirmek yoluyla kaygının azaltılması”. Bu teknik gerçekte Freud’a ait değil. Buna katartik yöntem diyoruz. Freud’a göre de katartik tedavi psikanalizin çekirdeğidir. Freud’dan önce Breuer, Janet ve daha niceleri bu ve buna benzer yöntemleri uyguladılar. Bazı dindar psikiyatristler var, bilinçdışı tabirini duyduğu zaman rengi değişiyor. Bu kavramın Freud’a özgü olduğunu zannediyor ve şiddetle tepki gösteriyor. Ego psikolojisini parçalamamızın faydası zaten bu; sapla samanı birbirinden ayırmak. Birinci parça katartik tekniktir. Bugün adını bilerek veya bilmeyerek, sayısız profesyonel, katartik yöntemi uygular ve kahir ekseriyetinin de Freud ile bir alakası yoktur. Freud da diğerleri gibi katartik tedaviyi uygulamıştır.

Kişi yaşam devrelerinin birinde bir konuyu, bir kavramı, bir duyguyu bilinçdışına itmiş olabilir. Fakat artık onun bilinçdışı kalmasının bir yararı kalmamış olabilir. Zamanında adaptif olan, soruna yönelik başarılı bir çözüm olan, zamanla hantal bir strateji haline gelmiş olabilir. Onu bilinçdışında tutmanın maliyeti, yararından fazla olabilir. Mesela zamanında yetersizlik duyguları ile uzak durduğumuz bir çevre, şimdi belki bizim için artık erişilebilir hale gelmiştir ve oradan uzak durmanın bir maliyeti söz konusudur. Terapist bunu fark ettiğinde bunu terapide gündeme getirir. Bilinçdışı malzemeye, genellikle dinamik çalışma ve sokratik sorgulama ile erişilir. Hipnoz ile de erişilebilir fakat hipnotisyenin mutlaka dinamik çalışma tecrübesi ve travma yönetme becerisi olması gerekir. Hipnoterapistler genellikle katartik tedaviyi uyguluyorlar.

Hastada travmatik bir anı varsa, bu anının, duygusal yüküyle beraber hatırlanması, ilişkili semptomun ortadan kalkmasına yol açabilir. Hipnoz ile bazen travmaya kısa sürede erişmek mümkün olabiliyor. Eğer derin bir patoloji yoksa 5-10 seansta önemli bir iyileşme ortaya çıkabiliyor. Fakat maalesef bu nadiren olabiliyor. Tabi bir de önemli bir risk var. Ortaya çıkan travma ile ego acaba başedebilecek mi? Başedebileceği bir şey olsaydı, onu neden bilinçdışında tutsun? Travmanın hipnoz esnasında birden ortaya çıkması yine travmatik olmaz mı? Bu sorular mesleki açıdan çok önemli… Aynı zamanda etik ile ilgili konular… Travmayı yönetme becerisi olmayan bir terapist, bu işe kalkışmamalı. Hasta oyuncak değil. Terapi de bir oyun değil. Yapılan hataların maliyetleri çok yüksek olabilir. Mesela NLPzedeler var. Hipnoz altında yapılan müdahalelerle taşlar yerinden oynamış, hasta uyuyamıyor, sürekli olarak yaygın bir anksiyeteden muzdarip… Çok eski, cerahatli bir yara açılmış, sonra bırakılıp gidilmiş. Egonun, başedemeyeceği için rafa kaldırdığı bazı konular tırtıklanmış, harekete geçirilmiş, sonra bırakılıp gidilmiş. Bu, büyük bir ciddiyetsizlik.

“Travma”, egonun işleyemeyeceği bir yaşantıdır. Ya işleyemeyeceği kadar yoğun bir duygu yüküne sahiptir veya anlamlandıramadığı için işleyememektedir. Mutlaka üzerinde sigara söndürmek gerekmez. Travmatik bir yaşantı, bilinçli süreçten kopar ve zihinde gözlerden ırak bir yerde tutulur. Carus’un, Freud doğmadan 10 yıl önce (1846) söylediği gibi, “psişenin karanlık bir köşesi”nde bekler. Bu yüzden kişi olaydan habersizdir. Kopan bu parça, kişilikteki değişimden muaftır. 70 sene en ufak bir değişime uğramaksızın aynı kalabilir. Onların bu değişmez niteliklerini ilk Janet vurguladı. Bu nedenle onlara ide-fiks (sabit fikir) adını verdi. Bugün bu terimi biraz farklı bir manada hâlâ kullanıyoruz. Bu kopan parça yoğun duygu içerir. Bu parçaya yani travmaya ulaşıldığında, bu yoğun duygu yükü boşalır. Buna katarzis diyoruz. Katarzis semptomların azalmasını sağlar. İlk katartik tedavi ise Freud doğmadan yaklaşık 20 yıl önce Andries Hoek tarafından gerçekleştirilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaygın olarak kullanılıyordu. Janet de Freud’dan önce uygulamaktaydı. Katarsis, kelime olarak “arınma” anlamına gelir. Yani sıkışmış olan o “duyguları boşaltarak yapılan iç temizliği” anlamında kullanılmış. Bu manada kullanımı Aristo’ya kadar geri gider. Fakat sıkışan duygunun, sıkışan bir anıdan kaynaklandığını Pierre Janet Freud’dan önce çok net bir biçimde ortaya koymuştur. O yüzden Freud’un, Janet’nin ülkesi Fransa’ya staj için gitmesi, onun hayatında bir dönüm noktasıdır. Bilinçten uzaklaştırılan anıların hastalıklara sebep olabileceğini orada öğrendi, çünkü Freud’un yaşadığı Almanca konuşulan topraklarda anıların böyle şeylere sebep olabileceğine kargalar bile gülerdi.

Bu sıkışma veya tıkanma kavramları o dönem Avrupa’sında oldukça gözde kavramlardır. “Cerahat drenajı” her çeşit tedavi için çok kullanışlı bir benzetme olmuştur. Burada da, psikoterapi “toksik anıların drenajı” olarak ortaya çıkmış oluyor. Tıkanma-drenaj modeli, tıbbın en uzun ömürlü metaforudur. Mesmer, Freud, Dekart, Galen, Hipokrat hepsi bu tıbbi model üzerinde kafa yormuşlardır. Buna “hidrolik model” deniyor. Yani sistem bir “emme-basma tulumba”ya benzetiliyor. Tıkandığı için akamayan sıvı orada basınç yapıyor ve problemlere yol açıyor. Başka kanallara akarak hastada farklı semptomların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu açıklama biçimi anonimdir, 2500 yıllık; dediğimiz gibi o dönemde yaygındır. Freud bu akışkana libido diyecek, basınca da anksiyete (kaygı).

Freud ile Breuer bu modeli, Breuer’in meşhur hastası Anna O. üzerinde uygulayacaklar. Breuer’in bu hastası çok ünlüdür biliyorsun; belki dünyanın en ünlü hastası. Asıl adı Bertha Pappenheim. Bazı kitaplar Bertha’yı Freud’un hastası olarak gösteriyor, bu çok yanlış…

Görünüşe göre konuyu bitiremeyeceğiz. Geri kalan konuları inşallah üçüncü bölümde konuşalım.

İnşallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.