Ana sayfa - Manşet - Hiçbir Şey Ruhumuzu Doyurmuyor, Sadece… / Dr. Metin Serimer

Hiçbir Şey Ruhumuzu Doyurmuyor, Sadece… / Dr. Metin Serimer

Hayatın bu kadar güzel olduğu, insan için çok cazip zevklerle ağzına kadar dolu olduğu bir dünyada, -bunları İstanbul Boğazını seyrederken söylemek hiç zor değil- insana ait sınır tanımayan zevkler kendi kulvarında en üst düzeyde tatmin olurken, ruhun açlığı acaba ne ifade ediyor? Ruhun açlığına dair kaçınılmaz arzular var mı? Bugün ruhî açlığın adını ne koyacağız? Ruhun ihtiyaçları, bu sorgulamaların neresinde duruyor? Hangi zihin ya da tarafgirlikle böyle bir konuya bakıyoruz? Ve bu açlık insana neler yaptırıyor? Ruhun doyurulması acaba yetişme bozukluklarının yol açtığı pek çok psikiyatrik hastalığa deva olabilir mi? Tüm bu konuları kader bağlamında nasıl değerlendireceğiz?

İnsan, sevgi eksenli bir canlı… İnsanın sevgiyle tanışıklığı ve sevgiye olan ihtiyacı, psikoterapi temelli düşüncelere göre preödipal dönem dediğimiz birinci aydan hatta daha öncesinden başlıyor. Annenin sıcak nefesi, kokusu, bakışları, ses tonu, davranışları bu sevginin ilk çekirdeklerini ve bileşenlerini oluşturuyor. “Nesne İlişkileri” ve “Kendilik” konusunun da temelini oluşturan bu yapı, epigenetik açılım temelleri de olan çok kıymetli bir “çekirdek”. “Öteki” dediğimiz anne ve anne fonksiyonu gören dış dünyanın ilk sevgi bileşenleri, şartsız koşulsuz, yerli yerinde ve tam olması gerektiği gibi verilirse daha normal, daha problemsiz, tabir yerindeyse sevgi dolu nesiller yetişiyor. Aksi halde mesela narsistlerde ve anti-sosyal kişilik bozukluklarında empati yeteneği zayıf, sevgisiz, kibirli, kıskanç ve haset ahlakı çok ön planda… Narsistler kendilerini daha lâyusel, hesap sorulamaz, herkesin onlara hizmet etmek zorunda olduğu yüksek varlıklar olarak görüyorlar. Çünkü başkalarına sunamadıkları sevgi, zamanında onlara layıkıyla sunulmamış… Sevgisiz büyümüş ve problemli insanlar… Erkeklerde narsistik kişilik yapılanmalarının, bayanlarda borderline kişilik bozukluklarının daha yaygın görüldüğü günümüzde, şizoid yapıda, sağlıklı görünen ama ne yapacağını çok da kestiremediğimiz insanların bol olduğu bir dünyada “sevginin” sadece bir kişisel gelişim klişesi olarak ele alınamayacağı kesin… ve tüm bu rahatsızlıklarda geçmişin, sevgisizliğe dayalı derin izleri var. Yani aslında bugün, herhangi birimizin bir yaşam karesinden bahsediyorsak, muhtemeldir ki, 30 yıl öncesine dayanan pek çok şeyi de sorguluyoruz demektir. Popüler deyimle “çocukluğumuza dönmek…” Her biri büyük emek isteyen, koca koca işler bunlar… İnsanlık, ruhunun içine sızacak merhametli bir ele muhtaç… Hiç olmazsa damla damla sevgiye… Bir çağlayana ihtiyacı olana damla ne yapar o da soru işareti… Çağlayarak sevgi sunacak kim var, o da ayrı bir konu…

Hayatı okuyabilmekle ilgili sorunlarımız ve geleceğe dair bilinemezlik de mevcut halimizin daha nelerle ve niçin yüzleşeceğini çok daha anlamlı kılıyor. Önümüzdeki şartlar bize, daha iyi bir insan, daha düşünceli, daha sakin bir canlı olmak hususunda ne tür imkânlar ya da fırsatlar sağlayacak ve biz bunları nasıl değerlendireceğiz? Acaba yaşadıklarımıza ya da önümüzdeki imkânlara bu gözlükle bakabiliyor muyuz? Yoksa her zaman söylendiği gibi, “zaman her şeyin ilacı mı?”

“Makul İnsan” Çizgisinden Sapmalar ve Hayatımızda Dolaylı Deliliğin İzleri

Hiçbir şey ruhumuzu doyurmuyor… Bu arada koca koca taşlarla kırdığımız gönüller var… Bu düşüncesizliklerin bize ve başkalarına zararı çok… Gerçekleri bile bile yaptığımız bazı hatalar var ki, “dolaylı delilik” nevinden… Bu dolaylı delilikler, bazen ontolojik varoluş temellerimizi ve orada bize yüklenen anlamları tehdit eder hale gelirken bazen günlük hayatı da alt-üst ediyor. Bu anlamda Şenel İlhan Beyefendi’nin “Dolaylı Delilik” yazısındaki çarpıcı tespitler, insanı anlama yönünde sağlam ipuçları içeriyor.

“Dolaylı Delilik”

“Şüphesiz insanoğlu için akıl nimeti şükredilmesi gereken çok önemli bir nimettir. Zira her şeyi yerli yerine koyabilmek ancak akıl nimeti ile mümkündür… Nitekim toplum içindeki delileri biz bir görüşte bu özelliklerinin olmamasından anlarız. Yani delilerin onları teşhis etmemize yarayan en ayırt edici özellikleri; toplumun genelinin kabul ettiği içtimai ve ahlaki kuralları takmamaları, topluma göre akıl dışı denilen işleri yapmaları, söz ve davranışlarında insanların gözlerindeki saygı imajına dikkat etmemeleridir.

Aklını bu şekilde, acizlik, hastalık, delilik veya çocukluk gibi benzeri nedenlerle kullanamayan kişiler ise artık toplum nezdinde de Allah indinde de yaptıklarından sorumlu değildirler. Bu anlamda onların geçerli bahaneleri olduğu için hem dünyada hem de ahirette hesapları kolaydır.

Bir de toplum içinde kârı-zararı, doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü bildiği halde, yani aklı olduğu halde aklını kullanmayanlar vardır ki ben onlara “dolaylı deliler” diyorum. İşte aslında işi de hesabı da zor olanlar bunlardır.

“Dolaylı delilik” önündeki kelimeden de anlaşılacağı gibi bir sebebe dayalı deliliktir. Yani aslında akıllı insanlar bu deliliği bencillik, enaniyet, gurur, kibir yahut da öfke, şehvet, kıskançlık vb. menfi duyguların etkisiyle yaparlar ki toplum bu anlamda maalesef dolaylı delilerle doludur. İnsanlara akıl verilmiştir ki akıllı olmaları isteniyor. O halde akıl sorunu yok ama akletme, yani aklın hakkını verme sorunu var. Nitekim içinde yaşadığımız toplum, bir bakıma cinnet hali diyebileceği bu akıl tutulmasının sayısız örnekleri ile bizleri hemen her gün karşılaştırıyor… Öyle ki duygularını kontrol edemeyen insanlar incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden, adeta deliye dönüp çok basit olayları, ağız dalaşından kavgaya, sonra da cinayetlere kadar alıp götürüyorlar. Gerçekten bu tür olaylara hayretle şahit oluyoruz. Nitekim hapishanelerimiz de daha çok bu tür suçlardan mahkûmiyet giymiş dolaylı delilerle dolu…

Sonuç itibariyle sakinleşen kişilere bu olayları niye bu kadar büyüttün veya bu cinayetleri niye işledin diye sorduğumuzda aldığımız cevaplar da hep aynı: “Öfkem benim aklımı başımdan aldı, adeta delirdim…” “Çok pişmanım, şimdi bunları nasıl yaptığıma, bu noktaya nasıl geldiğime inanamıyorum.” “Eyvahlar olsun, çok basit bir nedenle işlediğim bu cürümle bütün ömrüm hapishanede geçecek, keşke yapmasaydım…” Tıpkı cehenneme düşenlerin itirafları gibi yani… Neticede yine bunlar gibi, şehvetin, içkinin, kumarın bağımlısı kişilerin de yaptıkları delice işler nedeni ile ev ve ocaklarının nasıl dağıldığına da hemen her gün şahit oluyoruz…”

Yazının devamında geçmişte yaşanmış çok bilinen dolaylı delilik örneklerine atıfta bulunuluyor: “Allah’ın verdiği aklı, duygusal nedenlerle kullanamama, adaletten ve hakkaniyetten ayrılma sorunu, ilk önce iblisin başlattığı bir delilik ki Kur’ân’da bu meselenin sayısız örnekleri var. Mesela Kur’ân, iblis’in bu olayını en ince detayına kadar anlatır… Allah’ın kudret ve kuvvetine, azametine, varlığına, birliğine hatta cennet denen o en güzel yurdun bizatihi kendisine şahit olan iblis; kibir, gurur, kıskançlık, öfke gibi duygusal nedenlere yenik düşerek Âdem’e secdeyi reddetti… Bu yapılan, normal bir aklın alacağı iş değildi. Peki, iblis deli miydi? Hayır, deliler başta da dediğimiz gibi yaptıklarından sorumlu tutulmazlar. Aksine iblis şüphesiz çok zeki, çok bilgili bir varlıktı; buna rağmen duygusal nedenlerle isyanı tercih etti ve Allah’tan kullarını azdırmak, küfre ve isyana teşvik etmek için de ayrıca müsaade istedi. Bütün bu çılgınlık elbette ki dolaylı delilikten başka bir şey değildir. Peki, bunu anlayabiliyor muyuz? Ya güzel ve küçük Yusuf’u hiçbir günahı ve kusuru olmadan kuyuya attıran, adeta ölüme terk ettiren neden nedir? Ağabeylerinin haset ve kıskançlığı… Şüphesiz bunları yapanların hiçbirisi deli değildi ama kıskançlık duygusu adeta gözlerini kör etmiş ve o kişiler gerçeklik algılarını yitirerek adeta deliye dönmüşlerdi. Firavun’un kendini ilah sanması da öyle… Firavun; bir anadan babadan meydana gelen, anasının sütünü emerek büyüyen, altını kirleten, acıkınca ağlayan aciz bir çocuktu. Büyüyünce menfi duyguları devreye girip onu adeta delirtti. Yemek yiyen, uyuyan, her gün yaşlanarak ölüme doğru giden, ölüm korkusu taşıyan, aciz bir insan olduğunu görmezden gelerek ısrarla “Ben sizin en büyük rabbinizim.” deme cüretini gösterdi ki bu cüreti ancak kibrin, enaniyetin etkisiyle gerçeklik algısını kaybederek göstermiş olabilir, bunun başka bir açıklaması olamaz. Yine Efendimiz’in (s.a.v.) sayısız mucizelerini görüp şaşkına dönen müşriklerin, münafıkların, bu mucizelere, sihir, büyü diyebilmek için akıllarından vazgeçmeleri gerekirdi, onlar da öyle yaptılar. Ya o dönemdeki Yahudilerin Peygamberimiz’i kendi öz oğulları gibi bilmelerine rağmen ırkçılık nedeniyle bu hakikati reddetmelerine ne demeli? Bütün bu yaşanan ve dinleyenleri hayrete düşüren işler, insanların duygusal nedenlerle gerçeklik algılarını yitirmeleridir ki biz buna dolaylı delilikten başka ne diyebiliriz? Velhasıl Hz. Musa’nın, Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Salih’in veya tüm peygamberlerin (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kavim ve ümmetlerinden çektikleri çileler, biliyoruz ki hep akıllı, zeki bilinen insanların, kötü duygularının tesiriyle, tımarhanelik deliye dönmelerinden kaynaklı işlerdi…”

Kadim zamanlara ait örneklerden sonra yakın dünya tarihine dair dolaylı delilik örneklerine dikkat çekiliyor:

“Maalesef insanlık tarihi ırkçılık, kavmiyetçilik vs. gibi çok farklı duygusal nedenler veya akıl dışı dinler, gelenekler, görüşler, ideolojiler nedeniyle de çok kanlı olaylara, çok acı hikâyelere şahit oldu… Mesela insanı insan olarak değil de ırkından dolayı değerli gören naziler Avrupa’da ne kanlı savaşlara imza attılar; batılı insanlar hâlâ çok büyük bir utançla o karanlık günlerini hatırlamakta. Yine ticareti ve para kazanmayı insan hayatının üstünde gören veya öyle bir ticareti meşrulaştıran kapitalist sistem nedeniyle dünyanın hal-i pür melali de ortada… Yeryüzünde insanlık sırf ticaret savaşları nedeni ile nasıl acımasız bir zulümle karşı karşıya, insanlığımızdan utanır hale geldik. Silah satmak için çıkarılan savaşlar, petrol nedeniyle istila edilen ülkeler, öldürülen veya yerlerinden, yurtlarından edilen milletler; toplu akıl tutulmalarının kaçınılmaz sonuçlarına, yaşayarak şahit olduğumuz en acı gerçekler maalesef ki.”

Sonuç cümleleri ise insanın kaçınılmaz sınav gerçeği içinde ne yapması gerektiğine dair uyarıcı ve yönlendirici tespitlerdir:

“O zaman şu gerçeğin iyice farkında olmak gerekir ki dolaylı delilik her zaman ve dönemde olduğu gibi şimdi de bizim en büyük belamız ve aynı zamanda sınavımızdır. Bu delilikleri ne kadar az yaparsak o kadar iyi bir insan, iyi bir kul oluruz. Bu nedenle dolaylı delilerin kategorisinden çıkabilmek için nefsimizi ve duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmeli, öfke, şehvet veya kıskançlık gibi duyguların baskın olduğu dönemlerde kendimizi kontrolün zorluğu hesaba katılarak öncesinde tedbir alınmalıdır.

Bunun İslam’da adı nefsi terbiye etmektir. Vahşi bir atın azgınlığı gidip ehilleşince binicisine malumdur ki sorun çıkarmaz. Nefsin de azgınlığı önceden yapılan mücadele ve terbiye yöntemleri ile giderilince o nefs de tehlike anında uysal bir at gibi davranıp sorun çıkarmaz. Yani dolaylı delilik yapıp dünya ve ahirette sahibinin başına işler açmaz…”

Günümüz insanının çoğu zaman tek başına aşamadığı problemleri vardır. Bu konuda İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi, yıllardan beri üzerinde durduğu “vesvese” konusuna ek olarak “düşüncelerimizi yönlendirmek” konusu üzerinde önemle durur ve “Düşüncelerimiz Bizi Yönlendirmemeli Biz Düşüncelerimizi Yönlendirmeliyiz” der.

“Hayatta bazı şeyleri genellememek lazım. Zira bu genellemeler gereksiz yere insanın omuzundaki yükleri ciddi oranda artırıyor ve insan hayatını işin içinden çıkılmaz şekilde zorlaştırıyor.

Peki, o halde böyle durumlarda benim ne demem veya hangi psikolojiye girmem gerekiyor?

“Hastayım.” demeyeceğim, “Hastalığım var.” diyeceğim. Sıkıntım var, moralim bozuk, birisi beni üzdü ise böyle bir durumda “Dertliyim.” demeyeceğim, “Derdim var.” diyeceğim. Yani derdimi, hastalığımı ben yöneteceğim, ben ne dersem o olacak, benim irademe bağlı olacak. Eğer hastalığım beni yönetir de onun istediği olursa bu durum kişiyi moral ve motivasyon açısından bitirir. Zaten bu tür insanlar “hastayım, dertliyim, sıkıntılıyım, fakirim…” deyip, başlarındaki olayları böyle yorumlarlar ve bu yılgın psikoloji ile de tüm görevlerini ihmal eder, ibadet bile etmezler. Görüyorum ki insanların büyük çoğunluğu, başlarına gelen olumsuz olayları, hayatlarının tamamı ile genelleyerek hastalıklarının veya sıkıntılarının tesiri altında değerlendiriyorlar. Bütüncül düşünüyorlar, fakat “negatif bütüncül” düşünüyorlar ki bu bakış da onları adeta bitiriyor. Peki, “Bu gerçeklik, nefis hastalıkları ve kalp marazları için de geçerli midir?” derseniz, elbette geçerlidir, derim. Bu yaklaşım; her şey için geçerlidir, sadece hastalıklar ve dertler için değil. Ben örnek olsun diye dertler adı altında kısaca özetledim. Dert her şey olabilir; fakirlik dert olabilir, sıkıntı dert olabilir, nefs hastalıkları dert olabilir. Seni üzen, düşündüren her şey dert olabilir. Mesela vesveseli bir adamsındır, bir takıntın vardır ya da kibir hastalığın vardır. Nefsiyle mücadele eden bir adamsın ama bir türlü kibirden kurtulamıyorsundur. Ya da bazı zaafların vardır ve o zaaflarından kurtulamıyorsundur. O zaafların ismini vererek reklamını yapmış olmayalım ama samimi bir şekilde bunlarla mücadele eden bir adam olarak ümitsizliğe düşmemen gerekir. Diyelim ki kibirli birisin; “Ben kibirliyim.” deyip kendini bütün olarak kibir gibi görmen yanlış olmaz mı? Tamam, kibrin var, belki riyan da var ama “Benim cömertliğim de merhametim de hatta başta imanım da var.” demen gerekir. Hiçbir olay, durum, hastalık, dert, sıkıntı, kalbî maraz bizi yönetmemeli, biz onu yönetmeliyiz… O kadar. Düşünceler de aynı bunun gibidir. Düşünceler iki çeşittir, yani insan iki çeşit düşünür; üç çeşit düşünmez. Birincisi: Düşündürülerek düşünür; yani aklımızın bize kendiliğinden verdiği düşüncelerle düşünür. İkincisi: İrademizle düşünürüz… Birincisi şöyledir: Aklımıza, gün içerisinde binlerce, yüz binlerce düşünce gelir. Bu düşünceler bizim irademiz dışında gelir. İşte, irade dışında gelen bu düşünceleri biz düşünmüş olmuyoruz, bize düşündürülmüş oluyor. Yani Müslüman biriysen seni düşündüren bu şeye “şeytan” de, şeytana inanmıyorsan, determinist biriysen, objektif konuşacağım dersen buna sen istediğin bir adı da verebilirsin. Yani ister kuvve-i vehmiye, ister kuvve-i hayaliye, ister bilinçaltı, ister nefs de, ama kesin bilimsel bir gerçek bu ki, düşüncelerimiz eğer yönlendirilmiş bir düşünce değilse düşündürülüyoruz demektir. İşte biz böyle durumlarda aklımızı dinlemeyeceğiz, aklımıza “bize vesvese veren şeytan muamelesi” yapacağız. Peki, o zaman dogmatiklikten, körü körüne inanmaktan nasıl kurtulacağız? Düşünmeden bulamayacağımıza göre, hakikati nasıl bulacağız? Zira tefekkür, düşünmek dinimizce de önemli, Kur’ân’da düşünmeyle ilgili pek çok ayet var. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisleri var. “Düşünün, tefekkür edin.” “Bir saat tefekkür etmek bir yıllık ibadete bedeldir.”diyor.“Düşünmezsek nasıl olacak bu iş?” derseniz, elbette ki düşüneceğiz… Ama bir konu hakkında düşünmeye biz kendi irademizle karar vereceğiz ki ona “yönlendirilmiş düşünce” deniyor. Yani ben, bir konu hakkında düşünmeye karar verdim diyelim. Bu konu din olur, inanç veya inançsızlık olur veya başka bir şey olur fark etmez. İşte bu konuyu aklımı, zekâmı kullanarak enine boyuna düşüneceğim. Düşüncem sona erdikten sonra, yani bu konuda bir karara vardıktan sonra bu meseleyi kapatacağım. Artık işim bitecek ve daha da aklımı dinlemeyeceğim. Yani hastalıkta olduğu gibi bu düşünceler beni yönlendirmeyecek, aksine onları ben yönlendireceğim.

Evet, düşüncelerim hiçbir zaman asla beni yönlendirmeyecek, ben onu yönlendireceğim. O beni yönlendirirse, o zaman “Hangi hastalığı istiyorsan seç beğen al.” demek gerekir. Bipolar bozukluk mu, obsesif kompulsif bozukluk mu, panik atak mı, şizofreni mi, melankolik şizofreni mi, paranoid şizofreni mi, paranoyaklık mı… ne istiyorsan seç beğen al, demektir. Evet, işte bu durumda bunlardan birine yakalanman çok tabiidir. O zaman tekrar edersek, demek ki iki türlü düşünce varmış;

1)Kendiliğinden gelen düşünce (aslında düşündürülme)

2)Yönlendirilmiş düşünce.

Birincisinde biz otomatik düşüncelere, yani beynimize veya bilinçaltımıza uyarak düşündürülürüz ve düşündüğümüzü sanırız. Biz düşündüğümüzü sanırız ama o düşünce değil, düşündürülmedir ve bunun asıl adı “aklımıza gelen vesveseler”dir. Bu vesveseleri de bize, şeytan mı veriyor, nefsimiz mi veriyor, doğrusu neyin verdiğini de pek bilemeyiz.

Önce masum tehlikesiz gibi görünen bu tür düşüncelere takılmanın akıbeti ise Allah korusun, Obsesif Kompulsif Bozukluklardan birilerine yakalanmaktır. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) gibi bir derdimiz veya sorunumuz varsa bundan kurtulmanın yolu “Korkma, Kaçma, Savaşma (KKS)” formülüdür. Bu bilimsel bir tespittir. Şöyle ki: İrademiz dışında akla gelen vesveseler, akan bir ırmağa benzerler. Akan bir ırmağı durdurmaya çalışmak nasıl beyhude bir çaba ise bu tür vesveseleri durdurmaya çalışmak da aynen öyledir. O zaman doğrusu şu ki: Akan ırmağı sen sadece seyret. İşte bu güzel örnekte olduğu gibi akıldan gelen seslere, düşüncelere akan bir ırmak muamelesi yap ve onları en fazla gülerek izle… İzlemez de bu düşüncelere cevap verirsen o zaman gerçekten sen yandın demektir. Mesela kapına aç bir kedi geldi, sen ona süt verdin. Ertesi gün yine geldi, yine süt verdin. Böyle devam edersen o kediler arkadaşlarını da getirirler ve bir bakarsın ki mahallenin bütün kedileri senin evin önüne toplanmışlar. İşte vesveseyi, kedileri besler gibi besler ve kâle alarak cevaplar yetiştirmeye çalışırsan böyle çoğalırlar, gün gelir baş edemez hale gelirsin. Ve neticede bu şekilde düşünerek en basitinden bipolar bozukluğa yakalanırsın. İşte Kur’ân dahi aklın bu serbest çalışan yönüne “şeytan muamelesi” yapmıştır, bizim de öyle yapmamız gerekir. Peki, yine söylüyorum, düşünmeyeceğiz de dogmatik, fanatik mi olacağız? Hayır, alakası yok. Düşüneceğiz ama bizim düşünmemiz “yönlendirilmiş düşünce” olacak. Gerektiğinde bir mesele hakkında, isteğimiz ve irademizle düşünüp taşınacağız, sonra bir karara bağlayıp o düşünceyi kapatacağız. O yüzden biz ancak yönlendirilmiş düşüncelere itibar edeceğiz. Kendimiz isteyerek düşündüklerimize değer vereceğiz ki zira ancak ondan sorumluyuz. Evet, bu mesele mühim bir mesele ve sadece düşünceden ibaret değil. Hastalık, dert, sıkıntı, fakirlik, yoksulluk ne ise her türlü sıkıntıyı biz yöneteceğiz, onların bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz. Nitekim irademiz de işte bu yüzden var…”

Kaldı ki tüm bu tespitleri yapmadan önce, vesvese nedir, şüphe nedir, amaçlanmış şüphe nedir, metodik düşünme nedir, bilimsel düşünme nedir, diyalektik zihin nedir, tahkiki imanla ya da fikir çilesiyle bunların ne alakası var gibi konuların ayrıntılı cevaplarını verir… Ve yine bu çerçevede insan zihninin çalışma biçimi, otomatik düşünceler, kuvve-i hayaliye, kuvve-i vehmiye gibi konuları ayrıntılarıyla anlatır. Bilinç ve bilinçdışı kavramları üzerinde durur.

Yine “Günah İhtiyaç mıdır?” başlıklı makalesinde, insanda sevgiye dair çok çarpıcı tespitlerde bulunur ve sevgisizlik ile yalan söyleme arasındaki ilişkiye dikkat çeker:

“Biliyorsunuz, insanların kendilerinden beklentileri vardır. Bu beklentileri hem maddi hem de manevi ihtiyaçlar diyebileceğimiz, ruhsal ve yapısal iç itmelerin neticesidir. Yani, nasıl ki fizyolojik yapılarının itmeleri itibariyle insanlar, su içmeye, yemek yemeye, uyumaya vs. hem mahkûm hem mecburdur, tıpkı manevi ihtiyaçlarını da, ruhi iç itmelerinin neticesi olarak karşılamak mecburiyetindedirler. Ve bu, kaçınılmazdır. Konuyu biraz daha açarak daha kolay anlaşılması için şöyle bir örnek vereyim; mesela, insanoğlu düşünüp taşınıp, “su içmem gerekiyor” ya da “yemek yemem, uyumam gerekiyor” gibi salt düşüncenin itmesiyle tüm bunları yapıp etmez. Çünkü yapmamaya gücünün yetmediği tüm bu şeylerde, akıl sadece düzenleyici bir unsurdur o kadar… Ve, yine yapması etmesi de, zaten doğal yapısı itibariyle gereksinim duyduğu ve mutlak yapılması gereken ihtiyaçları olduğundan, belki, aklıyla olayları sadece kritize eder. Bu da şu demektir; bu durumda aklın ve düşüncenin gücü, insanın doğal yapısında olan sırf yeme ve içme güdüsünü, midesini abur cubur şeylerle doldurmamasını sağlamasını ve beslenme denen düzenli yeme ve içmenin farkında olmasını bilmesini sağlar… Yani karnını doyurmasını değil, beslenmesini sağladığı gibi, yarı vahşi değil de disiplinli bir şekilde fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamasını ayarlar… İşte manevi ihtiyaçlar dediğimiz, ruhi iç itmelerin doğurduğu ve ister istemez pratiğe dökülmesi gereken ya da menfi veya müspet mutlaka icra edilen ruhi fiillerimiz de vardır. Ve tıpkı yukarıda örnekleriyle anlattığımız gibi, maddi ihtiyaçlarını karşılama biçimi gibidir. Hem de eksiklik ve fazlalık olmadan… Sözün özü; nasıl ki maddi ihtiyaçlar karşılanmazsa insanlar ölür, manevi ihtiyaçlar için de bu aynen geçerlidir. Ya da ruhi beklentilerimiz için… Evet, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü Kur’an-ı Mübin’de Allahu Teâlâ, bu manen ölmüşlere “Gözleri vardır ama kördürler, kulakları vardır ama sağırdırlar” gibi, ancak ölüye denilebilecek isimler vermiştir. Peki ne midir bu manevi ihtiyaçlar? Mesela, zikir, namaz, oruç elbette manevi ihtiyaçlardandır. Ama, bizim asıl bahsettiğimiz ihtiyaçlar; yani manevi ekmekler, sular, hiç şüphesiz, sadece bilinen tüm ibadetler değildir. Ve onlardan burada bahsedemeyeceğimiz kadar çok olmakla birlikte, en azından ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız olan birkaçından bahsedeyim: Mesela sevmek, sevilmek ihtiyacı… Saygı duyulmak hatta saygı duymak ihtiyacı veya kendi varlığını göstermek ihtiyacı gibi ruhsal ihtiyaçlarımız, bunlardan sadece birkaçıdır. Ve bu ihtiyaçların, müspet ve mantıklı bir şekilde, sağlam İslami ölçülerle karşılanma zarureti vardır. Yoksa günaha düşme dediğimiz, ruhun ölmemek için boşuna çırpınmalarının peşinden, zaruri olarak mutlak manevi ölüm gelecek ve kişi manen kesinkes ölecektir… Neticede şunu söyleyebiliriz, kendimize lazım olan zahiri ihtiyaçlarımızın peşinden bilinçli bir şekilde nasıl koşuyorsak, manevi ve ruhi ihtiyaçlarımızın müspet ve uygun bir şekilde karşılanması için de mutlaka çaba göstermeliyiz… Yoksa, zaten çok aç kalan bir adam, nasıl her önüne geleni yer ve bu arada yemek yerken de görgü kuralları gibi teferruatlar onun umurunda bile değildir, çünkü açlığın verdiği panik buna sebep olmuştur. Manevi açlar da birazcık manen doyuma ulaşmak için mecburi yalan söyler, iftira atar veya her türlü günaha rahatça düşebilirler. Çünkü bu durumda onlar için önemli olan, manevi herhangi bir ihtiyacının karşılanmasıdır. Günaha düşüp düşmemekse, onun için sadece açlıktan ölmek üzere olan bir adamın yemek bulduğu zaman ağzını şapırdatmadan yemesi gerektiğini düşünmemesi gibidir…”

“Mesela,”Yalanla iman bir arada duramaz.” hadis-i şerifinin ışığıyla yolu aydınlanan ve tövbeye karar veren müzmin bir yalancının, yukarıdaki hadis-i şerifi bilmesi, hatta yalanın kötülüğü hakkında bilmesi gereken tüm ayet ve hadisleri veya her âlimin ve velinin yorumlarını ayrıntılı ve detaylı bir şekilde bilmesi ve öğrenmesi, üstelik de tüm gücüyle yalancılık hastalığıyla mücadeleye girmesi; durumu değiştirmeyecek, netice, sıfıra sıfır, elde var “hiç” olacaktır. Neden? Çünkü o zavallı müzmin yalancının, kendini yalana iten iç sebebin, onun için hayatî bir ihtiyaç olduğunu sezmemesi, tövbeyle beraber onu, bir iç sıkıntıya ve bunalıma itmiş, üstelik de yalana, her yalandan sonra daha çok ihtiyaç duyarak, tövbe sonrası yalanlar patlamasına mani olamamıştır. Ve kesinlikle asla olamayacaktır da…

Şayet olabilirse ki, bu mümkün değil, ama yine de olmuş farz edersek; bu kişinin kesinlikle yarı deli bir kişilikle yaşama razı olan tuhaf bir mazoşist durumuna düşmesi kaçınılmaz olur. Yani yalana sebebiyet veren iç itme tespit edilmeden yalandan kurtulmak mümkün değildir. Bu, her günah ve her maraz için geçerlidir. Öyleyse, insanların maddi ve manevi ihtiyaçları yerinde ve zamanında belirlenip, dozajınca verilmeden, tedavi veya en azından sağlıklı maddi ve manevi yaşam hayaldir… Bir misal daha vereyim; açlıktan midesi guruldayan, sönük gözleri ve soluk yüzünden isyanla karışık zilleti rahatça gözlemlenebilen bir adama, İslam’ı tebliğ ettiğini sanıp, “Neden cihad etmiyorsun, niye teheccüd namazı kılmıyor veya ne sebeple oruç tutmuyorsun?” diye, güzelim İslam’ın emirlerini, yanlış yerde ve zamanda ve yanlış kişiye anlatmak, neticesi belli duruma, tebliğciyi ve tebliğ edileni düşürmesi zaruridir.”

Yazıda yalan söylemenin temelinde de sevgisizlik hastalığının olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu yönüyle de, günümüz psikoterapi anlayışlarında duygu temelli yaklaşımların ne denli ön plana çıktığını unutmamak gerek. Ayrıca son yıllarda çok artan narsisistik kişilik yapılanması, borderline kişilik bozuklukları, şizoid yapılar gibi psikiyatrik durumlara içinde hem sevgi hem de ilmü’n-nefs açısından göndermeler vardır.

Günümüz insanı açısından temel problemin “inşa sorunu” olduğu çok açık. Yapılan tespitler, yazılan çizilenler, insanda bazı mekanizmaları açıklıyor. Neden dinde bazı iyilik ve güzelliklerin, doğru yolda olmak ve doğru insan olmaya dair yönlendirmelerin gayet doğal ve tartışmasız sunulduğunu insan, bu gerçekten sonra daha iyi anlıyor. Dinin va’zettiği tavsiye ettiği, yönlendirdiği şeyler, hem davranışçı terapi mantığında iyiliklerin tekrarının huy halini aldığı bir dünyayı imar ediyor hem de iyiliğe meyleden insanın “duygu terapisi” mantığında “iyilik kanallarını açıyor. Peygamberlerin varlığı da çok sevilenin doğal rol model olduğu ve hüsn-ü kabul gördüğü bir dünyaya, güçlü bir identifikasyon (taklit edilecek değer) örneği sunuyor ki, bu huzur dolu süreçte, ilahi bir kanaldan, ahlak, kişilik ve şahsiyeti onay almış Peygamberler de insanın iç dünyasında tartışmasız kabul gören, iyilik ve doğruluğunda vesvese dahi duyulmayan insanlar durumunda… İnanca dair değerlerin uluorta ve çok soysuzca tartışmaya açılması, insanlığa asla daha iyisini sunamayacak kifayetsizlerin, insan ruhuna yaylım ateşi açmasından başka bir şey değildir. Haz ve zevkçiliği çok yücelten ve bir ihtirasa, tutkuya dönüştüren bu yapı, olsa olsa bir “dürtü kazanı” olabilir ki, bu da benliği oturmamış insanları, patlamaya hazır bombalar haline getirir.

Son yıllarda insanın gerçek manada inşası hususunda ilmü’n-nefs başlığı altında, kendi kültürümüzden bir birikimin hayata geçirilmesine dair çabalarda eminim Şenel İlhan Beyefendi’nin fikirlerinin çok anlamlı bir katkısı olacaktır. Psikiyatristlerin “afet masası” diye tanımladıkları insanlık hali, bugün, çok şiddetli depremlerle, tsunamilerle, bin bir türlü dert, sıkıntı ve belalarla doludur. Hiç birisi de bizlerden, toplumdan, yakın ve uzak çevremizden ayrık değildir. Problemler sadece kapıya dayanmamış, artık içeri girmiştir. Kavgayı sadece yakın mahallelerde değil evde vermekteyiz. O nedenle görünen o ki, empati sorunumuz da yok… Allah hepimizin yardımcısı olsun… İşi bilen merhametli ellere ve gönüllere o kadar çok ihtiyacımız var ki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.