Ana sayfa - Manşet - Hakk Şerleri Hayreyler… / Dr. Metin Serimer

Hakk Şerleri Hayreyler… / Dr. Metin Serimer

Dünyada yaşanan olayların, hayret ve dehşet sınırlarını zorlayacak boyutta oluşu, yaşadığımız zamanların “sıradan zamanlar” olmadığını, uzun bir süreden beri, düşünen akıllar nezdinde toplu bir kanaate dönüştürdü. Üstelik bu kanaat, eskatolojik metinlerle beslenen bir alt yapıya ya da muhkem bir temele de sahip. Ani gelişen herhangi bir olay karşısında insanoğlu nasıl ki, doğal yaşam reflekslerini veriyorsa, günümüzdeki küresel ölçekli gözlem ve gelişmeler karşısında da aynı tepkileri veriyor. Geleceğe yönelik belirsizliklerin, düzenli ve disipliner birtakım düşüncelerle sağlam bir zemine oturtulmaması ise makul insan aklını ve ruhunu her bakımdan zorlamaya aday… Üstelik bu gelişmeler, günlük hayat içinde, doğru bile olsa, “hayat boşluk kabul etmez” sıradanlığında ele alınacak türden değil. Mesela adaletin zıddı olan zulmün, herhangi bir aletle ölçülür nesnellikler düzeyinde gözlere sokulur hale gelmesi, her insan için çok düşündürücü olması kaçınılmaz. Öyle ki, insan fıtratına ters olan ne varsa, neredeyse hepsinin, var olduğu bir dünyada yaşıyoruz artık… Bir annenin çocuğunu öldürdüğünü, bir evladın babasını öldürdüğünü düşünebilir misiniz, normal şartlar altında… Yani insan “insan” ola ola… Hatta yerel ölçekte hepimizin gördüğü ve artık düzenli istatistiklere dönüşmüş verilere göre, belli aralıklarda haksız yere bizzat, “kadın ölümleri” adı altında zikredilen cinayetlere, vicdan ve merhamet ekseninde bakıldığında, insan ruhunun böyle dehşetengiz şeyleri kabul etmesi düşünülebilir mi? Daha “toplu katliamlar” boyutunda ve adı “insanlık suçu” olarak tescillenmiş olayları kanıksar hale gelmiş olmamızı söz konusu dahi etmeden, “bu kadarı da olmaz” dedirtecek olaylar saymakla bitmez hale geldi çoktan. Örnekleri çoğaltmak mümkün ama insan ruhu buna ne kadar dayanır bilemiyorum. Sadece günlük haberleri izlemekle dahi “Ben artık bunları izlemekle insanlıktan çıktığımı hissediyorum.” diyen insanların sayısı hiç de az değil artık… Bunlara dayanamamak da bir onur. Hiç şüphesiz bunlar, yeryüzünde “maşerî vicdanın” temsilcileri… Örnekleri çoğaltmak, sadece açık yarayı kurcalamaya ve kanatmaya yarıyor. Tüm bunları “zulüm” haline getiren ise olayların çokluğu ve gidenin geri gelmemesi ve daha da önemlisi, fıtrî ahlak ve ilahî hukuk açısından “haddi aşmak” anlamında bir kategoride olduğu halde, cezaî açıdan dünyevî ciddi bir karşılığının olmaması, hesabının sorulamamasıdır. Oysa insan ruhu, hangi milletten olursa olsun, bunların toplumsal zeminde cezaî bir karşılığının olmasını mutlaka ister, istemeli de… Artık “değerlerin hatırlatılması” anlamında bir kurgunun bu dertlere şifa olmadığı çok açık… Neslin korunması, insanın bedensel bütünlüğüne saygı, herhangi bir konudaki mobbing uygulamaları, açlıkla mücadele, zorlayıcı cinsellik, insan fıtratına ters tüm uygulamalar, kısacası insan onuru ve insan ruhunu inciten her şey, üzerinde ciddiyetle durulmayı fazlasıyla hak ediyor… Bunların her biri, bir güç uygulanarak gerçekleştirilen işler olduğuna göre, ancak caydırıcı bir güç ve irade ortaya konularak durdurulabilir. Bu yüzden, rutine girmiş bu zulümlere ilk doğal zihinsel tepkiler “orantısız güç” kavramına sığınılarak ifade ediliyor… Orantılı güç olsaydı savaşmak mümkün olacaktı zaten… Zulmün, sessizliğin ortak paydasında payidar olması, devam etmesi, maalesef zulme uğrayanların çaresizliğini tescillemekten başka bir işe yaramıyor.
Yaşadığımız zamanlar, niye sıradan zamanlar değil?.. Burada “niye?” sorusuna “ihtiyaç boyutunun realiteyi davet ettiği” şeklinde bir cevap, bu konudaki mütalaaların başlangıcını oluşturuyor. Allah’ın (C.C.) muradı konusu ise her türlü mütalaanın üstünde… Gelecek her zaman farklılıklara gebe…
Şenel İlhan Beyefendi’nin “İnsanlığı Yeni Bir Çağa Taşımak” konulu sohbetini 01.02.2016 tarihli bir makalede yazar Nail Başeski Feyz Dergisi’nde şöyle derlemişti:
“Geleceğin İslam adına inşası, ancak vizyon sahibi Müslümanlarla olur. Yani içinde yaşadığı çağın problemlerini bilen, gelenekten kopmadan geleceğin muhasebesini birlikte yapabilen Müslümanlarla… Bu gerçekten hareketle olsa ki ilmin kapısı Hz. Ali (r.a.), kuşak farkından kaynaklanabilecek problemleri önceden görebildiği ve tahmin edebildiği için “Çocuklarınızı yaşadığınız çağa göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” şeklinde bir tembih ile önemli bir sosyolojik ve psikolojik gerçekliği bize bin dört yüz yıl öteden haber vermiştir. Gerçekten de sırf müzik kültürümüzde yaşadığımız hızlı değişimden hareketle bile bu farkı ortaya koyabilir, verilmek istenen mesajı anlayabiliriz. Babamın dinlediği müzik bana, benim müziğim çocuklarıma tatmin edici doyurucu gelmiyor; bu bir vakıa. İşte böyle, nesil farkı, kuşak farkı ve en netice çağ farkı gibi farklılıkları görmezden gelmek ve zamanı yüzlerce, binlerce yıl gerilere götürüp her şeyi eskisi gibi yaşama hayalleri kurmak; çağın gerisine savrulmak ve eskilerde kalıp marjinalleşmeye razı olmak demektir. Hazreti Ali’nin de uyardığı gibi akıllı bir âlim, imam veya bir mürşid bu gerçeği görmezden gelemez; çünkü bu düşünce tarzı tebliğ ve irşad adına hem büyük bir kayıp hem de büyük bir dezavantajdır. Bırakın akıllı bir âlimi, hatta sıradan bir Müslüman bile böyle bir garabete elbette düşmemelidir.” Geleceğin kendi has özneleri ve nesneleri olması kaçınılmaz…
Yine aynı makalede, “Düşünce ve Fikirler Açısından Kendimizi Güncellememiz Ciddi Bir Gerekliliktir” başlığının ardından da şu görüşler yer alıyor:
“Evet, zaman hızla geçiyor ve yeni olan her şey neredeyse yıllar, on yıllar gibi kısacık süreler içerisinde eskiyor ve değişiyor. Özellikle son yüzyılda yaşanan teknolojik ve bilişsel gelişmeler, sosyal hayatımızı çok derinden etkiliyor. Bunları görmezden gelemeyiz. O zaman yaşadığımız çağın kültürel değişikliklerine uyum sağladığımız gibi, düşünce ve fikirler açısından da kendimizi güncellememiz ciddi bir gerekliliktir. Şimdi isterseniz bu konunun daha iyi anlaşılması adına şöyle bir örnek verelim. Varsayalım ki zaman makinesine binip bin yıl geriye gitsek ve oradaki bilim adamlarıyla konuşsak göreceğiz ki aynı şeyleri konuşuyoruz. Ben bu çağın avantajlarından dolayı daha kültürlü, daha bilgiliyim ama o bilim adamının da zekâsında bir problem yok, aynı benim gibi. Ama bu konuşmalar sırasında bu bilim adamında ben bir şeyin eksikliğini fark edeceğim. Benim ondan daha bilgili ve kültürlü olmamdan ayrı bir yönünü yani… Bu fark ettiğim şey düşünce yapısı veya kafa yapısıdır ki buna biz ‘çağ farkı’ diyoruz. Kafa yapısı, düşünce yapısı dediğimiz şey, sanki dilin hançeresine benzer. Şöyle ki: Konuştuğumuz lisan bazı kelimelerin farklı olmasından ibaret değildir sadece. Hançere denen bir kavram vardır ki kelimelerin ağzımızdan veya boğaz, gırtlak gibi azalarımızdan çıktığı yere denir. İşte bir insan konuşurken konuştuğu kelimelerin kimi boğazdan çıkar, kimi ağız içinde oluşur. Türkçe kelimeler mesela daha çok ağızdan çıkar, İtalyanca da öyle… Arapça kelimeler daha çok boğazdan çıkar. İngilizce biraz daha karışıktır. Fransızca da hem ağız hem boğaz ağırlıklıdır. Yani sonuç olarak, anlatmak istediğimiz hakikat açısından Düşüncelerin Çıktığı Yere “Çağ” Denir. İşte herhangi bir lisanın hançeresi olduğu gibi, düşüncelerin de hançereleri vardır ve düşüncelerin çıktığı yere de “çağ” denir. İlk Çağ, Orta Çağ, Yakın Çağ, Atom Çağı vs. Bir şekilde bazı oluşumlar, bazı düşünceler bazı zamanlarda çok yaygınlaşınca insanların hayata bakışı, yaşayış biçimi, üslubu ona göre değişir ve bu değişimle çağ da değişmiş olur… Şimdiki çağa “Bilgisayar Çağı” diyoruz, niye? Çünkü bilgisayarsız, cep telefonsuz yapamıyoruz, yaşayamıyoruz. Bu teknolojik aletler her şeyimize hâkim olmuş durumda. İşte bu sebeple bu çağ “Bilgisayar Çağı” ve diğer çağlardan farklı bir çağ. Bu çağ; yaşantımızı, düşüncemizi her şeyimizi etkiledi ve bu etkileme kendiliğinden oldu. Ancak bence önemli bir sorun var ki o da bilgisayar çağındayız ama bilgisayar düşünce yapısına henüz ulaşamadık; bunu açıkça görüyorum. Bu durumda birilerinin bu değişimi gerçekleştirmek için insanlara müdahale etmesine ihtiyaç var. Yani akıllı birileri çıkarak, insanları bulundukları konumdan topluca o çağa taşımalı. Şimdi nasıl olacak bu derseniz; mesela bilim felsefesinde ünlü bir felsefeci Karl Popper bilimin dogmalarına “yanlışlanabilirlik” diye bir şey ekledi. Daha önceden bir şeyin doğruluğunu, bilimin verileriyle yani determinizm, üniversalizm, objektivizm gibi evrensel ilkelerle tespit ediyorduk. Bir oluşumu laboratuvarlarda tekrar tekrar deniyorduk. Aynı işlemler aynı sonuçları verirse ve insanlar da bunu onaylarsa o bilimsel bir olgu oluyordu. Karl Popper, doğrulama yetmez, dedi ve bunu ispat etti. Doğrulamanın yetmeyeceğini ispat edince Darwin’in evrim teorisi teori olmaktan çıktı. Karl Marx’ın diyalektiği teori bile sayılmadı ve çürütülmeden Popper’in sayesinde çöplüğe atıldı. II. Marks diye bilinen Fransız düşünür ve yazar Roger Garaudy ve daha böyle kaç tane büyük Marksist düşünce adamı bu sayede Müslüman oldu. Ama önce kendi düşüncelerinin çürük olduğunu anlayarak din arayışına girdiler ve karşılarına İslam çıkınca da Müslüman oldular. İşte bunları biz Karl Popper’e borçluyuz. Kendisi Müslüman değildi fakat Popper bize sağlıklı bilim yapmayı öğretti ve bir bakıma bir devri çağ üstüne taşıdı.”
Dünyanın haline bakıp, her türlü kötülüğün çok rahat ve açıktan işlendiği zamanımızda, geçmişten farklı olarak günümüzü önceleyen ciddi durumlar mutlaka var. Bunu görmemek mümkün değil… Tarihte de büyük katliamlar ve savaşlar olmuş ve ardından hep, yeni medeniyetler kurulmuş, yeni çığırlar açılmıştır. Değişiklik sadece bilim felsefesinde değil, bilim ve teknolojinin ürettiği ürünlerle her gün değişen ve gelişen dünyada, insan hayatı bir taraftan alabildiğince kolaylaşırken, insan, teknoloji ürünlerinin altında kalmış bir enkaz haline gelmekte… Savaş silahlarını besleyen bir teknoloji, kötülükle maniple edilmiş savaşları davet ederken ve bu anlamda binlerce insanın kaderi, bir kötülük düğmesinin ucunda iken, bilimle birlikte ahlakın geliştiğini söylemek mümkün değil. Şimdilerde zaman zaman yaptığımız seyahatlerde tarihte küçücük köylerde büyük ahlaki enerjiler üreten ve o küçücük mekânlarda devasa gönül ve ahlak medeniyetleri kuran tefekkür ehli, sakin ve dingin insanları fark edince, genişlikleri ve yükseklikleri birbiriyle yarışan koca koca binalarla dolu büyük şehirlerde ahlaken bitmiş, kendini bitirmekle kalmayıp kötülüğü, iğrençliği, haksızlığı, adaletsizliği, zulmü ve bencilliği teknoloji ve parayla tüm dünyaya yaymaya çalışan narsist, zalim, ahlaksız insanları büyük ekonomik kurumsal yapılar ve devletler olarak görünce, tüm dünya ölçeğinde bir “ahlak ve medeniyet” arayışına girmemek mümkün değil… O nedenle yaşadığımız zamanların “sıradan zamanlar olmadığı” düşüncesi, bizlerde bir misyon ve vizyon düşüncesine dönüştü çoktan… Biz buna “dava” diyoruz… Yaşlı dünyanın tam bir jübileye hazırlandığını düşünüyoruz. Yol üzerinde herhangi bir taştan insanın bir farkı varsa bu böyle… Önümüzdeki günlerde, bu siyasi, sosyal, ekonomik hareketliliğin nerelere evrileceğini hep birlikte göreceğiz.
Biraz önce söylediğimiz gibi Allah’ın (C.C.) muradı her türlü mütalaanın üstünde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.