Ana sayfa - Manşet - Hakan Bilgin ile Söyleşi

Hakan Bilgin ile Söyleşi

Şu anda bizi bekleyen yeni projeler var mı?

Bu sıralar oyunculukla ilgili bir şey yapmıyorum; sadece okuyorum, izliyorum. Şu anda bir dizi, bir tiyatro, bir film yok. Başka şeyler yapmaya çalışıyoruz, ailemizle ilgileniyoruz.

Sizi Ege’nin Hamsisi dizisinde izledik. Son yıllarda birçok dizi ve filmde oynadınız. Gelen rollerde ne gibi kriterleriniz var. Nelere göre seçiminizi yapıyorsunuz?

Biz tiyatrocular, ensemble’a çok önem veririz. Yani beraber çalıştığımız insanların kim olduğuna, beraber olan insanlar neye hizmet ediyorlar, anlatılan hikâye neye fayda sağlıyor, kime zarar veriyor veya vermiyor… Çalışırken bunların derdine düşerim. O yüzden, bazen sadece genç bir yazarın yaptığı bir iş, eğer değindiği çok değerli, önemli bir konu varsa, o işin içinde de yer alabilirim, büyük bir prodüksiyon içinde de yer alabilirim. Benim için yapılan işin samimiyeti önemli.

Sizce tiyatroyu farklı kılan neler var?

Tiyatronun farkı gerçek olması, canlı olmasından kaynaklanıyor. Birisinin yazdığı gerçekte yaşanmamış bir senaryoyu seyirciye sahnede gerçek bir olayı izlettirir gibi oynayarak, ifade etmeye ve karşınızdaki insanları da bu konuda ikna etmeye çalışıyorsunuz. Işığıyla, sesiyle, müziğiyle, kostümüyle, makyajıyla destek alıyorsunuz ama tiyatro oyuncunun işidir. Onun için, canlı olması, gerçek olması beni çok heyecanlandıran ve çok da mutlu eden bir şey. Onun için tiyatro diğerlerinden tabii ki çok farklı.

Çakallarla Dans çok tutuldu. Serinin devamı gelecek mi?

Evet, “Çakallar”ın altıncısı çekilecek, bu seri devam edecek. Ama altıdan sonra devam etmez diye düşünüyorum.

Hayalinizde oynasam dediğiniz, canlandırmak istediğiniz bir kahraman var mı?

Bugüne kadar genelde komedi ağırlıklı çalışmalarda yer aldım, bu manada bir kötü adamı oynamak veya sert bir işte yer almayı istiyorum. Ama şu anda Türkiye’de var olan televizyon dizilerindeki pata pat çata çat silahlı işlerde bulunmak da çok tercih ettiğim bir şey değil. Belki bunu çok istemediğim için de bugüne kadar bu tarzda teklif gelmedi. Kendimi sert bir rolde görmek isterim.

Günümüz sinemasını dizilerimizi kültür ve sanat faaliyetlerimizi nasıl görüyorsunuz? Geçmişten günümüze süreci değerlendirir misiniz?

Sinemanın, tiyatronun veya dizilerin durumu, günümüzde nasıl gidiyor, tiyatro bitti mi, sinema canlandı mı gibi söylemlere çok manalı bakmıyorum. Hepsinin konjonktürle alakalı bir değeri var. Bundan 20 sene önce Türkiye’nin durumundaki gerçekler neyse, o gerçekler o sinemayı ve o tiyatroyu doğurdu; bugünkü gerçekler de bugünkü tiyatroyu ve sinemayı doğurdu. Yani sinemanın ve tiyatronun öleceğine inanmıyorum; sadece durulabilir, sakinleşebilir. O zamanın yazarları, o günün yazarları öyle şeyler yazarlar, o döneme ait ve o yazılan şeyler de o günün tiyatrosunu veya sinemasını doğurur. Zaten dramaturjik olarak bundan 50 sene sonra tiyatro ve sinema incelenirken 2019’larda diye, o zamanın Türkiye’si de incelenecek ve ondan sonra sanat dünyasına bakılacak. Dolayısıyla, her dönemin kendine ait artıları ve eksileri vardır. Ama bunu ne negatif, ne pozitif görüyorum ve herkesin de böyle görmesi ve işini yapmaya devam etmesi gerekir. “Türkiye’nin durumu ne olacak? Amerika’da olsaydık çok para kazanırdık.” şeklinde konuşan biri değilim. Var olan durum neyse o durumda en iyisini yapmaya çalışan birisiyim. Onun için de isyan etmek yerine çözüm üretmeyi tercih ediyorum.

Farkındalıkla ilgili pek çok seminerleriniz var. Farkındalık konusunda neler söylemek istersiniz. Hızla geçen hayatın içinde neleri kaçırıyoruz?

Bundan üç sene önce Yakındoğu Üniversitesi’ne öğrencilerle buluşmaya gitmiştik. Ben de onlara çıkıp, “Ben sizin Hakan ağabeyiniz olsaydım ne biliyorsam onu anlatırdım.” deyip bir konuşma yapmıştım. Yaptığım o konuşmayı üniversite çok sevdi. Sonra iki sene boyunca lise son sınıflara da konuşmamı istediler ve 104 noktada 40 bin genç kardeşimize konuştum.

Onlara da anlatmaya çalıştığım şey şu: Aslında sağda solda fark ettiğimiz, kaçırdığımız şeylerden daha çok birbirimizi fark etmekten bahsettim. Farklılığımızı fark etmemiz gerektiğini ve farklılıklarımızı sevmemiz, kabul etmemiz gerektiğini anlatmaya çalıştım. O zaman fikirsel olarak daha zengin olacağımızı, vizyonumuzun daha da açık olacağını, önyargının saçmalığını anlatmaya çalıştım. Küfür ve kavganın ilkellik olduğunu, okulda öğretilen şeyleri sokağa taşımamız gerekirken, sokaktakileri okula taşımanın doğru olmadığını ve gülümsemenin faydasını anlatmaya çalıştım.

Gençlere hayatta başarılı olmaları, kendileri olmalarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Gençlere söyleyeceğimiz çok şey var. Demek ki insan yaşlanınca söyleyecek şeylerinin çoğaldığını fark ediyor. Ama en önemli şey şu: Yeni kuşağın var olan bu hızlı yaşamda, bilgiyi, her şeyi hızlı alıyor olmalarının aslında çok büyük avantajları var. Çünkü dünya küçüldü, bizim zamanımızdaki gibi o kadar büyük değil dünya; her şeye, her bilgiye ulaşabiliyorlar. Dolayısıyla, ellerindeki malzemeyi eğer doğru bilgiye ulaşmak için kullanırlarsa dünyada çok önemli yerlere gelirler. Ya bu bilgilere ulaşarak dünyada tarih yazarlar ya da insanların yazdığı tarihi o ellerindeki makineleri izleyerek sadece takip edebilirler. Gençler eğer tarih yazmak istiyorlarsa, algılarını açmaları, farkındalıklarını artırmaları gerekir ve kendilerine değer verip, isyan etmeyip, çözüm üretmeye çalışmaları gerekir. İşte onu ürettikleri zaman, mutlaka herkesin yapabildiği en iyi bir şey vardır, onu bulup da en iyisini yaparlarsa tarih yazarlar, dünya vatandaşı olurlar. Yoksa kendi mahallelerinde, kendi köylerinde yaşayan birer genç olarak hayatın içinde kaybolurlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.