Ana sayfa - Manşet - Güven Kazanma ve Kazandırmanın Yolları / Dr. Cem Malakcıoğlu

Güven Kazanma ve Kazandırmanın Yolları / Dr. Cem Malakcıoğlu

İlişkilerde sağlıklı devamlılık için karşılıklı güven çok gereklidir. Bu konuda “güvengen ilişki” kavramı üzerinde düşünceleriniz var. Güvensizliğin sebepleri sizce nelerdir?
İnsan için güven, henüz dünyaya gelmeden önce bir meseledir. Anne ve babası arasında güvene dayalı bir ilişki sonucu dünyaya gelen bebek ile böyle olmayan bebek arasında tüm yaşam boyunca şüphesiz bir fark oluşur. İnsanın güvene duyduğu ihtiyaç, her şeyden evvel en temel içgüdüsü olan hayatta kalma için elzemdir. Güven duygusuna sahip olan insan için hayat, daha yaşanılasıdır ve verimli geçer, çünkü ölüm kaygısı en düşük düzeydedir. Güvengen ilişki, kendisine ve diğerlerine güvenen insan için söz konusudur. Zaten güven duygusunun egemen olduğu ilişkiye güvengen ilişki diyoruz. Güven ilişkisel bir kavramdır. Güven duygusuna sahip olmayan kişi, karşısındakine de güven veremez; dolayısıyla, güvengen bir ilişki de gelişemez. Ayrıca güven sürekli olmalıdır ki, ilişkilerde sağlıklı bir devamlılık mümkün olsun. Şayet güven bir şekilde kesintiye uğrarsa, tekrar güven kazanmak zorlaşır. Bu anlamda, ilişkilerde güveni korumanın ve sürdürmenin öneminin farkında olmak değerlidir.
Güvensizliğin sebepleri çok çeşitli olabilir, fakat güvensizlik mutlak olarak geçmişe kök salmıştır. Geçmişte güven duyduğumuz kendimize şimdi ve gelecekte güvenmeye devam etme eğilimdeyizdir. Öte yandan, şimdi güvensizlik yaşarsak yarın güvenmemiz güçleşir. Eğer hafızamız yani zihnimiz bize oyunlar oynamıyorsa kendimize daha fazla güvenebiliriz. Burada kritik bir soru var: Zihnimize gerçekte ne kadar güvenebiliriz? Güvensizliğin en temel kaynağı, kendi zihnimizin güvenilmezliğidir. İnsan zihni, kendini korumak için türlü savunmalara ve çarpıtmalara başvurur. Kitapta bunların bazılarından bahsediyorum. Gerek kendimize gerek başkalarına daha fazla güvenmek için, güven ihtiyacından ne olursa olsun vazgeçmeyen zihnimiz, bedelleri ağır olsa bile bize türlü oyunlar eder. Bu oyunların çoğunun çoğu zaman farkında olmayız. Örneğin, birçoğumuz başarısızlıklarımızı hatırlamak istemeyiz; zihnimiz başarısız anılarımızı bizden gizlemeye meyil eder. Bu daha başarılı bir gelecek için, başarısızlıkların gölgesinden kaçma eğilimi olarak da değerlendirilebilir. Böylesi durumları kendimizde görmezden gelsek veya fark etmesek de başkalarında daha kolay görebiliriz. En çok da en yakınlarımızdakilerde, mesela anne babamızda: “Annem bana sakın yalan söyleme diyor ama telefonda kendi arkadaşına yalan söylüyor.” ya da “Babam kendisi okulu hep asmış fakat ben okula bir gün gitmesem akşam evde kıyamet kopuyor.” Buradan anlaşıldığı üzere, güvensizliğin önemli bir kaynağı yakın ilişkilerimizdir. İşte bu noktada insan yetiştirme sorumluluğu taşıyan herkesin güven-güvensizlik konularında özenli bir hassasiyete sahip olması gerektiği vurgulanabilir.
Kendimizle ve diğerleriyle kurduğumuz ilişkiler, bizi kendimize ve diğerlerine daha az veya daha fazla güvenen insanlar haline getirebilir. Aslında güvensizliğin en etkili çaresi, güven duygusunu her yerde egemen kılmaktır. Ne ekersek onu biçeriz; öyleyse, güven verelim ki güven alalım. Böylesi sürekliliği olan güven alışverişi, insanın psikolojik ve sosyolojik iyilik hallerini teminat altına alır. Güven alışverişinin sürdüğü bir ailede, mahallede, okulda, toplumda büyüyen çocuklar, güveni bir değer olarak benimseyip yaşamları boyunca yüceltirler. Diğerine güvenmek isteyen insan, bizzat kendisi başkasına güvensizlik yaşatmaz. En nihayetinde, güvensizlik kaynaklarını her ne pahasına olursa olsun güven duygusuyla boğan insanlar, çevrelerinde güvengen insanların çoğalmasına yol açarlar ve dolayısıyla güveni bir değer olarak yücelten toplumlar ortaya çıkar.
Hatta bu konuda bir güven kazanma kılavuzu da hazırlamış olduğunuz biliniyor. Bu çabayla bir modelleme mi yapmak istediniz? Amaç nedir? Hayata dair örnekleri mi esas aldınız, yoksa kavramsal bir öz üzerinde mi duruluyor? Kısaca güven tesisi nasıl sağlanabilir? Pratikte neler var, güvenli insan deyince dışarıdan bakmakla neyi gözlemleriz? Bu, bizi de güvenli kılmaya yeter mi?
Güven Kazanma Kılavuzu: Güvengenlik Senaryoları kitabım öncelikle bir ihtiyaçtan doğdu. İnsana hizmet eden meslek elemanı yetiştiren bazı üniversite lisans programlarında kişiler arası ilişkiler ve iletişim dersleri veriyorum. Derslerimde kavramsal ve kuramsal bilgileri yaşamdan örneklerle bütünleştirerek öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum. Bu öğrenme sürecinde bir şeyler verirken almak da istiyorum. Çünkü almadan vermek sürekli olarak mümkün değil… İstiyorum ki öğrencilerim benden alıp öğrendiklerini kendi yaşamlarıyla bütünleştirip bana geri aktarsınlar. Amacım, bir modelleme değildi; gerçeğin ta kendisine ulaşmaktı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümünden öğrencilerimle, güvengenlik dersinde verimli bir üretim sürecine girdik. Kişiler arası ilişkilerde ve iletişimde güvengenlik (assertiveness) üzerine kendi yaşamlarında gözlemledikleri olaylardan senaryolar yazmalarını istedim. Bununla da yetinmedik, senaryolarını sınıfta canlandırdılar ve hep birlikte tartıştık. Sınıfta tartışılıp olgunlaşan senaryoları tekrar ele aldım ve emeklerimiz başkalarına da ulaşabilsin diye kitaplaştırmaya karar verdim. Kitapta 20 adet güvengenlik senaryosu yer alıyor ve her birinde emeği olan öğrencilerimin adları geçiyor. Burada önemli olan, gönülden gönüle köprü kurarak ve kafa kafaya verip birlikte üretmekti. Bu amaçla yola çıkıp, öğrencilerimle hayatın içinden müştereken ürettiğimiz örnekleri de dâhil ettiğim bu kitapla süreci sonuçlandırdım. Başka uğraşlar için de adından anlaşılacağı üzere bir kılavuz, güzel bir örnek oldu.
Güven bir değer olarak, ancak ve ancak güven duygusunu yaşayıp yaşatarak sağlanabilir. Güven duygusu ise ancak güvengen davranış ile tesis edilebilir. Güvengen (assertive) kavramı maalesef yeterince bilinmiyor; Türkçe’ye önce “atılganlık” olarak girmiş, sonra “girişkenlik” olarak anılmış. Bu nedenle kavramı bazı yanlış veya eksik anlama durumları söz konusu olabiliyor. Güvengenlik en basit haliyle tanımlanırsa, karşısındakine üstünlük kurmaya kalkışmadan, kendisini ve diğerini zorlayan bir davranış içerisine girmeden; kişinin kendi duyguları, düşünceleri, davranışları arasındaki bağlantıyı kurması ve bunu doğrudan ifade etmesidir. Dolayısıyla, güveni bu şekilde güvengen davranan kişilerde; en güzeli de bizzat kendi güvengen tavırlarımızda gözlemleyebiliriz. Kendisi güvengen olan insan, karşısındakini de aslında güvengen olmaya davet eder. Güvengenliğin ancak karşılıklı gelişebileceği dikkate alınırsa, karşımızda güvengen insan veya insanlar var ise biz daha fazla güvengen olmaya imkân bulabiliriz. Diğer taraftan, karşımızdakine üstünlük kurmaya kalkışmak ne sebeple ve nasıl ortaya çıkar? İnsanlık tarihi, insanların birbirlerine karşı üstünlük mücadeleleri ile doludur. Günümüzde de insan, hep daha güçlü ve diğerinden üstün olmak telaşında. Kontrolsüz güce ulaşan insan, güç zehirlenmesi dediğimiz süreci yaşıyor.
Hem bir insan diğerinden ne sebeple ve nasıl üstün olabilir? Yaradılışımız gereği, hepimizin diğerine göre üstün olduğu yanlar olabilir elbette. Bunların kibrine kapılıp, kendimize aşırı güvenmemeliyiz. Aşırı öz güvenin yıkıcılığı, eksikliğinden az yaman değildir. Üstün yanlarımız elbette olabilir ama çokça zayıf olduğumuz yanlarımız da var. Bazıları kendisini zayıf, eksik, yetersiz algıladığımız için bir üstünlük telaşında olabilir mi? Bu soruyu önce kendimiz için kendimize soralım ve düşünelim. Diğer taraftan, bazıları da başkalarını kendisinden daha güçlü algıladığı için haset ve kıskançlık yaşıyor olabilir mi? Kibir veya kıskançlık gibi olumsuz duyguları başkalarında görmekte daha mahiriz ama iş kendimize gelince çoğunlukla körleşiyoruz. Böylece şu ayrım belirginleşiyor:
1) Çevrende üstünlük kurmaya uğraşan kimselere karşı tutumların nedir?
2) Eğer sen böyleysen, kendine bakışın nedir?
Her hal ve koşulda, kendine güvenen insanın üstünlük kurma telaşı olmaz çünkü sınırlarını bilir, kibre veya kıskançlığa kapılma gafletine düşmez. Sınırlarını bilen insan, doğal olarak başkalarına da güvenir çünkü sınırları bellidir. Sınırlarını korursa, güven içinde yaşar. Marifet, kendini ve diğerini zorlayan bir davranış içine girmeden, duygu-düşünce-davranış boyutlarında, kendi sınırlarının farkında bütünsel bir tavırla yaşamaktır. Bu şekilde yaşayan insanların arasında bir insan olmayı hayal edelim… Bu hayal gerçek olsaydı, kimse kimseyi zorlamadan ve dahi kendini bile zorlamadan kendi sınırları içinde bütünsel bir biçimde yaşamayı becerebilseydi acaba gerçekte ciddi güven sorunları yaşar mıydık? Gelin görün ki kendine güvenmeyen, başkalarına da güvenmiyor. Güvenmeyen insan güvenen insana tahammül edemiyor. Velhasıl, güvensizlikten kıvranıyoruz… Hasta doktora güvenmiyor, öğretmen öğrenciye, müşteri satıcıya güvenmiyor. Öyle bir noktadayız ki, aile içinde bile ciddi güven sorunları çok yaygın bir şekilde yaşanıyor. İşte halimiz, pür melalimiz budur.
Bu kerte karamsar olmak gerçekçi mi? Açıkçası, umutlu olmaya ihtiyacımız var. İyimserliğimizi ve umudumuzu kaybetmeyelim. Nihayetinde her şey zıddıyla birlikte vardır bu hayatta. Benim inancım odur ki biz hep beraber gayret ederek güven dolu bir dünya inşa edebiliriz. Bunun için emek vermeliyiz, gönülden gayret etmeliyiz. Toplumun her kesiminden herkes; kadını erkeği, genci yaşlısı, varsılı yoksulu güven ihtiyacı taşıyor. Bu mealde kimseyi ötekileştirmeden, ayrımcılığa vesile olmadan güvene dayalı ilişkiler kurmaya uğraşmalıyız.
Davranış provaları ve yeniden bilişsel yapılanma gibi yaklaşımlarla bir güvengen ilişki zemini oluşturma, güvenme-güvendirme metodları da olduğu anlaşılıyor. Davranış tekrarları, iyilik hallerini huy haline getiriyor ama bilişsel yapımız daha dirençli… Bu konuda yaralara merhem olacak neler söylenebilir? Bilişsel anlamda ne tür metodlar tavsiye ediyorsunuz?
Güvengenlik için; birincil olarak, bilişsel değil, duyuşsal ve davranışsal farkındalıklar elzemdir. İkincisi, ayrı yarı bazı metodlara değil, bütünsel bir yaşam biçimine ihtiyaç var. Üçüncüsü, tavsiyeler değil; belki bazı öneriler mümkün olabilir ki aslında, kitaptaki senaryolar bu önerilerin örnekleridir. Davranış provaları demeyelim de esasen spontan yaşantılar güvengenliği var edebilir. Prova ederek, güvengenliği zeminde asılı kalmaya mahkûm ederiz; oysa, gerçek yaşantılarımızda güvengen davranışlarımızı geliştirme çabalarımız, bizi güvengen olmaya daha fazla yaklaştırır. Kitaptaki güvengenlik senaryoları, kişilerin daha güvengen davranabilmesine yönelik örnekler ve önerilerdir. Sosyal öğrenme kuramı, insanların temelde birbirini gözlemleyerek öğrendiğini vurgulamaktadır. Sosyal öğrenmelerde önce duyuşlar etkinleşir, sonra bilişler duyuşlarla bütünleşerek davranışlara evrilir. Bu şekilde insan, bütünsel bir yaşam tarzına sahip olmak çabasıyla sağlıklı bir biçimde var olmayı sürdürür.
Bilişsel yapımızın daha dirençli olduğu ise kesinlikle doğrudur. Bilişsel yapımızın dirençlerini kırarak dönüştürmenin yolu da yine spontan ve üretken bir şekilde yaşamaktır. Duyuşsal ve davranışsal farkındalıklar, işte tam da bunu sağlar. Örneğin, başarısızlık korkusu yaşayan bir öğrencinin temel düşüncesi: “Başaramayacağım” ‘dır. Bunu doğrulayan düşünceler, bu temel düşünce etrafında toplanmaya devam eder. Ta ki, öğrenci bu duygusunu fark edip karşı atağa geçene kadar… Kişi çalışmadan başarılı olamayacağını fark edip, çalışma davranışına yeterince ve içsel olarak güdülenirse ve başarıya olan inancı geliştikçe korkunun yerine cesaret egemen olmaya başlar. Akabinde, çalıştığı için başarılı oldukça kişide “başarabilirim” fikri gelişir ve zihnine iyice yerleşir. Burada aynı zamanda arka planda gelişen öz güven duygusudur. Öz güven hem dışsal hem de içsel ama özellikle de içsel kaynaklı güdülerimizle gelişirse ve sağlıklı bir yapıya kavuşursa, daha güvengen insanlar haline geliriz. Kitapta bu konuyla ilgili olarak dünyada çocuklarla ve gençlerle yürütülmüş bazı araştırmalara yer veriyorum. Dünyanın her yerinde çok sayıda bilimsel çalışma ile ortaya koyulduğu üzere, öz güven geliştirilebilir bir psikolojik özelliktir. Çocuklarda ve gençlerde öz güven geliştirmeye odaklanmamız gelecekte güven dolu bir toplum meydana getirme adına anlamlı olur.
Daha önce de belirttim ama yine vurgulayayım: Öz güven yetersiz veya aşırı olduğu zaman, kişinin kendini iyi hissetmesi mümkün değildir. Tüm yaşamımız boyunca, özellikle de yaşamımızın erken dönemlerinde öz güven kazanmak için büyük bir mücadele veririz. Eğer dışarıdan yeterli destek göremezsek, içsel güven kaynaklarımız da yeterince gelişmeyebilir. Kitabın başında bunun kavramsal ve kuramsal temellerini tartışıyorum. Kitabın ilk iki bölümünde, güven ihtiyacının karşılanmasının önemini ve ilişkilerde güvenin nasıl geliştiğini ele alıyorum. Daha sonra ise öz güven geliştirme konusuna değiniyorum. Bütün bunlar, daha güvengen şekilde yaşamanın temellerini oluşturuyor. Özellikle güven konusunda yaraları olanlara, kitabın bir nebze merhem olmasını gönülden diliyorum.
Hayatın içinde “güven” ikili ilişkilerin vazgeçilmez mayası… Hiç şüphesiz, insan-fıtrat ilişkisi açısından ontolojik bir boyut da var. Neler söylemek istersiniz? Özellikle metafizik alan ve aşkınlık hususunda, güven kavramı sahih bir inançla da yakından alakalı değil mi?
İnsanın özgün varoluşunun kaçınılmaz gereksinimlerinin başında güven geliyor. Bu tartışmasız böyledir. Daha dünyaya geldiğimiz anda, ilk önce bu meseleyle yüzleşiriz. Tüm yaşamımız boyunca maddi manevi tüm konularda güven-güvensizlik çatışmaları söz konusudur. İnsanın doğası, güven üzerine kuruludur. Kitapta bunu etraflıca ele alıyorum ama burada kısaca söyleyebileceğim şudur: Güveni sadece ikili ilişkilerde değil, her yerde, hayatın her alanında arıyoruz… Öncelikle kendi içimizde arıyoruz, geçmişimizde ve şimdi; gelecek için ise umut ediyoruz, hayalini kuruyoruz. Zamandan ve mekândan azade, bizi yücelten bir değer olarak güvene sahip olmak istiyoruz. Aslında tüm inançların temelinde de güven ihtiyacı yatar. Güvensiz bir inanç düşünmek mümkün müdür? İnananların mutlak güven duyduğu yaratıcı bir kaynak vardır, ona her halükârda bir güvenli bağlanma ve koşulsuz, şartsız bir sığınma vardır. “Sana sığınıyorum” dediğimiz, güvenin en hakiki biçimde bir ifadesi değil midir?
Niçin sağlık çalışanları üzerinden bir çalışma planladınız? Bu çalışmanın somut geri dönüşlerine dair elimizde neler var?
Güveni en çok aradığımız yerler ve anlar arasında, kendimizi kötü hissettiğimiz yerler ve anlar gelir. Örneğin, herhangi bir sağlık sorunu yaşadığımızda, sağlık hizmeti veren kişilere güvenmek isteriz. Güven duyduğumuz takdirde, ilişkinin kendisi iyileştiricidir. Bu konuda günümüzde gittikçe artan bir farkındalık var ama profesyonel sağlık hizmeti sağlayanlar için güven meselesinin mevcuttan daha etkin şekilde geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Dünyada tıp ve sağlık bilimleri fakültelerinde sağlıkta iletişimde güvengenlik (assertiveness in health communication) gittikçe yaygınlaşan bir konu haline gelmeye devam etmektedir. Ülkemizde de bu konuda bazı gelişmeler var. Farkındalığın ve çabaların artmasına sevinmek gerekir. Bu anlamda geri dönüşler gayet olumlu ve sevindirici.
Güvengenlik, psikososyal bir beceri alanıdır ve yaşamın içinden örneklerle daha iyi öğrenilebilir. Kitabın önemli bir kısmı, öğrencilerimle beraber gerçek yaşam olaylarından yola çıkarak olgunlaştırdığımız güvengenlik senaryolarından oluşuyor. Bu senaryoları hazırlarken hem eğlendik hem öğrendik. Üstelik öğrencilerim senaryolarını sınıfta canlandırdılar da. Sonra, bunları sınıfça tartıştık; hep birlikte görüş alışverişinde bulunduk. Geri bildirimlerden yararlanarak, senaryolar daha da olgunlaştırıldı. Elbette senaryolar gerçekte sonsuzdur. İnsan zihni, sonsuz çeşitlilikte senaryolar oluşturmaya yetkindir. Çünkü bu zenginliğin kaynağını insan yaşamı teşkil eder. Öğrencilerimle beraber ürettiğimiz senaryoları okurken, okuyucular da kendi yaşantılarından yola çıkarak çeşitli olasılıklar üretebilirler. Mesela kitabı alıp okuyan diğer öğrencilerim, arkadaşlarım, hocalarım kitabın rahat okunabilir olduğundan bahsediyorlar ve kendi yaşamlarıyla bağlantı kurma adına senaryoların özellikle çok faydalı olduğuna değiniyorlar. Gerçekten senaryoları okumak çok daha kolay, çünkü akışkan bir yapıdalar. Tek bir aklın değil, kolektif aklın ürünü oldukları için de hakikate daha yakınlar. Bence kitabın akışkanlığının yanı sıra, bu sahici yönü en büyük avantajıdır.
Güven üzerine daha çok sayfalarca yazmak, sonsuz senaryolar üretmek mümkün olsa da bir yerde sınırlandırmak gerekti. Etkili geri bildirimlere dayanarak ve beliren yeni ihtiyaçlara göre, kitap zaman içinde güncellenebilir. Kitaba yeni konular ve yeni senaryolar eklenerek, kitap daha da zenginleştirilebilir. Dahası, sağlık alanı dışındaki alanlara da uyarlanabilir. Gerçi kitap bu haliyle de sağlık profesyonelleri dışındaki kişilere de hitap ediyor. Çünkü hepimiz sağlık hizmeti vermesek de her birimiz mutlaka sağlık hizmeti alıyoruz. Hepimiz sağlık hizmeti aldığımız kişilerle daha sahih bir güven ilişkisi oluşturmaya gereksinim duyuyoruz. Ne tür ilişki olursa olsun, ilişkilerde güven asla tek taraflı gelişemez. Bir ilişkide güvenin ortaya çıkabilmesi, ilişki içerisinde olan herkesin gayretleriyle mümkündür. Güven bir yerde zedelenirse, tekrar eski haline getirmek kolay olmayabilir ve hatta belki mümkün olmayabilir. Kitabı okuyan kişilerin güvene karşı duyarlılıklarının arttığını ve bir güven farkındalığını geliştirmeye çalıştıklarını gözlemliyorum ve bu durumlar beni sevindiriyor. Hekim, hemşire, psikolog, psikolojik danışman, fizyoterapist, odyolog, beslenme ve diyetetik uzmanı, sosyal hizmet uzmanı gibi meslek elemanı yetiştiren programlarda kişiler arası ilişkiler ve iletişimle ilgili çeşitli dersler veriyorum ve umuyorum ki bu alanlarda üretmeye ve paylaşmaya devam edeceğim. “Güven Kazanma Kılavuzu: Güvengenlik Senaryoları” kitabımın özellikle fiziksel ve psikolojik yardım hizmeti sağlayan alanlara meslek elemanı yetiştiren üniversite bölümlerinin öğrencilerine faydalı olduğunu görüyorum ve bundan mutluluk duyuyorum. Dilerim bu şekilde, gittikçe daha fazla kişiye faydalı olmaya devam eder.
Güven sadece bireysel değil, toplumsal bir olgu. Belki de kaybettiğimiz en önemli değer… Küresel kültür-modern hayat-güven ilişkisi üzerine neler söylenebilir?
Daha önce de bahsettiğim üzere, güvensizlik kaynaklarını güven duygusuna boğan toplumlar, güvengen insanlar üretirler. Toplumlar, insanlardan oluşur. Güvengen insanlar, el ele ve gönül gönüle verip güvengen toplumlar inşa edebilirler. Şüphesiz ki her insan, güveni bir değer olarak yüceltirse toplumda da güven bir değer olarak yücelir. Evet, genel anlamda toplumsal olarak güven erozyonu yaşadığımız doğru. Adeta bir demirin paslanması gibi, toplumumuz da güvensizlikten sürekli aşınıyor. Aslında, sadece kendi toplumumuz değil, dünyamız genel olarak bir güven buhranı içinde ne yazık ki. Sebebi ise insandır. Küresel kültür dediğimiz canavar, bireyler arasındaki farkları, insan kaynağının çeşitliliğini kemirip duruyor. Bireysel farklar, zenginlik kaynaklarıdır. İnsanlar, farklı renkleri, sesleri, tatları, kokuları, dokunuşları sevebilmeli… Oysa, bakın modern hayat bize hazır giyim veya hazır yemek diye bir şeyler dayatıyor. Aynı renkte, aynı dokuda kıyafetleri giyiyoruz; aynı tatta, aynı kokuda yemekler yiyoruz. Tek bir kayıttan aynı şarkıyı defalarca dinleyip duruyoruz; hep aynı şarkıları dinliyoruz ama kendi şarkılarımızı üretip söylemiyoruz…
Oysa öz kültürümüzde bitmeyen tükenmeyen bir üretim gayreti vardır. Mesela bir aşık geleneğimiz vardır. Atalarımız duygularını ve düşüncelerini türküler yakıp söylemişler… Duygularını, düşüncelerini dokudukları kilimlere, halılara, kumaşlara işlemişler. Halen evlerimizin mutfaklarında çoğunlukla yemekler pişse de eski çeşitlilik ne yazık ki yok. Ananeler annelere göre daha yaratıcı, anneler kızlarından daha çeşitli ve özgün yemekler yapıyor. Bahçeli evlerimizin bahçelerinde çiçek kokuları da artık eskisi kadar yok, yüksek katlı binalarda topraktan, bitkilerden, hayvanlardan, doğal yaşamdan uzak yaşıyoruz. Daha az doğal doku, koku, tat, ses, görüntü… Duyularıyla doyasıya yaşamayan insanda güven de dolu dolu gelişmiyor. İnsan ancak aldığını verebiliyor, duyularla yeterince beslenmeyen zihin yeterince üretmiyor. Velhasıl, insan doğasından gittikçe kopuyor; doğaya gittikçe yabancılaşıyor… Böylece kendine güveni azalan insanlar topluluğu, güvenden yoksun toplumlar meydana getiriyor. Umudumuzu kaybetmeyelim, iyimserliğimizi koruyalım istiyorsak, güven dolu aslımıza-özümüze bir an evvel dönmeliyiz. Güveni yaşamak ve yaşatmak, insan eğer isterse ve gayret ederse mümkün.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.