Ana sayfa - Arşiv - “Gök Sultan…” / Mehmet Fatih Can

“Gök Sultan…” / Mehmet Fatih Can

gonul46-abdulhamid-hanNecip Fazıl merhumun “Son Devrin Din Mazlumları” adlı muhalled kitabında da isabetle ifade ettiği gibi o, bir devrin insanının tarih şuuru hatta İslamî şuurunu test etmede adeta bir mihenkti. Üstadın, muhatabını keşfetmede kullandığı bir turnusol kâğıdı gibiydi. Onu gerçek veçhesiyle tanımak, tarihimizin hakiki akışını hatta itikadımızın sahih cephesini kavramış ve hazmetmiş olmanız manasına geliyordu.

Peki, neden diğer padişahlar, âlimler değil de Abdülhamid Han böyle bir şuur testinin öznesiydi?

Bu temel sorunun cevabı; onun şahsiyet ve icraatları kadar yaşadığı devrin, muhatap olduğu meselelerin ve etrafını kuşatan zevatın hakiki yönleri ortaya konulmadan anlaşılacak bir husus değildir. O halde şahsı değil şahsiyeti tebarüz ettirmek gerekiyor; lakin bir şahsiyeti doğuran şartlara müracaat etmeden bu işi yapamayız.

Abdulmecid’den olma, Tirimüjgan Kadın Efendi’den doğma, 21 Eylül 1842 tevellüdlü Şehzade Abdülhamid, on bir yaşında öksüzlüğü tattığı için çocuksuz kadın efendilerden Piristû Kadın Efendi’nin şefkatine tevdi edildi. Biraz da annesini çocuk yaşta kaybetmiş olması hasebiyle babasının özel ihtimamı üzerinden eksik olmadı. Kendisine diğer kardeşleri gibi özel hocalar tutuldu. Ferid ve Şerif efendilerden Arapça, Ömer Efendi’den Türkçe, Ali Mahvi Efendi’den Farsça, Vak’anüvis Lutfi Efendi’den Osmanlı tarihi, Ethem ve Kemal paşalarla Gardet Efendi’den Fransızca tahsil etti. Annesini en ihtiyaç duyduğu yaşlarda kaybettiği için biraz içine kapanık, biraz yalnızlıktan hoşlanır bir hali vardı. Zeki, mütecessis fakat iç dünyasını açığa vurmayan yapısı sebebiyle saray ahalisi ve bürokrasisinin uzaktan merakla takip ettiği bir çocukluk ve delikanlılık dönemi yaşadı. Önünde kendinden büyük birçok kardeşinin olması taht için şansını zayıf kılıyor; bu sebeple saray bürokrasisi tarafından yalnız ve serazat takılmasına müsaade ediliyordu.

18 yaşına geldiğinde, babasının vefatı üzerine tahta geçen amcası Sultan Abdülaziz bu akıllı yeğenine yakın bir alaka göstermiş; onun serbest bir ortamda yetişmesi, halkla iç içe olması ve ticaret ve hobileriyle meşgul olmasına müsaade etmişti. Zekâsı ve siyasi dehasını keşfeden amcası onu yurtdışına yaptığı seyahatlere de yanında götürmüştü. Padişah amcasının himayesinde şehzadeliği gayet rahat geçen Abdülhamid, Maslak’ta çiftlik işletmekten madenciliğe kadar ticaretin farklı sahalarıyla meşgul olmuş, doğuştan kabiliyetli olduğu mobilyacılık hevesini de sanat seviyesine çıkarmıştı. Ticari faaliyetlerinden, devrinin ölçülerine göre hayli büyük bir servet edindiği bilinir.

Tahtın sahibi olacağına dair fazla bir beklentisi olmamakla beraber kaderin sevk-i tabiisi ve şartların hızla değişmesiyle padişahlık yolu umulmadık biçimde açılmış; amcası ve daha sonra kardeşini farklı şekillerdeki darbelerle tahttan alaşağı eden Mithat ve Hüseyin Avni paşaların başını çektiği cunta, kendisini tahta geçirmek mecburiyetinde kalmıştı.

Anayasalı ve parlamentolu bir idare kurmak isteyen bu eli kanlı cuntanın şartlarını kabul etmiş gözüken bu siyaset dâhisi, 31 Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı devletinin 33. padişahı olarak Osmanlı tahtına çıkmış bulunuyordu. Tahta çıktığı sırada devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu.

Bu şartlar içinde padişah olan Abdülhamid Han alışılmadık jestlerle işe başlamıştı. Kısa zamanda ordu ve halk üzerinde büyük bir sempati halesi oluşturmuştu.

Askeriyle karavanaya kaşık sallamış, hükümet azasına ve kendi personeline sarayında ziyafet vermiş, âlimlerle iftar sofralarına oturmuş, camilerde halkla birlikte namaz kılmış, Rumeli muhacirleriyle yakından ilgilenerek onların yaralı ve hastalarını ziyaretle tümüne maddi destekler sağlamış, tasavvuf erbabına hassaten sıcak teveccühlerde bulunmuş; böylece tüm kesimlerin itimat ve muhabbetini celbetmişti. Bütün bu temaslarında İslam dayanışmasına vurgu yapan konuşmalarla herkese derin bir istikbal hevesi ve güveni aşılamıştı.

Yeni padişahın bu tutumu halk ve ordu mensupları arasında kısa sürede tesirini göstermiş bulunuyordu. Özellikle orduda bir moral düzelmesi görülmüştü. Bu sırada Sırplarla yapılan savaşlarda ordu önemli başarılar elde etmiş, fakat Sırpların hamisi olan Rusya’nın savaşa son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine bu muvaffakiyet taçlandırılamamıştı.

Bütün bunlar olurken padişahla cuntacı bazı hükümet üyeleri arasında mâbeyn kâtiplerinin tayini yüzünden ilk anlaşmazlık çıkmış, hatta Sırplarla barış yapılmasını istemeyen bir grubun Mithat Paşa ve arkadaşlarını öldürmeyi, II. Abdülhamid’i tahtından indirmeyi planlayan komploları ortaya çıkarılmış ve bu sebeple dört yüz tertipçi tutuklanmıştı.

İlk ayların ılık havası, süratle sıcak gelişmelere yerini terk etmeye başlamıştı.

Bu babdan olarak Abdülhamid Han’ın tahta çıkmadan önce söz verdiği anayasa çalışmaları da ciddi sıkıntılara gebeydi.

Anayasa hazırlığı için Müslüman ve gayrimüslimlerden oluşan bir komisyon kurulmuş ve bu arada, 19 Aralık 1876’da sadârete, amcasını tahttan indiren cuntanın başı Mithat Paşa’yı getirmek mecburiyetinde kalmıştı. Dört gün sonra da yüz bir pare top atışıyla Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanûn-ı Esâsî ilân edilmişti (23 Aralık 1876).

Göreve tayininden yaklaşık üç ay sonra bu darbeci paşayı; devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan hareketleri ve hakkındaki, Osmanlı hanedanlığını kaldırarak kendi hanedanlığını oluşturmak (Âl-i Mithat olsa ne olur!..) veya cumhuriyet kurmak gibi söylentiler yüzünden görevinden azlederek 5 Şubat 1877’de yurtdışına sürmüştü.

Padişah, Kanûn-ı Esasi denilen anayasanın fikir babası Mithat Paşa’yı yurtdışına sürdüğü halde anayasayı lağvetmemiş, bu anayasa gereğince seçimleri üç ay içinde yaparak 19 Mart 1877’de Osmanlı’nın ilk meclisinin teşekküllünü sağlamış ve açılışını bizzat gerçekleştirmişti. Parlamentoya seçilip gelen mebusların altmış dokuzu Müslüman, kırk altısı gayrimüslim idi.

Tam da bu esnada Sultan’ın asla istememesine ve muhalefetine rağmen devlette vaziyete halen hâkim olan çetenin ve iğfal ettikleri gafillerin “cihad isteriz” teraneleri ve Rusya’nın da “fırsat bu fırsat” demesi sebebiyle 24 Nisan 1877’de tarihimizin en büyük felaketlerinden biri olan Osmanlı- Rus harbi başlamış oldu. Romen, Sırp, Karadağlı ve Bulgar’ın topluca yanında yer aldıkları Rusya’ya karşı; henüz toparlanmadan bir harbin içinde kendini bulan devlet, mali ve askeri açılardan son derece kötü durumdaydı.

Plevne’de Gazi Osman Paşa, doğuda Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın kahramanca başarıları savaşın genel gidişini durduramadı ve büyük bir mağlubiyetle ordu cephelerden çekilmeye başladı. Ardından büyük bir Müslüman-Türk muhacir kitle akın akın İstanbul’a canını zor attı. Bunlar Anadolu’ya yerleştirildiler. Üst üste felaketlerin yaşandığı bu hengâmede Osmanlı’nın ilk meclisinde bambaşka gündemler ve tam bir entrika anarşi hüküm sürmekteydi.

Meclis, farklı milliyet ve dini grupların oyun sahnesi haline gelmiş, bunlar millî muhtariyet ve istiklâl hakkı koparmak adına devletin bu zayıf anını fırsata çevirme kurnazlığının aktörleri olmuştu.

“Ben artık dedem Sultan Mahmud’un izinden gitmeye mecbur olacağım.” diyen Hakan, anayasanın kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebûsan’ı süresiz olarak dağıtmış ve devletin dizginlerini mecburen tek başına eline almıştı.

Kaybedilen harbin sonunda, 3 Mart 1878’de Rusya ile çok ağır şartlar ihtiva eden Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştı. Ruslar İstanbul’a girmekten ancak bu antlaşma üzerine men edilebilmişti. Burada yeni padişahın, Ruslara rakip Avrupa devletlerini kullanmasının da İstanbul ve Boğazlar’ın Moskof eline geçmemesinde önemli bir âmil olduğunu belirtelim.

Yeni sultan süratle memleketin bu duruma düşmesinin sebeplerini kavramış ve gerekli tedbirler için güçlü bir şekilde kolları sıvamıştı.

Hakikaten epey bir süredir devletin belirli bir dış politikası yoktu. Avrupa’da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilmemişti, diplomatlar gelişmeleri kavrayamamış, her biri bir yabancı devletin adeta himayesinde makam mevki hevesiyle işi idare cihetine gitmişti.

“Kaht-ı rical” denilen vasıflı, şahsiyetli, dirayetli devlet adamı eksikliği, büyük devletlerin çeşitli şekillerde Osmanlı devlet adamlarını elde ederek politikalarını bu yolla yürütmeleri, padişahı fevkalade hassas ve tedbirli olmaya sevk etmişti. Mason localarının V. Murad’ı tekrar tahta çıkarma gayretleri, Ali Suavi’nin başrolünde olduğu I. Çırağan, Cleanti Scalieri-Aziz Bey komitesinin Temmuz 1878’deki II. Çırağan vakaları bu tedbirciliğini haklı çıkaran olaylardan sadece bazılarıydı.

İşte bütün bu içte ve dışta gelişen tehlikeli olayları yakından takip edebilmek için ilk önce güçlü bir istihbarat teşkilatı kurarak işe başlamıştı. Yönetim tarzını sertleştirmişti. Etrafında güvenebileceği çok az sayıda adam olduğu için hemen her işle bizzat kendisi ilgilenmeyi tercih etmişti. Amcası Sultan Abdülaziz’i tahttan indirip öldüren cuntayı, Yıldız Sarayı’nda kurulan mahkemede yargılatarak tasfiye etmiş; mahkemenin ölüm cezalarını padişahlık yetkisini kullanarak uygulatmamış, ölüm cezalarını müebbet hapis ve sürgüne çevirmekle yetinmişti.

Avrupa merkezli yıkıcı yayın faaliyetlerinin ülkeye bulaşmaması için sansür tedbirini devreye sokmuştu.

Devletin ve milletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç vardı. Abdülhamid Han bazı tavizleri kullanarak, memleketi, her an kapıda bekleyen savaşlara sokmaktan koruyordu.

Muktesitti. İdareli davranıyordu; devlet hazinesini çarçur etmiyordu. Sarayında gayet sade bir hayatı tercih etmişti.

Devraldığı dış borçları büyük ölçüde temizleyerek Avrupa’nın mali tahakkümünden milleti kurtarmıştı. Bu öyle büyük bir belaydı ki devletin yıllık borç ödemeleri, devletin normal gelirlerinin yarısını geçiyordu. Bu meseleyi de tamamen kurutmuş oldu.

Onun en mahir olduğu alan dış siyasetti. Bir diplomasi dâhisiydi. Dünyadaki gelişmeleri günü gününe takip etmek üzere dev bir takip mekanizması kurdu. Önemli yerli ve ecnebi adamları bu mekanizmanın içinde başarıyla kullandı. Avrupa devletlerinin aralarındaki rekabetten azami istifadeye ve diplomatik manipülasyonlara dayanan dış siyaseti sayesinde saltanatının sonuna kadar devlet ve milletine rahat bir nefes alma imkânı sunmuştu. Harpsiz darpsız geçen zaman içinde eğitim, bayındırlık, altyapı, sanayi, teknoloji sahalarında memleketi adeta şaha kaldırmıştı.

Halifelik sıfatını Osmanlı padişahları arasında en etkili kullanan o oldu. Bu sıfatın verdiği güçle, Güney Afrika, Afrika, Çin ve Japonya gibi uzak ülkelere din âlimleri göndererek İslamiyetin ve halifelik nüfuzunun oralarda da yayılması için çalıştı. Mesela Abdülhamid Han’ın halifelik sıfatı Çin’de bile o kadar tesirli oldu ki, Çin idaresi ülkesinde çıkan ayaklanmayı bastırmak için ondan yardım istemek durumunda kalmış ve bu yardım anısına Pekin’de “Hamidiye İslam Üniversitesi” açılmıştı.

Müslüman hacıların rahatça yolculuk yapabilmeleri için Hicaz demiryolunu inşa ettirdi. Tüm tebasına dönük etkili propagandalarla, onları, ortak düşmanın İslamiyetin düşmanı olan Batı emperyalizmi olduğunu ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiğine inandırdı. Halife Sultan’ın bu etkili hamleleri, Avrupalıları telaşlandırmış; “İslamiyet yeniden hortluyor.” avazeleriyle onu, bir an önce defteri dürülmesi gereken düşman olarak ilan etmelerine sebep olmuştu…

O, dış siyasetteki başarıyı iç düzen ve yatırımlarla taçlandırmadan devleti eski mehabetine kavuşturmanın mümkün olamayacağından hareketle büyük reform hareketlerine girişti. Büyük adımlar attı. İşe medreseleri ıslah etmekle başladı. Yeni usullerle eğitim veren ilk, orta, lise ve üniversite düzeyinde okullar açtı.

Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk, Sanayi-i Nefîse Mektebi, Hendese-i Mülkiye, Dârü’l Muallimîn-i Aliyye, Maliye Mektebi, Ticaret Mektebi, Halkalı Ziraat Mekteb-i Âlisi, deniz ticareti, orman ve maâdin, lisan, dilsiz ve âmâ mektepleriyle Dârülmuallimât ve kız sanayi mektepleri; fen ve edebiyat fakültelerinden oluşan Darülfünun, bu eğitim hamlelerinin meyvelerinden bazılarıdır. İbtidâî denilen ilk mektepleri köylere kadar götürdü. Rüşdiyelerden itibaren yabancı dil öğretimini mecburi hale getirdi. Birçok vilâyette dârülmuallimînler ve hukuk mektepleri açtırdı.

Müze-i Hümâyun (Eski Eserler Müzesi), Askerî Müze, Bayezid Kütüphâne-i Umûmîsi, Yıldız Arşivi ve Kütüphanesi gibi kültür müesseselerini millete kazandırdı. Sansürcü diye karalandı ama onun döneminde kitap, dergi ve gazete sayısında büyük artışlar oldu. Ayrıca, tarihimizin en mühim ve büyük fotoğraf koleksiyonunu hazırlattı.

Haydarpaşa Tıbbiyesi ve kendi parasıyla yaptırdığı Şişli Etfal Hastanesi ve masraflarını kesesinden karşıladığı Darülaceze yine onun eserleridir.

Ticaret, ziraat ve sanayi odaları onun talimatıyla hayata geçirildi.

Anadolu ve Rumeli demiryolları büyük oranda onun zamanında ikmal edildi. Anadolu’da ciddi yol yapım çalışmaları sistemli olarak onun talimatıyla hayata geçirildi. Büyük şehirlerde atlı ve elektrikli tramvaylar, düzenli rıhtımlar inşa ettirdi.

Memleketin en uzak bölgelerine kadar telgraf hatları çektirdi. Feshâne ve Hereke tekstil sanayini canlandırdı, Yıldız çini ve porselen sanayisi gibi yeni fabrikalar açtırdı. Askerî ıslahat için Almanya’dan uzmanlar getirtti. Almanya’ya eğitim için subaylar gönderdi. Ordu yeni silâhlarla teçhiz edildi. Dünyanın ikinci denizaltı denemesini gerçekleştirdi. Onun teşvikiyle hukuk sahasında dev adımlar atıldı. Mecelle gibi dünya çapında bir kanun kodifikasyonu çalışmasına imza atıldı. İlk defa mahkemelerde müddei umumilik (savcılık) müessesesi kuruldu. Polis teşkilâtı yeniden düzenlendi. Memurlar için ilk defa “Emekli Sandığı” oluşturuldu.

Bütün bu gelişmelerin tehdidini üzerinde hisseden Emperyalist Avrupa, tehlikeli adam ilan ettiği Sultan’ı, siyonistleri devreye sokarak zayıflatmak istedi ve siyonistler Filistin’de bir Yahudi yerleşimi oluşturmak için harekete geçtiler. Hakan, bunların büyük maddi teklif ve baskılarına karşı koydu. Teşebbüslerine engel oldu. Hatta Filistin’i kendi servetiyle temellük ederek muhtemel tehlikelere karşı bir önlem almış oldu.

Sultan’ın siyonist girişimlere geçit vermemesi üzerine, bu sefer onu kesin devirmek için iç dinamikler devreye sokuldu. Devrin aydını geçinen muhalif zümreden sivil ve askeri bir komita oluşturan siyonist güç, masonlar ve Avrupa devletleri “İttihat ve Terakki” denilen örgütü kullanarak padişaha bir darbe gerçekleştirdiler. Abdülhamid Han’ın kurduğu okullardan mezun olan şu zümre, li hikmetin, amansız bir düşmanlık derecesinde karşısında oldukları velinimetlerine karşı, hemen tamamı mason olan ve ordu içinde de yapılanmasını tamamlayan çekirdek yapının ve hariçteki sponsorlarının düğmeye basmasıyla harekete geçecekti. Bunlar emellerine ulaşmak için tek çıkar yolun padişahı devreden çıkarmak olduğunu kafaya koymuşlardı. Hedefe giden yolda Meşrutiyet ilanını bir maske olarak kullandılar. Bu iş için Ermeni, Rum, Bulgar ve Arap gibi çeşitli unsurlara mensup komitacılarla “ittihâd-ı anâsır” fikri etrafında anlaştılar. Padişahı, Kanûn-ı Esasi’yi yeniden ilân etmeye zorladılar. Nihayet II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilân etti. II. Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine imparatorluğun dağılmasını hızlandırdı.

Eski takvime göre 31 Mart’ta meydana gelen ve “Otuz Bir Mart Vakası” olarak tarihe geçen bir tertiple de Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indirdiler.

II. Abdülhamid, kendisine sadık olan İstanbul’daki ordu ve muhafız askerleriyle, “Hareket Ordusu” da denilen ihtilalci Selanik sürüsünü rahatça ortadan kaldırmaya muktedir olmasına ve maiyetinin bu yönde ısrarlarına rağmen Müslümanların halifesi olduğunu ve Müslüman’ı Müslüman’a kırdıramayacağını söylemişti.

Hal böyle olunca, Selanik’ten yola çıkan “Hareket Ordusu” pay-i taht’ta vaziyete hâkim olmuş; sultanı tahttan indirebilme fırsatını eline geçirmişti.

Lakin darbeye bir kılıf uydurmak gerekiyordu. Bunun için de bir “Hal” fetvasına ihtiyaç duydular. Bu iş için maalesef âlimleri kullandılar. Hal fetvasının müsveddesini hem ulema hem mebus olan Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır)ye yazdırdılar. Fetvada, padişah hakkında asılsız ve mesnetsiz iddialarda bulunuluyordu. Hatta fetvayı imzalamak üzere meclise davet edilen Fetva Emini Hacı Nuri Efendi bu fetvayı okuduktan sonra imzalamayı reddetmişti.

Nihayet II. Abdülhamid’in hilâfet ve saltanattan hal’i kararı II. Meşrutiyet meclisinde oya sunuldu. Mebuslar kahir ekseriyetle hal kararı istikametinde el kaldırdılar. Oylamaya itiraz eden bazı mebuslar da baskı yapılarak susturuldu. Sonunda ittifakla Abdülhamid’in hal’ine karar verilmiş oldu. Meclisin hal kararını padişaha tebliğ etmek üzere seçilen heyet, ayandan Ermeni Aram, Bahriye feriği Laz Arif Hikmet, Selanik mebusu Yahudi Emanuel Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani’den oluşmaktaydı. Sultanın bu hal heyeti hakkında söylediği şu söz tarihe geçmiştir: “…Tahttan indirilmek değil de şu hal heyetinin içinde bir tane Türk olmaması, Müslümanların halifesine millet sizi hal etti diyenlerin Ermeni, Rum, Yahudi oluşu ağırıma gitti…”

Sabık Sultan Çırağan Sarayı’nda oturmak istediğini bildirdiği halde, darbeci Selânik ordusunun kumandanı Mahmud Şevket Paşa, onu Selânik’e bir Yahudi’nin konağına sürgün gönderdi. Eşyasını dahi alamadan birkaç bavulla gece yarısı Yıldız Sarayı’ndan çıkarılan Abdülhamid, aile ve maiyet efradından oluşan otuz sekiz kişi ile Sirkeci’den özel bir trenle Selânik’e götürüldü ve Alattini Köşkü’ne yerleştirildi. Burada zamanını mobilya imaliyle geçirmekteyken şu meşum Balkan harbi patlak verdi. Düşmanın Selânik’e yaklaştığı haberi alınınca apar topar İstanbul’a kaçırılan sabık Hükümdar artık günlerini vefatına kadar ikametine tahsis edilen Beylerbeyi Sarayı’nda geçirecektir.

Onu bir “Sabatayi” darbeyle deviren İttihatçılar, Trablusgarp harbi, Balkan harbi ve Birinci Dünya harbi derken memleket ve milleti bir on yıl içinde felakete sürüklemişlerdi. Büyük Hakan zaten; “Memleketi bir on yıl idare edebilirlerse on asır idare ettik diye övünebilirler.” demişti. Nitekim dediği aynen çıkmış, bir on yıl içerisinde koca Osmanlı tarihe karışmıştı.

Artık iş işten geçmişti. Abdülhamid’in dünkü amansız düşmanları onun büyüklüğünü anlamış, lehinde itirafnameler kaleme almaya başlamışlar, lakin bade harabe’l Basra fehvasınca mesele kapanmıştı.

Bu mübarek şahsiyet nihayet, Birinci Dünya harbinin aleyhimize fecaatle sonunun belli olduğu 10 Şubat 1918 Pazar günü vefat etmişti. Öleceğini hissetmiş, yanındakilere hazırlık yapmalarını söylemişti.

Beylerbeyi Sarayı’ndan alınan naşı, o güne kadar görülmemiş bir halk teveccühüyle ve devlet merasimiyle gözyaşları içinde Divanyolu’ndaki dedesi II. Mahmud türbesindeki yerine defnedilmişti.

Sultan Abdülhamid merhum, dedesi Fatih gibi kavisli, iri burunlu, parlak ve iri gözlü idi. Gayet soğukkanlı, temkinli, müdebbir ve vakarlı bir mizaca sahipti. Davudi bir sesi vardı. Herkesi uzun uzun dinler, az konuşur, muhataplarına kim olursa olsun derin bir hürmet telkin ederdi. Çok nazik bir hale sahipti. Muhataplarının ifadeye yansımayan niyet ve düşüncelerini sezmekte hususi bir kabiliyete sahipti. Duygularını saklardı. Sevmediklerine bile onları sevmediğini hissettirmez, saygılı davranırdı. Süs ve şatafattan hiç hoşlanmazdı. Sade yer, sade ama gayet şık giyinirdi. Spor yapmayı, yaz kış soğuk suyla duş almayı ihmal etmezdi. Çok iyi bir binici, fevkalade silahşördü. Hayvanları çok severdi. Papağanı meşhurdu. Ferhan isimli atı dillere destandı. Çok sıkı ve programlı çalışırdı. Sürprizlerden hoşlanmazdı. Her şeye vakıf ve hâkim olmak isterdi. Çok merhametli ve cömertti. Ailesine düşkünlüğü, onların eğitimi hususundaki ihtimamı fevkaladeydi. Polisiye romanlara düşkünlük derecesinde meraklıydı. Muhteşem bir kütüphaneye sahipti. Devlet işlerinde değişik karakterdeki kimselerden faydalanmayı iyi bilir ve onlara mizaçlarına uygun hizmetler verirdi. Mühim bir mesele zuhurunda hangi saat ve halde olursa olsun uyandırılmayı maiyetine emretmişti.

O, halifelik makamının gerektirdiği salahiyete, salabete, takvaya; hem merhamet hem gerekli otoriteye sahipti. Ezcümle, iffet ve namus timsali mümtaz bir şahsiyetti…

Derin manevi yönü, ehli tarik olma vasfı onu samimi Müslümanların nazarında daha üst bir mevkiye oturtmuştu; hatta keşif keramet sahibi veli bir zât olduğu müminler indinde güçlü bir kanaatti.

Tahtına mal olsa da kan dökmekten asla hoşlanmayan bu büyük Hakan’a devrin şeamet tellallarınca “kızıl sultan” denmesi bizim garip tarihimizin cilvelerinden biri olsa gerektir diyelim ve onun hakiki veçhesini erken çağda kavramış (ki bu da garip bir cilvedir) Nihal Atsız’ın kapak çerçevesiyle şimdilik bu bahse nokta koyalım:

O bu mülkün “GÖK SULTAN”ıydı…

Rahmetullahi aleyh…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.