Ana sayfa - Arşiv - Gidip de Gelen Var mı? 2 / Kenan Kurban

Gidip de Gelen Var mı? 2 / Kenan Kurban

Bu yazı gerçek bir olaydan esinlenerek hikâyeleştirilmiştir.

Mustafa’nın bilginin değil de bilgeliğin olgunlaştığı simasına hüzün çökerken, edepsizce çıkışa kızgınlığını yüksek sesle konuşarak belli etti. Mustafa “Gidip de gelen var mı? diyorsun çocuk, aslında biz her uykuya daldığımızda gidip gözümüzü açtığımızda geri geliyoruz.” dedi. Zafer’in gözlerinin içine baktı. Zafer cevaptan tatmin olmamışçasına bakıyordu. Mustafa acıyarak “Sen asıl şunu düşün; eğer bir gün Allah sana öbür tarafa gidip gelen birisini gösterirse vereceğin tepkin ne olacak? Senin bulman gereken sorunun cevabı bu.” dedi. Zafer bütün şımarıklığıyla elini hafiften kaldırıp sallayarak “Geç bunları amcacığım, bu dediğin teorik olarak bile mümkün değil.” Parmağıyla başını göstererek “Bu güzel kafamı bunlarla yoramam.” dedi. Cemil Rıza hemen Zafer’in koluna girip “Gel dostum, biz seninle yan tarafa geçelim.” diyerek kaldırırken tahta dış kapı açılınca küçük çan sesi duyuldu. Hakan “Mustafa amca Oğuz geldi.” diyerek ayağa kalkınca Mustafa da ağırdan hareketlendi. Bu arada Oğuz’un sesi duyuldu “Kiremitler geldi.” Mustafa çatıya çıkarken gençler de malzemeleri çıkarttılar. Gün akşama dönünce işe hız verip hava kararmadan tamiratı bitirdiler. Mustafa hızlı çalışmaktan dolayı yüzü kıpkırmızı olmuş, üstüne bir yorgunluk çökmüştü. Cemil Rıza “Gel Mustafa amca bir yorgunluk çayı içelim.” dedi. Mustafa “Gençler çayınız demli, muhabbetiniz koyu, sohbetiniz hoş lakin ben yaşlı adamım, gidip dinlenmem lazım. Başka zaman gene bir araya geliriz.” dedi. Hakan ile Oğuz elini öpüp “Teşekkürler Mustafa amca.” dediler. Mustafa “Gençler başınız sıkışınca çekinmeden bana gelin. Allah’a emanet.” dedi ve dışarı çıktı. Zafer ise camdan donuk gözlerle bakıyordu.

Zafer’in hayatı eskisi gibi devam etse de muhatabı olduğu “Ya Allah sana bir gün ölüp de geri geleni gösterirse ne yapacaksın?” sorusu artık beynine çivi gibi saplanmıştı, onu bırakmıyordu. Cevap aramaktansa kaçmak işine geldiğinden ya kalabalıklara karışıyor ya da kendisini uykuya verip düşünmemeye çalışıyordu. Her şeye rağmen Mustafa amcanın sözleri tohum olmuş, gün be gün çatlamaya doğru gidiyordu. Yine bu kendinden kaçışın yaşandığı bir gecenin sonunda izbe ve karanlık sokakta yalpalayarak yürürken dengesini iyice kaybedip tam yere kapaklanacakken güçlü bir el onu kolundan yakaladı. Zafer dönüp arkasına baktı, karanlıkta yüzünü seçemiyordu. Tutan el kendisine doğru çekip insaflı bir sesle “Gel” dedi. Ve koluna girip Behzat Camisine götürüp yüzünü yıkadı. Tanıdık gelen bu sesin sahibini gün ışıyıp simalar tam olarak seçilmeye başlayınca Zafer “Sen çatıyı tamir eden ustasın.” dedi. Mustafa tasdikler şekilde başını sallarken “Nasıl biraz daha iyi misin?” dedi. Zafer bu kez de kaçtığı, saklandığı sorunun sahibine yakalanmıştı. Anlamsızca Mustafa’ya bakarken Mustafa sorusunu yeniledi “Oğlum daha iyisin ya?” Zafer biraz baygın ve yayvan bir ağızla “Sen nasıl bir adamsın ya? Sana edepsizlik yapan birisini önce yere kapaklanmaktan kurtarıyorsun, bu da yetmezmiş gibi nasıl olduğunu düşünüyorsun. Üstüne üstlük içkili içkili camiye getirip yüzümü yıkayıp yakından ilgileniyorsun?” dedi. Mustafa “Sizin yaşınızdaki adamlara delikanlı diyoruz. İnsanoğlunun en çok yanlış yapacağı en asi olduğu çağlardır. Gelelim içkiye, Rabbim o içkiye emretmiş, seni içenin aklını başından al… E şimdi, gıybet eden, yalan söyleyen, göz zinası yapan da sarhoş olsaydı piyasa da ayık adam bulabilir miydik? Rabbim hepimizin günahlarını affetsin.” dedi. Zafer suçunu kabullenip başını öne eğerken ömründe ilk defa kendisini bu kadar mahcup hissedip utanmıştı. Zafer “Ya amca, sen hangi okulda okudun?” dedi. Mustafa, Zafer’in koluna girdi yürümeye başladılar. Mustafa “Evlat, bazı şeyler okumakla öğrenilmez.” deyip sağ elini Zafer’in göğsüne koyup “Sinelere siner, sonra sineden sineye aktarılır. Bak bizim Tokat, Seyyidler, Evliyalar, Âlimler şehridir. Her biri sinelere bir güzellik ekmiştir. Ha bazılarında tohum zayi olmuş, bazısında ise çatlayıp kök salmış güzel meyveler verirken hoş rayihalar yaymıştır.” dedi. Zafer kırık dökük kelimelerle “Ben de ilk geldiğimde İzmir’e kıyasla küçük görmüş canım sıkılmıştı.” dedi. Mustafa gülerek “Küçük, büyük her şeyi görüntüyle ölçer olduk. Özdeki kıymete bakmaya bile tenezzül etmeyince inciden, mercandan, elmastan mahrum kalıyoruz.” dedi. Zafer “Ben, İzmir’den buraya niye geldim biliyor musun?” dedi. Ve cevap beklemeden “Katı, kuralcı bir aileden kaçıp savruk, kafama göre bir hayat yaşamak için. Belki bende de suç var. Ama en azından ne istediğimi sorsalar, beni yok görmeseler böyle olmayacaktım.” dedi. Mustafa anladım manasında başını sallayıp “Eee evlat her ana baba çocuğunun kendinden daha iyi bir hayat yaşamasını, kendi çektiği sıkıntıları çekmemesini ister. Bence ailenin istekleri normal ama yolları, yöntemleri yanlıştır.” dedi. Zafer “İyi de o yanlışın bedelini ödeyen benim…” dedi. Mustafa “Evlat, Adem peygamberden kıyamete kadar süper, sorunsuz bir aile, mükemmel bir toplum, muazzam yıkılmaz bir devlet olmayacaktır. Hepsinin kendi içinde eksikleri, yanlışları olacaktır. İşte her şeye rağmen insanları bir arada tutan harç ise sevgidir. Yani o da yüzde yüz değildir ha… Yüzde elli biri bile yeterlidir. Eğer sevme özürlü isen bari saygı duymayı becer. Ki buradan bakınca senin dertlerin birçoklarına göre dert bile değil.” dedi. Zafer “O zaman ben boşuna mı yaşıyorum?” dedi. Mustafa “Olur mu hiç boşuna, kader bazen bizim pişmemiz için bize özel yanlışlar veya ortamlar hazırlar. Ve biz onlardan kaçarken ya da kurtulmaya çalışırken asıl hedefe ulaşır, bulmamız gerekeni buluruz. Bazen de sevdiğine koşup koşup kavuşamamaktır, kavuşmak ya da zahiren vuslatın olduğu gün bu dünyadaki son günümüzdür. Kim bile bilir?” dedi. Zafer söylenenleri anlamakla anlayamamak arasında bir yerde duruyordu. Mustafa ise “İşte geldik deyip Ali Paşa Camii’nin yanındaki çay ocağına girdiler. Mustafa “Hızır oğlum, bize iki sade gayfe!” dedi. Hızır yine o muzip haliyle “Sabah sabah çarpmasın.” dedi. Mustafa “Çarpmaz çarpmaz, sen gevezeliği bırak da elin işlesin.” dedi. Zafer, günün ilk saatlerinde sabah namazından çıkanların oturup muhabbetin yanına yağlıları, çörekleri ve yoğurtmaçları katıp demli çay ile pekiştirdikleri ortamda kendisini garip ve yabancı hissetti. O arada Hızır köpüklü kahveleri getirdi. Kokusu mis gibi ciğerlerini doldururken ilk yudumu aldılar. O arada yan masadan dünya siyaseti, derin devletler, İslam dünyası ve Türkiye’nin ince ayar analizleri yapılırken mevzu koyulaştıkça sesler yükselmeye başladı. Zafer kahvenin de etkisiyle açılan algıları yerine gelmeye başlayan şuuru ile olanları anlamaya çalışıyordu. Mustafa durumun farkındaydı: “Bunlar seksenli yılların hızlı gençleriydi. Hepsinin devleti kurtarmak ve yüceltmek gibi idealleri vardı. Ve çok samimiydiler. Sonra ihtilal olunca mefkûreleri diri olsa da ümitleri kırıldı. Hepsi bir kenara çekildiler, anca böyle çene yapar oldular. O yılların acı tecrübeleri üzerine ebeveynler çocuklarına sıkı sıkıya; etliye sütlüye karışma, geçimine bak diye tenbihte bulundular.” Kahvesinden bir yudum daha alırken Zafer merakla “Sonra, sonra.” dedi. Mustafa “Sonra onların da çoğu, en büyük idealleri eğlenmek, gününü gün etmek olan bir nesil olarak yetiştiler. Kısacası boru tipi, mutfak ile tuvalet arası taşıyıcı oldular.” dedi. Zafer acı dolu bir tebessüm ile karşılık verip düşünceli bir halde biraz aksak topal bir dille “Teşekkür ederim Mustafa amca ben artık gideyim.” dedi. Ve hızlıca kalkıp yine hafiften sendeleyerek yürümeye başladı. Boşları almaya gelen Hızır manalı manalı bakıp “Kim bu genç Mustafa amca?” dedi. Mustafa “Sevgiye muhtaç bir gariban.” dedi.

Aradan geçen aylardan sonra nihayet kuradan hac çıkan Mustafa amca dünyaların sahibi olmuştu. Kutlu yolculuğa sayılı günler kala Mustafa ile Bakkal Süleyman muhabbet ediyorlardı. Oğuz, Cemil Rıza alışveriş için içeri girdiler. Cemil Rıza, Mustafa amcayı görünce uzun uzun yüzüne baktı. Süleyman “Hayırdır yeğenüm?”dedi. Cemil Rıza hayretle “Ya Mustafa amca yüzün ne kadar nurlanmış?” dedi. Mustafa “O senin güzelliğin evlat.” dedi. Oğuz her zaman ki ciddiyetiyle “Olur mu, bizim güzelliğimiz olamaz. Çünkü günah çukurunda gençleriz ve biz bile kayıtsız kalamıyoruz.” dedi. Süleyman olanlara şaşırmıştı. Mustafa daha da mülayim bir dille “O çağrıldığımız yerin güzelliği, nurudur evlat.” dedi. Süleyman “Mustafa amca hacca gidecek gençler.” dedi. Gençler doğal bir refleksle elini öpüp “Bize de dua et.” diye ısrarla tenbihlediler.

Mustafa ve Hanımı Fatma hac farizalarını tamamlamışlar, dönüş günü gelmiş çatmıştı. Tokat’ta çocukları ise hem ana babasına sağ salim kavuşacak olmanın hem de bir arada olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Nihayet özlem bitmiş havaalanından alınan büyükler konvoy eşliğinde eve getirilmişti. Hurmalar yenilmiş zemzemler içilmişti. Mustafa şehir dışından gelen çocuklarına dönerek “Hemen gitmeyin, ben on beş gün sonra vefat edeceğim. Beni defnedip öyle gidersiniz. Hakkınızı da helal edin.” dedi. Ortam bir anda buz kesti, kimse ne diyeceğini bilemedi. İlk şoku atlatan, Feyz Dergisi’nde çalışan hafız kız Fadime oldu. Fadime “Baba o nasıl söz? Allah seni başımızdan eksik etmesin uzun ömür versin.” dedi. Diğer çocukları da aynı meyanda konuşsalar da Mustafa amca hiçbirini duymuyor, daha doğrusu duymak bile istemiyordu. Varılacak yerin güzelliği onu çoktan içine çekip bütün benliğini sarmıştı.

Yine felekten çalınan rezil bir gecenin gündüzünde Oğuz çayını demleyip aç karnına sigarasını içerken dergileri karıştırıyordu. Yanına Cemil Rıza geldi. Sonrasında Hakan en nihayetinde de Zafer teşrif etti. Yine eli başında yalpalayarak gelip “Ne o oğlum bir çay bile demlemediniz mi?” Hakan “Valla dünya sana güzel. Hayatta her istediğini yaptıracak birini bulmuşsun. Git kendi işini kendin hallet beyazdemiz.” dedi. Cemil Rıza “Hava bozar mı?” dedi. Hakan “Bozsa ne olur bozmasa ne olur? Ne tarla da mahsulümüz var ne de damımız delik.” dedi. Söz bitince Zafer o yeşil gözlerini iyice açarak “Dam dedin aklıma geldi. Bizim Mustafa usta nerelerde?” Cemil Rıza “Hacca gitmişti. Bugünler de dönmüş olacak.” dedi. Oğuz “O zaman bir hayırlı olsuna gidelim.” dedi. Hakan eliyle kapattığı ağzından hafiften nefesini verip koklayarak “Biz mi gideceğiz?” dedi. Cemil Rıza “Gece alkol, gündüz üstüne zemzem mi içeceğiz?” dedi. En beklenmedik tavır, aniden ayağa kalkıp “Hadi hep beraber gidelim. Eğer biz gelemeyiz derseniz ben tek başıma gideceğim” diyen Zafer’den geldi. Herkes şaşkın gözlerle bakarken o aldırış etmeden devam etti. Zafer “O çok geniş gönüllü, merhametli bir insan, bize de mutlaka bir yer vardır.” dedi. Hakan “Sen bile böyle diyorsan gitmek şart oldu.” dedi. Ve hazırlanıp yola çıktılar. İki dakika uğrayıp bakkal Süleyman’dan adresi aldılar.

Açık kapıdan selam vererek içeri girip “Mustafa amcayı görecektik.” dediler. Büyük odaya buyur edildiler. Misafirler utangaç tavırlarla odaya girerken Mustafa “Oo! Gençler hoş geldiniz.” dedi. Oğuz “Hoş bulduk Mustafa amca, Allah haccını kabul etsin.” dedi. Tek tek sarılıp musafahalaştılar. Zafer divana otururken kartalın gözlerinin keskinliğinde evin her detayını inceliyor, aklı ise kıyas çukurunda boğuluyordu. Çünkü ruhunda ilk kez tatmadığı bir dinginlik vardı. Bir yanı sebepsiz yere kabullenemeyip ret ediyordu. Mustafa “Hakan, çatınızdan su akıyor mu?” dedi. Hakan “Sağ olasın amca bir sıkıntımız yok.” dedi. Oğuz “Allah tekrardan kabul etsin. Eee biraz da hac anılarından bahsetseniz.” dedi. O sırada hurma ile küçük bardaklarda zemzem getirildi. Cemil Rıza ayağa kalkıp zemzemi içerken diğerleri şaşkın bakışlar arasında oturarak içtiler. Mustafa gözleri dolu, dokunsan ağlayacak halde “Eskiler, akıl hacca gitmeye yol ararken âşık varmış gelmiş derler. Ben sadece hasreti ve özlemi hissedip, gördüm.” dedi. Orada bulunanlar cümleden tam olarak bir şey anlamasalar da tamam manasında başlarını sallarken Cemil Rıza “İyi ki evimizin çatısı akmış da sizi tanımışız.” dedi. Mustafa da “Ben de sizin gibi gençlerle tanışmış olmaktan mutluyum.” dedi. Bu arada ikram edilen çaylar içilmeye başlandı. Zafer neredeyse hiç konuşmadı. Daha doğrusu içindeki meydan muharebesinden sebep söz söylemeye hali kalmadı. Nihayet Oğuz kalkmak için müsaade istediğinde Mustafa hepsini tek tek kucaklayıp “Ben on beş gün sonra ebedi âleme göçeceğim. Beni defnetmeden hiçbir yere gitmeyin.” dedi. O an Zafer’in içi burkuldu, ilk defa birinden ayrılacak olmak içini bu kadar sızlatmıştı. En yüksek perdeden telaşla “Allah uzun ömür versin o nasıl söz?” dedi. Mustafa gülümseyerek “Kader, kader…”dedi. Mustafa misafirlerini yolculadı. Gençler evden ayrıldıktan sonra sebepsiz yere on dakika hiçbir şey konuşamadılar.

Mustafa bu dünyadaki son günlerini yaşarken en yakın arkadaşı Nuri vefat etmişti. Onu defnettikten sonra yeğeni Ahmet’i yanına alıp kendi kabrini kazdı. Elleriyle evini temizlercesine topraklarını çıkarttı. En sonun da “Sana kavuşmama az kaldı.” dercesine bakıp “Yeğenim beni buraya defnedin.” diye sıkı sıkıya tenbihledi.

Mustafa Arslan, takvimler iki bin dokuzu gösterirken altmış beş yaşında dediği gibi hac dönüşünden on beş gün sonra vefat etti. Haberi duyanlar eve gelirken, bakkal Süleyman da Cemil Rıza’ya mesaj attı. Her biri apar topar cenaze evine koştular. Hüzün evin her köşesini kaplamıştı. Süleyman kapıda gördüğü gençleri içeri aldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. En sonunda oğlu “Rahmetli geldiğinden beri on beş gün sonra öleceğim diyordu. Günbegün geri saymaya devam etti. Biz inanamamıştık ama dediği gün vefat etti.” dedi. Oğlunun yanında oturan hac arkadaşı elinden tutup “Evlat babanız zaten hac’da tavaf ederken kalp krizi geçirmiş, kalbi durmuştu yani vefat etmişti.” İnsanlar nasıl olur dercesine yaşlı adama doğru baktılar. Adam devam etti “Fakat doktorlar uğraşıp kalp masajı ile geri getirmeyi başardılar. Her şey normale dönünce hekimlerden birisi şaka mahiyetinde “Amca sen kısa bir zaman için bile olsa öldün. Diğer tarafa gidip geldin, ne gördün? Diye sordu.” Bu duydukları Zafer’i beyninden vurulmuşa döndürdü. Duyduklarına inanamıyordu. Zafer buğulu gözler ve meraklı bir ses tonuyla “O ne dedi?” Hacı iyice duygulanmış, sanki o anı tekrar yaşıyorcasına “Dedi ki: Ben ölünce Resulullah Efendimiz’i (s.a.v.) gördüm. Bana buyurdu ki: Seni on beş gün sonra yanımıza alacağız. Şimdi memleketine gidip helalleş dedi.” Hâzirundan bazıları “Maşaallah, Allahu Ekber,” derken, kızı Fadime’nin eşi Sedat her zamanki ağır başlılığı, serinkanlılığı ve keskin zekâsı ile olayı kavrayıp “Kayınpederim çok âbid değildi. Öyle ekstra ekstra ibadetleri yoktu. Fakat eli açık, saf gönül, Allah’ın yarattıklarına karşı merhametli, peygamber aşığı bir insandı. Rabbim’in de hoşuna gitmiş olacak ki çok güzel bir halde vefat etti.” dedi. Zafer artık hiçbir konuşmayı duymuyordu. O ona edepsizce “Amca bunca yıllık insanlık tarihinde öbür tarafa gidip de gelen var mı?” diye sorduğunda Mustafa amcanın verdiği cevap hala kulaklarındaydı: “Sen asıl şunu düşün; eğer bir gün Allah sana öbür tarafa gidip de gelen birisini gösterirse vereceğin tepkin ne olacak? Senin bulman gereken sorunun cevabı bu.” Zafer ağır hareketlerle ayağa kalkıp tekrardan baş sağlığı diledikten sonra arkadaşlarına siz oturun işareti yapıp dışarı çıktı. Yine yolda yalpalayarak yürüyordu ama bu kez içkiden değil tanık olduğu hadiselerin etkisindendi. Beyninin içinde şu kelimelerle dolaşıyordu: “Şimdiki gençliğin en büyük ideali eğlenmek, gününü gün etmek. Kısacası boru tipi, mutfak ile tuvalet arası taşıyıcı.” Hafiften duvara doğru yanaşıp elini dayayarak yürümeye devam ederken “Evet, Mustafa amca! Gidip de gelen var mı, sorusunun cevabını benim gözümün içine sokarcasına cevap verdin. Ama insan garip bir varlıkmış. Delil ile yüz yüze gelmesine rağmen yine de içinden kaçacak bir yer arıyor, belki zorlasam bulurum da. Şimdi anlıyorum benim asıl sorunum sevmekmiş, âşık olmakmış. Üstelik bir konuda delilin biri de bir, bini de bir.” dedi. Kaldırıma çöktü. İçinde aldığı kararı ilk olarak, yanına gelen küçük bir kedi yavrusu severek hayata geçirirken dilinde hep şu söz vardı: “Gidip de gelenler varmış. Allah, aramak ile bulunmaz ama bulanlar hep arayanlarmış.”

Son

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.