Gıda Sağlığımız ve Helal Gıdanın Önemi / Gimdes Başkanı Dr. Hüseyin Kâmi Büyüközer


gonul-20-helal-gidaSayın Büyüközer böyle bir dert sizde nasıl hâsıl oldu?

Damla damla oldu, çocukluğumdan itibaren… Yıl 1950, ben 12 yaşındayım. Benim memleketim Antalya, mutfağımız Akdeniz kültürüne sahip; dolayısıyla bizde yağ çok önemli. Öyle rastgele bir zeytinyağı değil halis zeytinyağı, şimdi sızma diyoruz. Tereyağımız da mutlaka köylülerin yaptığı tereyağı olacak, babam onu pazar yerinden alır getirirdi. Babam bir gün geldi “Yağcıların hiçbiri pazarda yok.” dedi. İkinci günü gitti, üçüncü günü gitti ama yağcılar yine gelmediler. Bunun üzerine Antalya’nın köyüne gitti, yağcısını buldu. “Neden gelmiyorsunuz?” demiş. Adamlar “Amca öyle insanlar peyda oldu ki kapımızdan tereyağını alıp parasını da peşin ödeyip gidiyorlar, şehre gelmemize gerek kalmadı.” demişler. Tereyağını kimlerin topladığını çözemiyoruz; bir kişi değil, bir sürü insan gelip kapılarından alıp gidiyorlar. Şehre bakıyoruz şehirde tereyağı yok; hani şehirdeki bir adam toplasa şehirde satsa öyle bir durum da yok. Bekliyoruz nedir bu işin hikmeti diye. Üç dört hafta geçmeden Antalya’daki duvarların üzerine bir reklam yapıştırılmış. Afişte mankenlere köylü kıyafetleri giydirilmiş, ellerinde de beş kiloluk margarin. Bundan sonra bizim yağımız bu, vay efendim şöyle sağlıklı böyle faydalı… Tamam dedi babam “Tereyağı muammasını çözdük. Bunlar bu yağı bize kabul ettirmek için köylünün elindeki yağı topluyorlar.” Margarin bu şekilde Türkiye’ye girdi. Ondan sonra da köylünün elinden tereyağını alıp margarin verdiler. Köylüyü de margarine alıştırdılar, zavallıcık kendi ürettiği tereyağını yiyemez duruma geldi, çünkü fiyat farkı var. Diyelim ki tereyağı on lira ise margarin beş lira, bir kilo tereyağı veriyor iki kilo margarin alıyor. Devlet de destekliyor. Neden? Çünkü fabrika kurmuş… Bütün fabrika işçileri yemekhanelerinde tereyağı ve zeytinyağı yerine margarin kullanır duruma geldi.
Margarinin piyasaya çıkmasından üç beş sene sonra da zeytinyağında bir skandal patlatıldı. Bazıları köylülerden zeytinyağı toplamış ve ihraç etmiş. Sırf Türkiye’deki zeytinyağını kötülemek için tenekelere makine yağı karıştırarak ihraç etmişler. Avrupa’ya giden bu yağlar Türkiye’ye iade edilmiş. Gazetelerde boy boy manşetler “İhraç edilen zeytinyağlarında makine yağı çıktı.” “Zeytinyağına makine yağı karışmış, sakın zeytinyağı almayalım…” Bundan daha kuvvetli bir propaganda olabilir mi? Bir anda zeytinyağı satışı durdu. Bütün üreticiler işlerini terk etmeye, hatta zeytin ağaçlarını kurumaya terk edecek duruma geldi. Böylece Türkiye zeytinyağı tüketmeyecek duruma getirildi ve margarinciler yerlerini perçinlediler. Çocukluğumda gördüğüm önemli olaylardır bunlar…
Askerlikten sonra 1966’da ARGE dairesine tayin edildim. Tam da o sırada Askeriye, bizden hangi yağ sağlıklıdır tespitini istiyor. Biz de laboratuvar faaliyetine başladık. Bir grup fareye margarinli gıdalar, bir grup fareye soya yağlı, bir grup fareye tereyağlı, bir grup fareye de zeytinyağlı gıdalar verildi ve o fareler altı ay bu şekilde beslendi. Altı ay sonra her gruptan bir fare alınıp karaciğerleri çıkartıldı ve tahlil edildi. Anlaşıldı ki en çok tahrip olan karaciğerler margarinle beslenen farelere ait. İkinci olarak soya yağıyla beslenenler, ondan sonra tereyağı ile beslenenler ve en az tahrip görmüş karaciğerler de zeytinyağıyla beslenen farelere ait. Bundan sonra benim aklımdan hiç çıkmadı ve bu yağ konusu iyice perçinlendi.
Şöyle bir olayı da nakletmekte fayda var. 1974’te Kıbrıs çıkartması oldu. Bendeniz de Sanayi Bakanlığında Sanayi Dairesi Reisiyim. Kıbrıs çıkartması nedeniyle Türkiye’ye bir ambargo var. Kıbrıs çıkartmasını Amerika’dan izinsiz yaptığı için, Amerika Türkiye’ye ceza veriyor ve bütün dünyaya ilan ediyor; “Türkiye’ye sakın istediği ürünleri vermeyin…” Askeriyeden bize yazı geldi; ambargodan etkilendikleri için yağ sıkıntısı var, yağ temin edilmesini istiyorlar. Ben hemen Türkiye’deki yağ firmalarını topladım ve konuyu anlattım. Bazı kuruluşlar dedi ki: “Bizde sekiz on senedir depomuzda bekleyen fındık yağı var, işe yararsa onları verebiliriz…” Ben de mühendisliğimi devreye soktum ve “Bekleyen yağ oksitlenmiştir, dolayısıyla gıda özelliğini kaybetmiştir.” dedim. Hemen oradan bir margarin firmasının yetkilisi dedi ki: “Ooo, bize o yağı verin biz hemen margarin yapalım!” Bu sefer ona döndüm “Besin özelliğini yitirmiş yağ ile nasıl margarin yapacaksınız?” dedim. Şu cevaba dikkat edin, aynen naklediyorum: “Bize ne verirseniz verin, bir taraftan sokalım öbür taraftan margarin olarak çıkartalım.” Bu cevabı kendi kulaklarımla duydum. Bu kadar basit ifadeleri Sanayi Bakanlığının resmî bir makamında duydum.
Tabi daha sonra hidrolize yağların insan sağlığına kesinlikle zarar verdiği ortaya çıktı. Trans yağlar oluşturduğu ve bu trans yağların da risk taşıdığı artık bugün biliniyor.
Biz milletimizin sağlıklı beslenmesi için bir an evvel margarinden uzak durmasını tavsiye ediyoruz.
Margarinsiz bir hayatı sağlayacak yolu Müslümanlara ve bütün insanlara açmamız lazım. Bu görev de Müslümanlara düşmüş, Müslümanların boynunun borcu gibi.

Fındık yağı ve kanola yağı var, bunlar hakkında ne söylersiniz?
Kanola yağı genetik yapısı değiştirilmiş bir ürün. Onun doğal ismi “kolza”dır, yani bitkinin ismi kolza. Asırlar boyu kolza bitkisi var ama eski botanik kitaplarını okursanız bu bitki için şöyle bir ifade vardır: “Kolza bitkisinin çiçeğine böcekler konmaz, es kaza konan böcek olursa biraz sonra yere düşüp ölür.” Çünkü bu bitkinin çiçeğinde bir yağ asidi var ve bu yağ asidinin oranı yüksek olduğu için insana da hayvana da zarar veriyor. Kanada’da bir adam kolzanın tohumunu güya ıslah etmiş, ama genetik yapısını değiştirerek halletmiş. İsmi de Kanada ve kolza kelimelerinin karışımından geliyor. Genetik yapısı değiştirilmiş ürünler bizim şu anda en büyük can düşmanımız olan bir saha. Çünkü Allah’ın yarattığı yapıyı değiştiriyorlar. Mesela bir tohum ekildiğinde böceklere karşı dayanıklılığını artırmak için bir başka gen eklenmek istenir.
Batı kültürü bu hassasiyete sahip olmadığı için menfaat hesabı yaparak hep materyalist bir mantıkla düşündüler ve bugün genetik yapısı değiştirilmiş muazzam bir alan oluşturdular.
Bakara suresinin 205. ayetinde “O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” buyruluyor.
Nesilleri bozmaya çalışıyorlar, o dönemi yaşıyoruz. Bitkilerle oynuyorlar ve doğanın dengesini bozuyorlar. Dünya bugün neredeyse doğal ürün yetiştiremez duruma geldi.
Elbette Müslümanlar karşı çıkacak. Kur’an-ı Kerim’i elinde tutan şu anda Müslümanlar, o zaman biz mesuliyet altındayız. Hem kendimizden mesulüz hem de dünyadaki bütün insanlardan mesulüz.
Emperyalist mantıkla düzenlerini yürüten insanlara karşı bütün insanlığın haklarını korumak zorundayız.
Özellikle şunu söyleyeceğim! Kanaat önderi hocaefendiler insanların kursağına girecek lokmanın emniyetini güvenini sağlamalılar. Bu da dünyadaki yeni gelişmeleri tanımak ve takip etmekle olur.
Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor: “Bir et parçası haramdan teşekkül etmişse onun gidip varacağı yer ateştir.” Haram lokmayla abad olunmaz.
Hz. Ebu Bekir’in (ra) sütle ilgili olayını biliyorsunuz. Kölesi bir gün süt getirmiş, ikram etmiş. Hz. Ebu Bekir sorgulamadan içmiş, ondan sonra sormuş: “Sen bu sütü nereden temin ettin.” Köle: “Her zaman soruyordunuz bu sefer sormadınız. Falan zamanda efsun yapma karşılığı olarak alacağım vardı, onun karşılığı olarak bana bu sütü verdiler.” Hz. Ebu Bekir hemen parmaklarını ağzına soktu, canhıraş bir şekilde çıkartmaya çalıştı, en sonunda takatsiz düştü. Sonra “Ya Rabbi! Ben bütün gücümle bu lokmayı çıkartmaya çalıştım ama irademin dışında bir şey kalmışsa onu da sana havale ediyorum.” dedi. Bu çok önemli bir olay, sahabenin en başında olan bir zat, ilk halifemiz Hz. Ebu Bekir. Biz onları mı örnek alalım yoksa bugün birtakım acayip fetvacıların sözüne mi inanalım. Böyle bir hassasiyeti cemaatlerimizdeki insanlarımıza mutlaka anlatmalıyız. Bilelim ki bugünkü ortam yüz yıl önceki ortam değil. Yüz yıl önce pazara gittiğiniz zaman gıdalar doğaldı ama bugün pazara gittiğimiz zaman bilelim ki şüpheli gıdalar var. O halde seçme yapmalıyız. Helal ürün üretenleri teşvik edip onları tercih etmemiz lazım.
Yediğimiz yiyeceğin ne olduğunu araştırmak zorundayız. Türkiye’de bu, maalesef yeni yeni başladı.

Gıda sağlığımızı nasıl tehdit ediyorlar?
Asıl olarak benim tespit ettiğim önemli iki tane madde kullanılıyor: sodyum nitrit ve mono sodyum glutamat.
Sodyum nitrit, üreticinin he türlü sahteciliğini, hilelerini ya da dikkatsizliğini örten bir madde. Mikrop üremesini engelliyor, raf ömrünü uzatıyor. Ama proteinle bir araya gelince nitrosamin dediğimiz kimyasal bir yapıyı oluşturuyor. Nitrosamin de bir numaralı kanser riski taşıyan bir maddedir.
Bilhassa çocukların ve hamile annelerin bu tür ürünleri tüketmemeleri gerekiyor. Batı bu maddelerin güya oranlarıyla oynuyor, tehlikesini gördükçe azaltıyorlar.
Şu anda bu şartlara itiraz etmeden üretim yapan firmalar var. Demek ki talep olursa firmalar kolaycılıktan kurtulabiliyormuş. Bu arz talep meselesi biraz da. Tüketici bilinçlendiğinde, sağlığına dikkat ettiğinde, bütün firmalar işlerine gelmese de uzun vadede kendi menfaatleri için düzenlerini değiştirmek zorunda kalacaklar. Bizim çalışmalarımız Tarım Bakanlığını bile harekete geçirdi. Önümüzdeki yıldan itibaren Tarım Bakanlığı da bu maddeleri yasaklıyor. Mono sodyum glutamat kimyasal bir madde. Bu maddenin kullanıldığı bir gıda dilinize değdiği anda bu kimyasal madde dil vasıtasıyla beyne bir sinyal gönderiyor, diyor ki: “Şu anda benimle beraber aldığın gıda var ya, dünyanın en lezzetli gıdası. Bunu beyninin bir köşesine kaydet, bunu unutma…” Tabi çocuk o yediği gıdayı sürekli arar duruma geliyor, “kola”yı sürekli arar duruma geliyor. İnsanlar o maddeyi içeren yiyecekleri sürekli tüketmek istiyor. Mono sodyum glutamatlı yiyecekleri sık sık kullanan insanlar, bir bakıyorsunuz bir süre sonra Alzheimer hastası olmuş. Çünkü bu kumanda mekanizması beyin sinirlerini yoruyor ve bir müddet sonra sinir uçlarında iltihaplanma başlıyor. Beyin sinir uçlarının iltihaplanması demek hafızayı kaybetmek demektir. Bir anlık zevk için bu ömrü böyle bir hastalıkla geçirmeye değer mi?
Tamamen yeme dürtüsünü tetiklemek ve daha çok satmak için kullanılan bir madde. Bunsuz olmaz mı, olur… Bizim atalarımız sucuk yapmamış mı? Onlar mono sodyum glutamat mı kullanmışlar, sodyum nitrit mi kullanmışlar? Batı bu maddeyi minimuma indirdi ama ben diyorum ki minimuma indirmek marifet değil. Çünkü bu zararlı olan maddeyi zararsız çizgiye getirsen dahi, sürekli kullanan insanda on yıl, on beş yıl sonra tahribat yapabiliyor.
Bakın Batı, plastik biberon üretilmesini yasakladı. Türkiye’de de Tarım Bakanlığı karar aldı. Madem bu plastikteki “bisfenol-a” maddesi zararlı, o halde her yerde yasaklansın dediler ama korkunç bir sanayi… Düşünün, marketlerde satılan ürünlerin %99’unun ambalaj malzemesi plastik. Yetkililer “Bisfenol-a”nın kanser yaptığını tespit ettiler ama yok edemiyorlar, şu anda alternatif araştırıyorlar.
En sağlıklı madde cam şişedir ama hasar görmesi kolay olduğu için pek tercih edilmiyor. Ama gerekiyorsa insanlar cam kullanmaya dönecek, başka çaresi yok.

Şahsınıza çok teşekkür ediyor ve çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
Son olarak, biz halkımızı bu konularda uyararak sağlıklı nesiller yetiştirmek ve en önemlisi helal gıda konusunda bilinçlendirmek istiyoruz. Yoksa insanları tedirgin etmek ve huzursuz etmek gibi bir niyetimiz yok. Ben de tüm okuyucularımıza sağlıklı bir yaşam diliyorum.

1 yorum

  1. İbrahim Saatyapn

    Asıl Biz Teşekkür Ediyoruz Kıymetli Hocam Rabbim Çalışmalarınızda Kolaylık İhsan Etsin Sizin Bu Çalışmalarınız Bir Cihattır Hangi Firmalardan Ürün Alacağımızı Şaşırmış Durumdayız.Sağlıklı Ucuz Değerlerimize Hörmet Eden Milli Üreticileri Arayıp Duruyoruz.Rabbimiz Uzun Hayırlı Ömürler Versin İnşaallah.Saygılarımla…

Yorum bırakın