Ana sayfa - Arşiv - Gerçek Sanatçı Misyon Sahibidir / Ahmet Yenilmez

Gerçek Sanatçı Misyon Sahibidir / Ahmet Yenilmez


Sanata ilginiz nereden kaynaklandı, sanata başlamadan önce örnek aldığınız birisi var mıydı?

Sanata daha ziyade gençlik dönemimizle başladık. Bizim gençlik dönemimiz bana göre yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin son usta-çırak, son öğretmen-öğrenci ilişkisinin lezzetinde olduğu bir dönem. Tabi o dönem gençlik organizasyonlarının da en verimli olduğu dönem. Ben Orduluyum, o zaman kırk beş bin nüfusu vardı Ordu’nun… Tabi dezavantajlarının yanında avantajları da vardı. İdealist abilerimiz vardı, çağdaşlarının önünde gelen öğretmenlerimiz vardı, ustalarımız vardı. “Ordu Karadeniz Belediye Tiyatrosu” vardı ki o dönemde Cumhuriyet tarihinin perdesini kapatmamış tek tiyatrosudur, 1936’dan beri… Tabi Ordu’da bir seyirci kitlesi vardır, tiyatro alışkanlığı vardır. Özellikle de çok enteresan, benim matematik öğretmenim Sayın Nusret Efendioğlu’nun -şu anda hâlâ öğretmenlik yapıyor- teşvikleri, daha köyümde iken, ben henüz tiyatro dahi seyretmeden bizi bir okul piyesinde çıkarmış olması vs. bende etkili olmuştur. Belli bir aşamadan, “Ordu Karadeniz Belediye Tiyatrosu”nda deneme sahnesine başladıktan sonra yüksek tahsil için İzmir’e gittik. Tabi İzmir’e giderken benim bir takım hayallerim vardı. Büyük şehir olması, daha modern bir şehir olması nedeniyle, orada tiyatro ve oyunculukla ilgili daha çok imkânların olacağını düşündüm. Ama tam aksiyle karşılaştım. Tabi orada da bir takım zaruretler imkân oldu. İşte bir köylü çocuğusun… Ailevi bir takım imkânsızlıklar neticesinde oyunculuğu profesyonel anlamda yapmak gibi bir tercih ile karşı karşıya kaldım. Tabi şahıs olarak biraz enteresan bir şahısımdır ben. Rol model olarak seçebileceğim, belki sahne rolü anlamında sevdiğim, beğendiğim bir takım aktörler ve sanat insanları olmakla beraber; kültürel kimlik olarak, rol model olarak benimseyeceğimiz bir isim yoktu maalesef bizim dönemimizde, hâlâ da yok. Daha sonrasında hepimizin “Çağrı” filmiyle tanıdığı, malum bir patlamayla şehit verdiğimiz merhum Mustafa Akkad’ı tanıdım ki bana göre dünya sinemasının bir dâhisidir. Oyunculuk bir öykü anlatıcılığıdır. Bir öyküyü, ana kahramanı ve yan kahramanı olmadan anlattı “Çağrı” filminde bildiğiniz gibi. Ama kültürel kimlik anlamında “şu da benim için rol model” diyebileceğim insanlar daha sonra oluşmaya başladı. Bu da son iki yıldır çalıştığım Mehmet Akif. Bana göre bu toprakların bu çağı yakalayan rol model ismi; içte Mehmet Akif, dışta Abdülhamit’tir.

Özellikle görsel sanatlar sinema, televizyon ve tiyatro, sanki belli bir yaşam tercihini ve dünya görüşünü yansıtan insanların tekeli altında gibi… Bu insanların ahlaka ve maneviyata bakış açısı da biraz farklı… Sanki bu sektörde olanlar o yaşam tarzına sahip olacak gibi de bir dayatma algılanıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Böyle bir algılama var. Aslında sanatın yanlış algılanması var. Sanat, toplumun beklentilerini karşılayan bir olgu değildir; sanat, sanatçının dertlerini yansıtan bir olgudur. Yani sanatın toplumu terbiye etme, toplumda bilinç oluşturma gibi bir görevi yoktur. O sanatı tüketen kişilerin kendi nasiplerine aldığı sonuçtur. Sanat; sanatçının normal çağdaşlarından farklı şeyleri görmesi, farklı şeyleri dert etmesi ve bunu tabiri caizse kendi kendine, kendi kalıpları içerisinde anlatan bir üsluptur. O yüzden sanatçının ürettiği ürünler kitleye cazip geliyorsa ve kitle bunu tüketiyorsa o toplumda değişimlere sebep olur. Toplumda meydana gelen değişiklik toplumun algılamasıyla direkt alakalı olan bir şey ve sanat mutlaka tüketim gerektiren bir faaliyettir, bir ihtiyaçtır; hava gibi, su gibi, ekmek gibi bir ihtiyaçtır. Maalesef nasıl ki aç insan insanlık vasfını kaybediyorsa, ihtiyaçlarını idame edemiyorsa, baktığınız zaman sanatsal daha doğrusu ana başlık olarak estetik ihtiyacını karşılayamayan insan da şirazesinden çıkıyor. Ya şirazesinden çıkıyor ya da bu ihtiyacını başka yollardan giderme yoluna gidiyor. Siz cemaati camide görüyorsunuz, sokakta görüyorsunuz veya bir sosyal paylaşım noktasında görüyorsunuz. Oysa o insanın hayatının büyük bir kısmını geçirdiği mahremiyeti var. İşte insanlar o mahremiyetini de tüketiyor. Nerede tüketiyor? Televizyon ekranında tüketiyor, sinema perdesinde tüketiyor, konser salonlarında tüketiyor. Bizim daha bu olguyu konuşabilmemiz için özellikle İslamî kimliğe sahip cemaatlere diyeceğimiz şu: Sokaklarımızı altınla da döşeseniz, çocuklarınıza Karunların hazinesi kadar hazine de bıraksanız, onu da alıp dört duvarın arasına hapsetseniz, elinde cep telefonu denilen bir şey var. Onun bir tuşuna basarak bütün elde ettiği her şeyi, miras olarak bıraktığınızı, gecenizi gündüzünüze katarak bıraktığınız her şeyi harcama gibi bir olgu ile karşı karşıyasınız. Bu bir süreçtir, tabi ki dediğinize katılıyorum yani özellikle Tanzimat’tan sonra oradaki yanlış teşhisler, tespitler, ikameler; ülkemizde özellikle oyunculuk alanıyla alakalı, müzik alanıyla alakalı, resim alanıyla alakalı bir takım sıkıntılar doğurmuştur. Fakat baktığımız zaman, mesela tiyatroya çok mesafelidir belirlediğimiz kimlikteki insanlar ama Abdülhamit’i çok severler. Ama Abdülhamit’i hep hurafelerle dinledikleri için gerçek bir Abdülhamit portresine bile haiz değillerdir. Oysa ben size hemen söyleyeyim; bu ülkede ilk modern tiyatro salonunu Yıldız Sarayı’na Abdülhamit açmıştır. Hatta yurt dışından tiyatro ekiplerini getirip orada seyretmiştir. Elbette sanat da bir seviye istiyor, ama sanatı da o kadar abartmamak lazım. Seviye istemekle beraber dağda yaşayan çobanın da bir sanat, estetik anlayışı vardır. Bunları bir potanın içerisinde, sanatın kendi değişmezleri, kendi dili muvazenesi içerisinde, bir bütünlük içerisinde sunma gayreti var. Bunun çeşitli sebepleri var; eğitim kurumlarının olmayışı vs… Ama şu da göz ardı edilmemeli; sanat ya oligarşik devletlerde yükselmiştir ya da burjuva sınıfını oluşturmuş toplumlarda yükselmiştir.Ya burjuvanın himayesinde yükselmiştir ya da devletin himayesinde yükselmiştir. Picasso’ya da baksanız böyledir, demir perdede Stanislavski’ye de baksanız böyledir, Bertolt Brecht’e de baksanız bu böyledir. Onun için bu algılanmadan ziyade, kendimizin ihtiyaç listesinde sanat kaçıncı sırada, dünyamızda sanatın yeri nedir, bunu irdelemek lazım.

Devamı Gönül Dergisi 2.Sayımızda

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.