Ana sayfa - Manşet - Geçmişin Gölgesi – Geleceğin Omurgası / Dr. Alper Yücel Zorlu

Geçmişin Gölgesi – Geleceğin Omurgası / Dr. Alper Yücel Zorlu

Aklın ve Kalbin Ulaştığı Yere Kadar
Her şeyin müdafaası var. İnsanın da insan olma noktasında haklarını ve hürriyetini, güvenliğini ve yaşama hakkını, duygularını ve değerlerini, akıl sağlığını, neslini ve istikbalini, dinini ve milli unsurlarını, malını, insanlık ve akrabalık hukukunu, koruma ve müdafaa etme hak ve görevi var. Ne var ki, bu değerlerin hiçbiri, bu insanın yaşadığı kara parçası yani vatan edindiği yer ve hayata bakışını belirleyen akaidinden, hayata tutunmasını sağlayan değerlerinden bağımsız değil… Yani toprağından, devletinden ve kalp hayatından bağımsız değil… Düşünüşleri, duygulanma biçimi, davranışları hep bu değerleri korumaya yönelik insanî ve İslamî değerlere ya da hangi inanca mensup ise ona dayanmak zorunda. Nitekim hayatın içindeki pratik görüntüler ve duruşlar da bunu gösteriyor. Aksi halde köksüz, özsüz, libassız olur.
O nedenle “bu topraklar” sözü, herkesin gönlünde bir sızıdır. Çok şey gelir aklına. Aidiyet, siyaset ve tarih, sistem kavgaları, adalet, çelebilik, kalenderlik ve kadirşinaslık, soy-sop, itikadi orijin, fakirlik ve mağduriyet, kibir, öfke, fikir, adeta her şey… Ve hayatın içini dolduran pek çok paradigma unsuru… Kendimize dair iç içe geçmiş dünyalar… Ne var ki, insanlar barış ve huzur içinde ancak üretkenlik ve potansiyellerini ortaya koyabilirler. Kaos her zaman kötü ve belirsizliklere gebedir.
Rahmetli Cemil Meriç: “Bizler ki aynı kitaba baş eğmiş insanlarız. Bizden âlâ akraba mı olur?” demişti. Alevî, Sünnî, Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Arnavut vs… İnsanımızın kendini mensup hissettiği her nitelemenin bir kökeni var. Ama hiçbiri, Cemil Meriç’in yukarıdaki sözünü tekzip etmeye yetmez. Hatta ve hatta, bu topraklarda, Ermeni mezarlığına gömülmüş nice insan vardır ki, bir şekilde bu toprakların ruhundan nefes almış, belki de mümin olarak hayata gözlerini yummuştur. Nice Rum vardır, bu topraklarda nesilleri devirmiş, son kuşakta muteber bir mü’min olarak hayatına devam etmektedir. Hepsi, ortak kültüre bir katkıda bulunmuş ve insanın ontolojik hikâyesinde var ve yâr olduğu yeri yadırgamadan, insan aklının ve ruhunun vazgeçilmez muhasebesini yaparak göçüp gitmişlerdir. Ve bütün canlılığıyla bugün hayat devam etmektedir. Tarih boyunca, maneviyat, ilim ve fikir ırmağının göğsünden ve duru dimağından, maneviyat yüklü gönüllerinden emzirilmiş nesiller, geçmişin mirasının varisleridir bugün… Her toplum, ancak bu şekilde evrensel kültüre kendi damgasını vurur… Güçlü alışverişlerle insanlık yol alır.
Yine aynı şekilde, Şeyh Sa’dî-i Şîrâzî de “Gülistan” isimli eserinde, “Âdem’in çocukları birbirinin organları gibidir; çünkü hepsinin yaratılışı aynı cevherden (kökten, asıldan)dır.” diyor. Yeryüzünde başka topluluklarla gerek kültür gerek biyoloji olarak haşır neşir olmuş her topluluk, hemcinslerinden oluşan insan ırkını ya da insanlık ailesini tanımakla kendi insanlığını daha yakından tanımak imkânını bulur. Çünkü insan “ayna”dır. O nedenle kutsal kitaplar, temelinde asla ırk ayrımı yapmazlar. Hatta o kitaba tabi olanlar, kendi ırkıyla savaşmak pahasına “hakikati” haykırırlar. Hakikatin kavgasını verirler. Nitekim Kur’ân’da da “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurât 49/13) buyrulmaktadır. Bir başka deyişle “Ey iman edenler, biz sizi bir erkekle bir kadından, bir asıldan yarattık. Birbirinizle tanışmanız, işlerinizi tedbirle idâre etmeniz, karşılıklı olarak, İslâmî kurallarla örtüşen milletlerarası teamüllere uymanız, yardımlaşmanız, kültür ve medeniyet alışverişinde bulunmanız, birbirinize iyiliği tavsiye etmeniz için, sizi milletler ve kabileler haline getirdik. Allah yanında en değerliniz, en üstününüz, takva esaslarını-Kur’ân esaslarını iyice benimseyerek tavizsiz hayata geçireniniz, en çok günahlardan arınıp azaptan korunanınız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrananınız, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olanınızdır. Allah her şeyi bilir, gizli-açık her şeyden haberdar olan Allah sizi bilgilendiriyor.” (Ahmet Tekin Meali) buyrulmaktadır. (bk. et-Tefsîru’l-Kebir, 28/136-140.) İlahî kudretin, insanlık ailesine en büyük lütfu, insanı insanla terbiye etmesidir. Nübüvvet neş’esinin altında yatan temel ve öz de budur. O yüzden Yunus aynı zamanda “dünya yurttaşıdır”.
Türkiye’nin Potansiyeli / Sakın Denize Bakmayın!..
İstanbul 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nden her geçişimde denizi, boğazı, sahili şöyle bir gözden geçirir, adeta hasret gideririm. Orada gördüğüm sadece bir görüntü değil, tarih, medeniyet, kültür, geçmişe dair tüm yaşanmışlıklar ve “gelecek” olur. Buram buram koklar ve içime çekerim. İçime çektiğim şeyin kokusunu, rengini, bende bıraktığı duyguları nasıl tanımlarlar bilemem ama ruhum sevinç, hüzün, ümit hepsi bir arada içime çektiğim şeyi mutlaka hisseder.
Evet, sakın denize bakmayın… Aksi halde tarihle, inançla, kültür ve medeniyetle, tüm yaşanmışlıklarla yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalırsınız. Sakın denize bakma derken kinaye yaptık ama bir gerçek var ki, baktığınız yer, bir deniz değil, leb-i derya, bir okyanus… Boşa dememişler: “Osmanlı durdurulmuş bir medeniyettir.”
“Mucebince Amel Oluna” kitabında Ahmed Sırrı Arvas:
“Estetik denilince, Osmanlı’da estetik zirvededir. Onlar çorba kaşığını bile oya gibi işler, ahşap evlerin arasına kubbeler serper. Ecdadımız sesi kadife gibi olmayan bir adama değil müezzinlik, seyyar satıcılık bile yaptırmaz. Zerzevatçılar, koz helvacılar sokak aralarında beyitler söyleyerek dolanırlar. Kız erkek bütün çocuklar, rahle-i tedristen geçer, evlerde destanlar menkıbeler anlatılır ve edebiyat hayata girer. Hâsılı her ev okul, her cami akademi olur. Osmanlı okunu en uzağa atar (840 metre), topa yiv set açar, kılıcın kabzası ve eğimi üzerine kafa yorar. Hâsılı her işinde liderliğe oynar, ikinciliğe asla razı olmaz. İşte bu yüzden mimarı Sinan, şairi Baki, âlimi Ebussuud Efendi, kaptanı Barbaros gibi olur ve İspanyollar Okyanus’ta dolanabilmek için Osmanlı’dan vize alırlar. Osmanlı Medine’ye ray döşer, Ace Sultanı’na (ki taa Endonezya sahillerindedir) yardıma koşar.”
“Enderunlar Osmanlı Devlet İdaresine altmış sadrazam, üç şeyhülislam, yirmi beş kaptanpaşa yetiştirirler.”
“Medreseler, bugün “Dalton ve Vinetka Sistemi” adıyla uygulamaya konulan “Kabiliyete göre ferdî öğretim yapan” programları benimserler. Sınıf geçme yerine “ders geçme” yolunu seçer, mezuniyeti yıllara değil, kabiliyet ve çalışkanlığa bağlarlar. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi, hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak kısalır ya da uzar. Zekâ ölçme ve test usulünü, ilk defa Osmanlılar kullanırlar.” “Parasız tedrisat yaparlar. Talebelerin ve hocaları masraflarını çoğu zaman bu maksatla kurulmuş vakıflar karşılar. Böylece eğitimde devletin yükü hafifler.”
“Müslümanlara has bir meslek: Sahhaflar”:
“Kitapları kundaktaki çocuk gibi tutan sahhaflar…”, “Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t Türk’ünü Ali Emirî’ye teslim eden sahhaflar”, “Kitabı ehline kazandırmaya çalışanlar”, “Aydınımız kitapta emek arardı, el yazmasının tadı başkaydı”, “Bazen çuvalla kitap para etmez, bazen tek sahifeye değer biçilemez”, “Koca çarşıda çıt çıkmaz. Müşterileri ağır, kâmil insanlardır. Çelebi meşreptirler, efendidirler.”
Geçmişin gölgesi, şimdiki yağmurlara bulut oluyor, bu kaçınılmaz… Geçmişin notunu veremeyenler, bu ânı hep eksik yaşıyorlar. Geçmişin gölgesi o nedenle geleceğin omurgası olmak zorunda…
Cemil Meriç “Mağaradakiler” adlı eserinde “Bize Gelince” başlığında:
“On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardı. İslâmiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için, binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir içtimaî nizamın temeliydi İslâmiyet. Sosyal bir sınıfın ya da bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar yani insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus’un mısralarını kanatlandıran imanla, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslâmiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Baki’de şiir.”
Buraları vatan yapan enerjinin temelinde ne yatmaktadır? Bir düşünür “Yesevi’nin Orta Asya’dan attığı çomaklar Anadolu’da ağaç oldu.” demişti. Aynı öz, yatay ve dikey tüm unsurlarıyla salkım saçak hep fütüvvet neş’esiyle yaşadı. Derdi, ilây-ı kelimetullah idi. Allah’ın adını ötelere ta ötelere duyurmak aşkıyla gazi oldular, şehid oldular… Dikkat edin, Anadolu toprağına gelenlerin bir şekilde kökenleri, töreleri, hayata metafizik anlamlar yükleme biçimleri aynı… O gün bize yüklenen misyon ne ise şimdi de aynı aslında… Tarih boyunca, kötülüğü yok eden bir kara delik gibiydik. Bugün de geçmişe oranla çekildiğimiz coğrafyada hacmi azalmış ama kütlesi artmış bir potansiyel olarak durumumuzu koruyoruz. Fetih ruhuyla geldiğimiz topraklar ise ancak fetih ruhuyla ve bereketiyle korunmaya aday…
Uzun İnce Bir Yol…
Kanuni Osmanlı Devleti’nden bahsederken, devlet, aslında “940 sene önce kuruldu” diyor… O zaman Silistre Sancakbeyi Malkoçoğlu Gazi Bali Bey’e yazdığı fermanda söylüyor bunu. “Bu devlet önce Allah’ın, sonra Peygamber’in, sonra onların emriyle benimdir.” diyor. Yani devlet ne zaman kurulmuş? Medine zamanında kurulmuş… Osmanlı’yı devlet yapanlar da akaid çerçevesi ve aidiyet nedeniyle kaçınılmaz olarak böyle düşünüyorlar.
Tarihte bu olay şöyle gelişmişti:
Osmanlı-Lehistan Savaşı’nda Bali Bey 40 bin akıncı ile Osmanlı tarihinin en büyük akıncı seferini gerçekleştirmiş ve büyük bir zafer kazanmıştı. Gazi Bali Bey, Kanuni Sultan Süleyman tarafından beylerbeyliği verilerek ödüllendirilmiş, lâkin Bali Bey bunu yeterli bulmamıştı. Mevcut iki tuğa üçüncü bir tuğ ilâve edilmesini istiyordu. Kanuni Sultan Süleyman’a bu talebini bir mektupla iletti. Kanuni de ona bir cevap yazdı. Mektupta Kanuni, Bali Bey’in başarılarını övdükten sonra:
“Berhudar olasun. İki cihanda yüzün ak, ekmeğüm sana helal olsun. Bir tuğ reca eylemüşsün. Ya Gazi Bali Beg, daha bir tuğ zamanı degüldür. Gerçi sen bize bu hizmeti ve eyüliği eyledün. Ben dahi senün eyüliğün mukabilinde üç eyülik eyledük…
Biri budur ki: Size ‘Emirü’l Müminin’ hitabetiyle hitap eyledük. İkincisi budur ki: Sana hil’at-i fahire gönderdük. Üçincisi: Hazret-i Rasulü Ekrem sallallahü teâla aleyhi ve sellem efendimüzün tuğın virdük. Nefsine gurur getürmeyesin.
Seni bu üç nesne ile ta’zim ü tekrim eyledük (yücelttik). Bunların üzerine asla bir ihsan olmaz. İmdi sen dahi bu eyüliklerin şükrini yirine getürmeye sa’y eyleyesün (çalışasın) ve her iş Allah’dan bilesün ve zinhar (katiyyen) nefsüne gurur getürmeyesün. ‘Kendü kılıncum ile bu kadar memleket feth eyledüm’ dimeyesün. Memleket Allah’undur. Saniyen Hazret-i Peygamber’ündür. Salisen emr-i Hak ile Halifenündür.”
Mektubun içeriğindeki şu tavsiyeler çok dikkat çekicidir:
“Her iyiliğin kaynağı adâlettir… Âdil olmayan kişinin elinden çıkan iş, kötü iştir… Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Bir günün adaleti, yetmiş yıllık ibadetten üstündür.” buyurmuştur. Öyle insanlar var ki, ellerinde fırsat yok iken, salîh, âbit ve zâhit görünürler. Ellerine fırsat geçince Nemrut kesilirler… Hizmetinde kullandığın adamların dış hâllerine aldanma! Mala muhabbet göstereni, devlet hizmetinde kullanma! Zîra o adamlar ki, Allah’ın bana emanet ettiği halkı ezerler… Kıyamet günü sorumlu benim!.. Ey Gâzi Bâli Bey! Mansıbın geliri masrafıma yetmez diye gam çekme! Ne dilediğin varsa benden iste! Sana emanet ettiğim askerlerimin ve tebâmın; ihtiyarlarını baba, gençlerini evlât, çocuklarını da kardeş bil… Bilhassa fukaraya şefkat ve muhabbetle ihsan kapılarını aç!”
Evet, insanın varlık nedeni, varoluşsal gerçeği olduğu gibi, devletin de varoluş nedeni vardır ve olmalıdır. Adalet, merhamet, hikmet yoksa ne devlet ne de millet ayakta kalamaz. Allah (c.c.) sevdiği kullarını, kullarına hizmet ettirir…
Şimdi ise…
Bugün ise tüm bu anlatılanları bir vakıa ve muhteşem bir tarih olarak yaşamış bir millet var. Varlığı inkâr edilemeyen… Mazluma el açan, gücü yetse kimseyi kimseye ezdirmeyecek… Prof. Dr. Erol Göka, bu milletin göçebe geçmişinden kaynaklanan psikolojisini yorumlarken, bu kadirşinaslığa ve kalenderliğe gönderme yapar: “Göç ettiğimiz gibi, göç etmenin zorluklarını biliyor, yurdundan yuvasından göçürtülenleri bağrımıza basıyoruz. Tarihle ilgili herkesin malumu olan, bize sığınmış Maniheistlere, Nasturilere, Karaimlere, Yahudilere kol kanat gerişimiz de tarihsel psikolojimizin bir gerçeği olarak kabul edilmeli. Göçebeyiz, göç edenin halinden anlarız…” Ne kâfiri, ne kitapsızı… “Komşu” statüsündeki herkes korunmuş kollanmış… Öldürmek değil, hayat vermek için… Kul ve yaratılmış olduğu için… Hiç şüphesiz, insanlık ya da hakikat bizim inhisarımızda değil… Allah dilediğini âbâd eder, dilediğini hidayete erdirir, yeri geldiğinde kâfire dahi hizmet ettirir, yeryüzünü gül ve gülistana çevirir, dilerse de yer ile yeksan eder… “Ol” demek, O’nun kudretidir. Bilelim ki, hiçbirimiz vazgeçilmez değiliz.
“Vazgeçilmez olmak” çift yönlü bir gerçeklik… Vazgeçilmez olmak, bir tarafında, vazgeçilmez olmadığını bilmek, bir tarafında da Allah’ın (c.c.) verdiği kabiliyetleri Allah (c.c.) yolunda kullanmak, sarf ve feda etmek… Yani hem vazgeçilmez olmadığını bilmek hem de Allah’ın (c.c.) kudret eli, sizin üzerinizden tasarruf eyleyecekse “vazgeçilmez olmak…” Hem de Allah merkezli olarak… Bu da ancak Allah’ın (c.c.) dilemesiyle olur. Öyle ki, Allah’a (c.c.) adanmış bir “benliği”, İslam’ı temsil eden bir “duruşu”, İslam’a has bir “kişiliği” olmalı. Olmalı ki, “Kulum bana bir adım atarsa, Ben ona on adım atarım.” ilahî vaadi tecelli eylesin…
Allah’ın insanlara hizmet etmeyi nasip eylediği bir unsur olmak, hem bireyler hem milletler için geçerlidir. Bütün sebepleri ise sadece ve sadece Allah yaratır. Günümüzde “İslam’ın kılıcı” sözünü, hem şefkat ve merhamet kılıcı hem adalet kılıcı olarak anlamak lazım. Şefkat, merhamet, adalet ahlaklarının hepsi birer yüksek ahlak tecellisidir. İçinde yüksek ahlak olmayan hiçbir şey İslam’ı kıyısından köşesinden temsil edemez. Hz. Alilerin, İbrahim Gülşenilerin, Aliya İzzetbegoviçlerin hayatında ve daha nicesinde tecelli eden budur. Gelecek de bundan farklı olmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.