Ana sayfa - Manşet - Futbol Ahlakından Futbolun Temel Ruhundan Uzaklaşmamalıyız / Genç Milli Takımlar ve Futbol Gelişim Direktör Koordinatörü Oğuz Çetin

Futbol Ahlakından Futbolun Temel Ruhundan Uzaklaşmamalıyız / Genç Milli Takımlar ve Futbol Gelişim Direktör Koordinatörü Oğuz Çetin

Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ben Türk futbolunda 26 yaşında ilk defa A Milli Takım formasını giyme şansını yakaladım ve 26 yaşından sonra da 70 kez A Milli Takım formasını giyen, aslında dünya rekoru kıran biriyim. Yani benim o dönem arkadaşlarım, Metin Tekin olsun, Rıza Hocalar olsun, 18 yaşında A Milli’ye giderken, ben 26 yaşında gittim ve 70 kez bu formayı taşımak, 32 kez Milli Takım kaptanlığını yapmak gerçekten gurur verici bir durum.

Faal futbolcu olarak Milli Takımda çok uzun seneler bulundum, Milli Takım kaptanlığı yaptım; aynı şekilde asistan teknik direktör olarak da 7 yıl görev yaparak aslında Milli Takımın kurumsal hafızası olan başlıca kişilerden biriyim. Birçok iş alanından sonra şimdi yine Milli Takım bünyesindeyim. Aslında eve geri döndüm. Bu sefer futbolun gelişim kısmına döndüm. Özellikle A Milli Takım boyutunda, 2 senede bir Avrupa Şampiyonasına ve Dünya Kupasına katılma adına elit teknik adamımız bu yarışma içerisindedir, bu önemli bir alandır. Ama asıl Türk futbolundaki en önemli alan genç milli takımlar ve futbol gelişim direktörlüğü alanlarıdır. Burada genç nesilleri oluşturmak, blok nesiller oluşturmak, gençlerin Türk futboluna adım atmalarında önemli rol oynamak çok kutsal bir görev. Dolayısıyla, ayağı daha çok sahada olan bir kişiden ziyade, bugün itibarıyla ben Genç Milli Takımlar ve Futbol Gelişim Direktör Koordinatörüyüm. Tolunay hocayla birlikte biz şu anda elit futbola yön verebilecek alanları dolduruyoruz ve bu yönde de ciddi çalışmalar içindeyim.

Bu göreve geleli 4 ay oldu. Amacımız kulüplerin doğru yapılanması, özellikle altyapıların doğru yapılanması, bunun Milli Takıma yansıması. Biz tabii ki Milli Takım yapılanmasını Avrupai düzeyde bir yapıya kavuşturmak istiyoruz. Bir Fransa, Almanya, Belçika, İngiltere gibi, bunlar çok ciddi örnekler. Aslında Avrupa’daki tüm ülkeler aşağı yukarı buna ulaşmış durumda. Bizim tek amacımız, uluslararası seviyede genç milli takımların doğru yapılanması, doğru işleyişinin ortaya konulması, oluşturulacak tüm departmanların doğru insan kaynaklarıyla doldurulması. Ama daha önemlisi, futbol kültürü, Milli Takım kültürü, Milli Takım antrenör kültürü, Milli Takım oyuncu kültürü, Milli Takım oyun kültürü gibi konularda aslında çok ciddi mental çalışmalar yapmak. Önce eğiticilerin eğitilmesi konusunda bu çalışmaları, disiplinleri ortaya koymak, ondan sonra da eğitilmiş, disiplinler içerisine girmiş olan antrenörlerin oyunculara el değdirmesini sağlamak. Bizim ortaya koyacağımız, futbolun temel prensiplerine yönelik olarak yapacağımız bütün çalışmaların oyunculara yansımasını sağlamak istiyoruz. Burada detay olarak şunu da söyleyebilirim: Eğiticilerin eğitilmesi konusunda biz kimleri eğiteceğiz? UEFA Standart Antrenör Eğitim Sistemi diyor ki, “Uzun yıllar futbolun içerisinde yer almış, toplum tarafından bilinen, tanınan, idol olmuş ve gelecekte de antrenörlük mesleğinin içerisinde yer almak isteyen, hatta adım atmış, B lisansını, A lisansını, belki pro’sunu bile yapmış olan ve Türk futboluna çok büyük hizmetler vermiş -hem kulüp bazında, hem Milli Takım bazında- olan kişileri bu sistemin içine sok, eğit, geliştir, bu prensiplerle donat, bu antrenörler oyuncuları geliştirsin.” Dolayısıyla, bunu da önemseyerek, yapılanmamızda bu düşünceyi hiçbir zaman geride tutmadan, böyle değerli isimlerle futbola el değdirmek; bulunduğumuz alanda etkili olmak kaydıyla, sonraki aşamalarında kulüp altyapılarıyla genç milli takımlar bağını güçlendirmek.

Biz de çok yaş grubu var tabii, 14’ten başlayan 21’e kadar giden. Elimizin her yaş grubuna değmesi lazım. 14 bambaşka bir alan. Diğerleri hazırlık alanları; 15, 16, 17’de yarışıyorsun, 18 hazırlık, 19, 20, 21’de yarışıyorsun. Bir örnek vermek gerekirse: Elimizde çok iyi bir jenerasyon var, 16 yaş grubu. Ağustos itibarıyla da bunlar 17 yaş olacaklar ve 17 Yaş Avrupa Şampiyonası var önümüzde. Biz daha bugünden 16 yaşı projelendirdik, bugünden önümüzdeki 2020 Mayıs’ında yapılacak Avrupa Şampiyonası ve sonrasına kadar olan süreci planladık bile. Bir yaş grubunu örnek alıp, bunu mükemmel hale getirip, bunu tüm yaş gruplarına taşımak hedefindeyiz. Bunun için de hemen kulüp altyapılarıyla bağlantıya geçtik, kulüp altyapı atletik performans hocalarını davet ettik. İstanbul Üniversitesiyle beraber çalışıyoruz, oradan gelen değerli hocalarımız, bizim kendi bünyemizdeki değerli atletik performans hocalarımız, artı kulüplerin atletik performans hocalarını davet ettik, birlikte iki gün boyunca oyuncuların atletik performans testlerini yaptık. Toplantılarımızı yaptık, karşılıklı beklentileri konuştuk. Çünkü bu oyuncular kulüplerin oyuncusu. Biz kulüplerle birlikte ne kadar çalışırsak, gelişimlerine o kadar katkısı olur. Dolayısıyla, ilk defa böyle bir şey olduğu için hocaların hepsi son derece memnun kaldılar. Sonra altyapı yaş grubu teknik direktörlerini davet ettik, onlarla birlikte olduk.

Yani milli takımlar içerisinde bizim yapacağımız hangi çalışma olursa olsun, anlam kazanması için kulüplerle işbirliği içerisinde olmamız gerekiyor. Oyuncuların gelişimiyle ilgili; mental, fiziksel, teknik, taktik gelişimleri için bizim kulüplerle çok sıkı bir bağımız olması lazım. Örneğin hem kulüpten hem Milli Takımdan hem üniversiteden atletik performans hocalarıyla birlikte atletik performans testlerini yaptık. Testleri yapmak önemli değil, yapıldı ama sonuçlarını alıp, bireysel anlamda her bir oyuncunun neye ihtiyacı var, bunlar planlandı, kulüp hocalarıyla paylaşıldı.

Yani temelde bakıldığı zaman, her yaş grubunda bunu yaptığımızda, bir bakacağız ki, oyuncular mental, fizik, teknik, taktik yönden daha erken gelişerek, 17-18 yaşlarına profesyonelliğe geçecekleri gün geldiğinde daha hazır yapıda olacaklar. Belçika’da, Almanya’da, Fransa’da, olduğu gibi, bizim oyuncularımız da çok daha hazır gelecekler. Bu da Türk futbolunun yükselmesi açısından çok önemli. Özellikle de 14 yabancı kuralının olduğu bir ülkede, gençlerin dakika bulamadığı bu zamanlarda, bu elit gelişimle birlikte, ben inanıyorum ki, 1-2 yıl içerisinde, bu sene Trabzon’da yaşadığımızı tüm kulüplerimizde yaşamaya başlayacağız. Kendi öz kaynağından gelen oyuncuları oynatan, futbol ekonomisini daha dikkatli kullanan, kendi değerlerini öne çıkaran, bütçeleri daraltan, masrafları düşüren ve para kazanan kulüpler haline gelebilirler.

Futbolda, ülkemizde oyun kalitesinden çok hakem hataları konuşuluyor. Kulüplerimizin bu hakem hatalarını bırakıp, takımlarının oynadığı futbolu, transfer politikalarını masaya yatırmaları gerekmiyor mu? Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Futbolun yapısına baktığımızda, spor adamları, başkanlar, yöneticiler, profesyoneller var. Teknik adamlar, antrenörler var; atletik performansından tut, analizcisine, kaleci antrenörüne. Taraftarlar var, federasyon var, medya var. Şöyle bütüne baktığın zaman, herkes popülist yaklaşımla yürüyor… Taraftarsız bir maç düşünemezsin, ama taraftar kendi sınırlarının içindeyse etkili. Yöneticiler başka, teknik adamlar başka, herkes aslında saygı ortamını bozmuş durumda, kimse kimseye saygı duymuyor. Her alanın bir saygınlığı olması lazım, herkesin birbirine saygı göstermesi lazım. Maalesef, bizim futbol kültürümüz bir kaos içerisinde; daha popülist ve günlük yaklaşımlar hakim. Avrupa’da adam planını koyuyor, biliyor ki 3 sene sonra şu noktadayım, 5 sene sonra bu noktadayım. Bizde kulüplerin yapılanması, medya, taraftar; bu konularda ciddi sıkıntımız var. Yoksa bir maç oynandığında hakem hata yapacak tabii ki, hatasız maç olmaz. Zaten şunu kabul etmek lazım: Futbolun gerçek aktörleri aslında bunu pratikte uygulayanlardır. Birincisi oyunculardır, ikincisi hakemlerdir, üçüncüsü de teknik adamlardır. Pratik uygulayıcıların hata yapma payı her zaman vardır, diğerleri bunları tamamlayan unsurlardır; taraftar, basın, başkan. Çünkü oyun orada oynanıyor, hata yapacaksa onlar yapar. Kim hata yapar? Uygulayıcılar yapar; teknik adam da yapar, oyuncu da yapar, hakem de yapar. Bu gerçekler kabul edilmiyor; güne yönelik, popülizme yönelik, taraftara yönelik, bugünü kurtarmaya yönelik gündemler oluşturuluyor. Bu arada, kimse de sütten çıkmış ak kaşık değil. Teknik adamlar, oyuncular, hakemler; bunlar hayatı ve mesleklerini tam anlamıyla yaşıyorlar mı, tüm benlikleriyle bu işin içindeler mi, o ayrı konu. Ama diğer unsurlar, tabii, hata payının büyümesine sebep oluyor. Biz tekrar o saygı ortamını oluşturabilmeliyiz. Yani bu derece günlük ihtiraslar uğruna futbol ahlakından, futbolun temel ruhundan uzaklaşmamalıyız. Bugün taraftar profili Türkiye’de çok farklı boyuta gitti. Avrupa’da, taraftar maçı izlemeye geliyor, keyif almaya geliyor, orada oynanan oyunu desteklemeye geliyor, o günü güzel geçiriyor; kazanıyor, kaybediyor, üzülüyor, seviniyor ama o sınırlar içerisinde, hiçbir zaman kişilere yönelik olumsuz bir davranış göremezsiniz.

Yani ülkemizde futbolun etik değerleri konusunda toplamda çok ciddi bir yıpranma var. Onun için, en kolay şey hakemin üzerine gitmek, gerekirse bir oyuncunun üzerine gitmek, teknik adamın üzerine gitmek.

Özellikle futboldan gelenlerin değersizleştirildiği, özellikle futbolu bırakmış olanlar yönünde çok fazla, şu anda faal olarak oynayanların da değersizleştirildiği bir atmosfer yaşıyoruz.

Yabancı sayısının artması gibi konular… Bizlerin dönemi, ağabeylik müessesesi vardı, bizler takımın ağabeyiydik, aidiyet duygumuz yüksekti. 88-89’da futbol tarihinin en büyük başarılarını elde ettiğimizde Fenerbahçe’de, 103 gol, puan sayısı, oynanan oyun, kalede bir tek Toni Schumacher vardı, 10 kişi bizdik. Yani o takım, bir tek yabancı Schumacher varken, Rıdvan, Aykut, Hasan, ben, Turan, Hakan, Şenol, Nezihi, Müjdat… Yani takım bizim takımımız, o duygularla mücadele ediyorduk, başarı ve başarısızlıkta sorumluluk bizim üzerimizdeydi. Taraftarla olan diyalogumuz, duygu bağımız yüksekti. O yüzden bana 3 ay sonra “imparator” dediler. Taraftar verdi bunu bana. O bağ vardı aramızda. Sonra, futbol ekonomisi büyüdükçe, futboldan gelenlerden ziyade, ticari zihniyet futbolun içine girince, onların bizim gibi futbolu yaşaması, anlaması, bakması da mümkün değil, derken bugünlere geldik. Şimdi bir bakıyorsun, kulüp yapılanmalarında bir tane futboldan gelen adam yok. Bir tane profesyonel çalışan sportif direktör yok.

Teknik direktörlere gelince; teknik direktörler iki dudak arasında, bugün varsın, yarın yoksun; sen git, sen gel. Oyuncu bazında baktığın zaman, 14 yabancı. Kaldı ki, 14 yabancı derken, çoğu kulübün 15, 16, 17, 18, 19 oyuncuya para verip değerlendiremediği bir sürü yabancı var. Böyle bir ortamda bir de elit genç futbolundan bahsediyoruz.

Geçen sene yabancı oyuncu üzerine bir çalışma yapmıştım, o çalışmanın sonuçları şöyle: UEFA’da, 55 ülke arasında en yaşlı lig bizim Süper Lig. 55 ülke arasında en yaşlı yabancıların ilk 11’de oynadığı lig Türkiye Ligi. Tam bunun karşılığında da, 55 ülke içerisinde, 21 yaş altı, kendi altyapısından çıkmış elit genç oyuncu sayısı en düşük olan ve bunların en az süre aldığı ülke de yüzde 2 ile Türkiye. Yani bir yandan yabancılara yönelik bu pasta büyüyor, büyük giderler var, büyük paralar harcanıyor, ama ortada bir başarı da yok; bir yandan da elit genç oyuncuların oynama süreleri sadece yüzde 2. Bu sene biraz değişti, özellikle Trabzon’un olayından sonra, 5 oyuncu oynuyor. Ama ondan önce Hoffenheim takımına bakmıştım, 21 yaş altı bir oyuncunun 34 maç üzerinden oynanan maç süresi 895 dakikaydı; Süper Lig’deki 21 yaş altı, kendi altyapısından yetişmiş oyuncunun oynama süresi 45 dakikaydı. Tam 19 kat. Şimdi, hangi oyuncu gelişecek? 19 kat fazla oynayan gelişecek tabii ki.

Yani futbola bakış ve futbolu yöneten etkin yöneticilerin artık biraz da futbolun ruhuna dönmeleri lazım. Ama bunda bizim gibi futboldan gelenlerin de büyük hataları var, durumu biraz bu tarafa doğru da eğeyim.

Futbola ilgisi olan yetenekli gençler ve bu gençlerin aileleri nasıl bir yol izlemeli?

Şimdi imkânlar çok fazla. Bir tek konu var; eğitim sistemi. Eğitim sistemi Türkiye’de öğrenciyi sabah alıyor, akşam 4’e, 5’e kadar tutuyor. İçeriğini konuşacak halim yok. Ama spor yapan bir öğrenciye alan kalmıyor, zaman kalmıyor. Dolayısıyla, en büyük sorunlardan biri bu. Yani bugün de yaşadığımız en büyük sorunlardan biri bu. Ama bu mazeret değil. Çünkü ben İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümünü bitirmiş, mühendis bir adamım, aynı zamanda Sakaryaspor’da da A takımda ilk 11’de oynuyordum. Lisede not ortalamam 10 üzerinden 9’dan aşağı değildi. Mühendislik okuyorsun, aynı zamanda elit futbol oynuyorsun, 22 yaşında Sakaryaspor’da kaptanlık yapıyorsun.

Yani öncelikle hedefi iyi koymak lazım ve kararlı olmak lazım. Futbol oynuyor olmak demek, eğitim almamak, eğitimde geride kalmak demek değil; istediğin zaman buna ulaşabiliyorsun. Ama günümüz dünyasında her şeye kolay ulaşıldığı için, paralar çok daha kolay kazanıldığı için, günümüz gençliği, bir an önce, daha bir şey yapmadan paraların akmasını istiyor. Her şey ekonomik düşünülüyor, parasal düşünülüyor. Böyle olması mümkün değil.

Çok yetenekli gençler var; ama bir organizasyon zaafı var. Bence başarılı olmak isteyen bir genç, bir kere, öz disiplinden geçiyor bu. Öz disiplini yüksek, özsaygısı yüksek kişiler olacağız ki sorumluluk duygumuz yüksek olsun, tuttuğumuz şeyi koparalım, emek sarf edelim, fedakârlık yapalım. Bunun için de, bana göre -ben öyleydim çünkü- çocukların bir günlük yaşam programı olması lazım. Sabah kalkıyorum, okula gidiyorum, onu en iyi şekilde planla, hafta sonunu iyi planla, antrenman dönemini iyi planla. Günlük yaşam programı olduğu zaman yapılmayacak, başarılmayacak bir şey yok. Bugün belli yaşa gelmiş gençlerimize ben hep o yönde destek veriyorum ve yönlendiriyorum. Günlük yaşam programın olacak.

Tabii, alanım genç milli takımlar olduğu için aile konusu gündeme gelince bizim konu açılıyor. Aileler bu konuda son derece bilinçsiz. Çocuklarının bir noktaya gelmesi konusunda onlar teknik adam oluyor, onlar antrenör oluyor; bu sefer, çocuğun gelişimine aslında çok zarar veriyorlar. Birçok kulübümüzde, aile-kulüp-oyuncu ilişkilerini düzenleyen teknik adam-aile görüşmeleri var, onların bilinçlenmesi için. Ama bir genç bir konuda başarılı olmak istiyorsa, önce tutkulu olacak, fedakâr olacak, öz disiplini ve özsaygısı yüksek olacak, emek verecek. Zaten karşılığını alır. U14 Milli Takımına gelen bir oyuncu disiplinli bir yaşantı sürerse, zaten 17 yaşında Türkiye’nin tanıdığı bir oyuncu konumuna gelir. Milli Takımın U14’ünde oynuyorsan, 15’ine, 16’sına geldiysen, zaten tanınmaya başlıyorsun, kulübün ve özellikle Milli Takım seni yukarılara itiyor zaten. Yeter ki sen o disiplinler içerisinde kendini donat. Bence ailelere düşen görev, çocuğu desteklemek; çocuğa akıl hocalığı yapmak değil, futbol ulemalığı yapmak da değil, desteklemek. Çünkü çocuklar çok zeki. Kendi altyapılarındaki hocalarından aldıklarını veya Milli Takımda bizden aldıklarını çok güzel analiz edebiliyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.