Ana sayfa - Manşet - Freud’a dair / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Freud’a dair / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Bugün Freud üzerine konuşacağız. Freud’un ismi psikiyatri sahasında geçmekle beraber, sanki bütüncül bir felsefenin parçası gibi sunularak ideolojik bir tez olarak da işlendiğini görüyoruz. Bu, işin farklı bir boyutu. Ama kendi yaptığı iş açısından, günümüzün psikiyatrisiyle, şu an yakalanan özle, bilimsel kafayla, Freud nedir, ne değildir?

Freud kafasında nasıl canlandırıyordu psikolojik olayları? Ona göre insan zihninde, içeride sıkışmış bir şey vardı… Freud’un düşüncesi şu: Bir duygu dışarıya ifade edilemiyor. Niye ifade edilemiyor? Freud içeride bir tıkanıklık olduğunu düşünüyor. Bunu drene etmek gerekiyor ona göre. Buna “hidrolik model” diyoruz, bir çeşit “emme basma tulumba” yani. Freud’un kafasındaki model, metafor budur. Düşünürler genellikle kafalarındaki metaforu söylemezler, fakat o metaforun çağrışımlarına göre kuramlarını geliştirirler; metaforun dediği yere giderler. Fakat zihinlerinin arka tarafındaki bu resimden bahsetmezler. Hidrolik model şöyle bir şey: Zihinde, içeride akan bir şey var, bir akışkan, bir seyyale (fluid). Bir sebeple bu akışta bir tıkanıklık ortaya çıkarsa, akamayan bu şey bir basınç, bir gerilim oluşturur. Biz bu basıncı, bu gerilimi hissediyoruz, bir gerginlik olarak, bir sıkıntı olarak, anksiyete yani kaygı olarak hissediyoruz. Öyleyse tedavi dediğimiz şey aslında nedir; bu gerilimi, bu basıncı azaltmak, mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun için tıkanıklığı açmak zorundayız, böylece drenajı sağlamış olacağız. Freud’un kafasındaki resim, metafor, model bu. Yani bir akışkan var, bir seyyale. Bu seyyale metaforu da Hipokrat’tan beri Batı düşüncesini çok etkileyen bir metafordur. Akan bir şey var; onu düzgün, mütecanis dağıtmamız lazım; bu dağıtımda bir problem olursa, bu insicam bozulursa, bir heterojenlik meydana gelir, yani bir tarafta çok, bir tarafta az olursa, denge bozulursa, problem ortaya çıkar, hastalıklar da buradan ortaya çıkar. Ta Hipokrat’tan, Galen’den, Paracelsus’tan beri gelen bir model bu.

Freud bir düşüncenin ifade edilemediğini ve o yüzden problemlerin ortaya çıktığını söylüyor. Öyleyse, patoloji: Düşüncenin ifade edilememesi. Tedavi: Düşüncenin ifade edilmesi. Düşüncenin duygusal içeriğiyle birlikte açığa çıkarılmasına katarsis diyoruz.

Mesela libidinal, yani şehevi duygular, veya ikinci temel duygular, agresif olanlar, yani saldırganlık. Saldırganlık için örnek verelim: Bir insanın canı gibi sevdiği annesine karşı aynı zamanda çok ölümcül bir duygu taşıdığını, onun ölmesini istediğini düşünün. Bir sebeple zihninde böyle bir duygu oluşmuş olsun. Freud’a göre sebep hep bellidir fakat biz o kadar önyargılı olmayalım. Çocuğun bu düşünceyi ifade etmesi mümkün değil. O zaman bu düşünce ne olacak; orada tıkanıp kalacak. Kendinden bile saklanacak. Bu düşünce orada kaldığı müddetçe bir gerilime sebep olacak adeta toksik bir nesne gibi davranacak. Antik düşüncede “bu model çok yaygındı” demiştik. O yüzden yapılan müdahaleler genellikle drenaj üzerineydi, iltihap gibi düşünülürdü ve hep bir şeyleri akıtmaya yönelikti tedavi modelleri. 1600’lerde, 1700’lerde bu yöntem çok yaygındır: “İçeride sıkışmış bir şey var, bunu akıtmamız lazım.” Batı tıbbında akıtmak tedaviydi. Freud’un zamanında da hâlâ yaygındı, Freud’dan önce de. Kadınların sorunlarının büyük bir kısmının, açığa çıkmayan cinsellikten kaynaklandığı düşünülürdü.

Freud Fransa’ya gitti, Jean Martin Charcot’nun yanına. O sıralar Pierre Janet isimli biri oldukça popüler. Freud staja gittiği ünlü Salpetriere hastanesinde onun adını sık sık duyuyor. Pierre Janet, hastalarda şunu gözlemişti: Bazı anılar “bilinçaltı”nda bulunuyor. Bilinçdışı değil, bilinçaltı terimini kullanıyor Pierre Janet. Türkiye’de de yaygın olan bilinçaltı terimidir. Çünkü terim Pierre Janet’nin kitaplarıyla Türkiye’ye girmiştir. Janet’ye göre bilinçaltında bulunan o anı, izole bir yaşantı olarak zihnin bir köşesinde duruyor ve barındırdığı o duyguyu, o düşünceyi üretmeye devam ediyor. Yani o anı bilinç düzeyinde değil, ana bilinçten farklı bir yerde bulunuyor. Fakat ürettiği duygu bilince yükselebiliyor.

DKB’ye benzer bir şey söylediniz.

Bu iş yavaş yavaş sonra DKB’ye gelecek. Bugün DKB konusunda bir mesafe var gördüğün gibi. Yani DKB teşhisi koyan, DKB tedavisi yapan kişi sayısı çok az. Bazı psikiyatristler ömürlerinde hiç DKB teşhisi koymamış durumdalar. Fakat ortada bir istatistik var. İşte bu mesafenin kaynağı da buralara dayanıyor, yani Pierre Janet ile Freud arasındaki rekabete ki bu çok sert bir rekabetti.

Oradaki o rekabet nedir?

Rekabet şu: Freud Fransa’ya gidiyor. Orada Pierre Janet’nin fikirleri biliniyor. Freud’un gittiği tarih 1886-87. Pierre Janet’nin makaleleri 1885’ten itibaren yayınlanıyordu. Revue Philosophique diye bir dergi var, orada yayınlanıyor. Orada vaka takdimleri yapıyor Janet, hastalarını analiz ediyor. Bu yönteme “psikolojik analiz” adını veriyor. Freud bunu biraz kısaltıp, kendi yöntemine psikoanaliz adını verecek. Pierre Janet, hastanın içindeki bu gizli anıyı, süregiden bu gizli yaşantıyı bulmaya çalışıyor ve buna psikolojik analiz adını veriyor. Çok tanıdık geldi değil mi? İlginç bir biçimde, adeta gizli bir el Janet’yi tarihten silmiştir, adeta kazımıştır. O dönemin bu çok meşhur bilim adamının adı unutulmuştur ta ki 1970’lere kadar. Bu süre zarfında psikanaliz aldı yürüdü tabi.

Freud Fransa’dan döndükten sonra, benzer yayınlar yapmaya başlayınca Pierre Janet çok kızıyor. Freud’un bu düşünceleri kendisinden aldığı, fakat kendisine referans vermediği ve sanki ilk defa kendisi düşünmüş gibi yayın yaptığına dair çok sert şeyler söylüyor. Aralarındaki ilişki oldukça sertleşiyor. Fransızlar da uzunca bir süre intihal suçlamasıyla Freud’a soğuk bakmışlardır. Bir Fransız’ın düşüncesini çalmış bir Alman olarak görmüşlerdir. Lacan’a kadar psikanaliz Fransa’da çok yaygınlaşamamıştır. Fakat Lacan’la birlikte bu durum değişiyor ve Fransızlar bile Pierre Janet’yi unutuyorlar. Fransızlar Freud’un büstünü dikiyorlar Salpetriere’e, Freud’un ziyaretinin yüzüncü yıl dönümünde (1986). Fakat Janet’in Salpetriere’de çalışmaya başladığı yılın yüzüncü yıldönümünü unuttular. Nice sonra hatırladılar. Ayıp olmasın diye bir plaket iliştirdiler.

Pierre Janet’nin vakalarından biri şöyle: İki adam bir perdenin arkasına saklanıp, küçük çocuk gelirken birden önüne çıkıp korkutuyor. Güya şakalaşacaklar. Çocuğun korkusu o kadar büyük ki, bu yaşantı onun için baş edilemez, hazmedilemez; işlemlenemez bir yaşantı. Buradaki anahtar kelime işlemlemek, yani proses. Eğer zihin bir şeyi prosesleyemezse, işlemleyemezse, o yaşantı midedeki bir demir leblebiye benzer; öğütülmesi, hazmı mümkün değil; orada öylece kalır, kullanılamaz. Bu durumda anı, zihnin bir köşesinde, bağımsız bir şekilde yaşamaya devam ediyor. İşlemlenememek çok anahtar bir kavram; travmanın altında bu yatar. Yoksa mesela 5 yaşındaki bir çocuğu, gelmiş dedesi veya amcası, taciz etmiş. Çocuk tacizin ne olduğunu bilmiyor ki. Niye travmatik bu? Eğer çocuğun canını acıtmıyorsa neden travmatiktir: İşlemleyemediği için. Canını acıtırsa, tamam, ortada bir işkence var, onu ayrı değerlendiriyoruz. Ama biz biliyoruz ki canını acıtmasa da bu çok büyük bir travma çocuk için. Ensestiyöz travmanın çok yıkıcı etkileri olabilir. Çocuk o evrede bir davranış anomalisi göstermeyebilir; travmatik malzeme bir adacık gibi izole edilmiştir. Fakat hep öyle durmaz. Bozguncu bir üs gibi zaman zaman yıkıcı faaliyetlerde bulunur. Aradan yıllar geçmiş olabilir; ailesi anlamaz neden böyle anormal davranışlar sergilediğini. Kişinin hayatı kayar. Cinsel hayatı, insanlara güveni, günlük rutini, yakın ilişkiler, otorite ile ilişki vs… birçok alanda ciddi problemler yaşar. Bunun sebebi o tecrübeyi anlamlandıramaması, hesabını verememesi, bir yere koyamaması. Travmayı insanlar yanlış anlıyorlar; travmada illa ki büyük bir korku, dehşet, terör, acı olması gerekir gibi düşünüyorlar. Öyle değil. Bu dehşet, terör, acı vesaire de aslında işlemlenemediği için travmadır. Buradaki anahtar sözcük, jenerik kelime, ana başlık, “işlemlenemeyen yaşantı”dır. Terör, acı vesaire de o yüzden travmadır. Yakın akraba tacizleri de o yüzden travmadır. Çünkü çocuk o ilişkiyi kafasında hiçbir yere koyamaz. Adam garip davranıyor, tuhaf sesler çıkarıyor. Hâlbuki müşfik bir amca, müşfik bir dede idi. Çocuğun kafasında onun bir imgesi vardı, onun bir davranış kalıbı vardı, bir profili vardı; şefkatli, müşfik, güvenilen, sığınılan… Ama adam bu profilin çok dışında, anormal şeyler yapıyor. O yaşantı zihninin bir köşesinde kalır, demir leblebi gibi. Demir leblebi gibi hiçbir şeye karışmadan köşede dursa sorun yok; ama öyle değil. Demir leblebi diye benzetme yapıyoruz hazmedilmediği, işlemlenmediği için. Ama aslında bu anı, nöronlarda temsil edilen bir yaşantı. Onun görüntü karşılığı var, onun duygu karşılığı var, koku karşılığı var, tensel hisleri var. Beynin kaç tarafını birden uyarıyor, harekete geçiriyor. Biliyorsun, bunların hepsi beynin farklı yerlerinde, ayrı loblarda işlenir. Görüntü ta oksipital kortekste; sesler, adamın hırıltı sesi temporal kortekste; kokusu frontal lobda, insulada. Hazmedilmeyeceğini anlatmak için demir leblebi dedik ama beynin büyük bir kısmına yayılmış bir networkte temsil ediliyor aslında bu anısal yaşantı. İşte bu network, 40 yıl sonra bile, sık sık kişinin yaşantısına müdahale eder, hayatı ona zehir eder. 50 yıl sonra kişi belki intihar eder. Belki şansı yaver gitmiştir, bir iş, bir aile kurmuştur. 50 yıl bununla mücadele etmiştir. Gücü tükenir, hayat anlamsızlaşır, dindar değilse anlamsız bir hayatı neden yaşasın? Allah korkusu olanlar intihar etmezler. İslam dünyasında intihar oranı çok düşük.

En olmadık bir yerde bu travmatik yaşantı kişinin hayatına müdahale eder. Çağrışım olarak, flashback olarak kişinin bilincine yükselmeye çalışırlar. Yani rahat durmaz orada bulunan imgeler. Sorun da budur zaten. O demir leblebi orada rahat durmaz. Freud da böyle söylüyor; “Ben burada içinizden birisini bu konferans salonundan atsam, ama o dışarıda sürekli kapıyı yumruklasa, bağırsa çağırsa, hepimiz rahatsız oluruz. Ne yapmak lazım? “Tamam, tamam, gel” demek lazım, onu içeri almak lazım; “otur, ama rahat dur, yani bizi rahatsız etme” demek lazım. “Onu dışarı atarsak, o orada rahat durmaz, bağırır çağırır, bizi rahatsız eder” diyor. Bu travmatik yaşantılar da, bulundukları yerde rahat rahat dursalar sorun değil; ama sürekli bilince malzeme göndermeye çalışırlar. Fakat kişi anlamaz. Bir kere, olayı unutmuştur, olay disosiye olmuş; yani bir adacık gibi, ana bilinçten ayrılmış. Çünkü onu işleyemiyoruz; çocuk onu işleyemiyor, alıp bir yere koyamıyor, kategorize edemiyor. Bilincinde yok böyle bir olay. Çocuk bunu hatırlamıyor.

İşlemlenebilirse

Tedavi bunun işlemlenmesidir zaten.

İşlemlenemediği için zaten travma adını alıyor demiştiniz.

Evet. İşlemlenemediği için bu travma, işlemlendiği zaman tedavi. Hiç hatırlamasa, onunla ilgili hiçbir bağlantı olmasa sorun olmayacak; ölünceye kadar orada duracaktı, sonra kişi ölüp gidecekti; travma diye bir kavramımız olmayacaktı. Fakat biz onu bütün olarak hatırlamıyoruz, o, parça parça kendisini bize hissettiriyor. Çağrışım gönderiyor, kokuyla, renkle, sesle, fakat asıl korkuyla, güvensizlikle, tekinsizlikle, değersizlikle çağrışım gönderiyor, bizim düşüncelerimizi değiştiriyor. Düşünce normal bir şekilde seyrederken… Mesela bir şey düşünüyorsun, işte bir yerden başlayacaksın değil mi; öncüllerden sonuca doğru gideceksin. Düşünce ilerlerken, şuradaki travmatik merkez o düşünceyi çekiyor kendisine doğru. Mesela cinsellikle alakalı olmayan bir konuda düşünürken, cinsellik o düşüncenin içine giriveriyor. Çekim merkezi yani; büküyor düşünceleri. Dolayısıyla kişinin yaşantısını olumsuz yönde etkiliyor, dengesini bozuyor. Doğru dürüst davranmasını, düşünmesini engelliyor.

Bunları Pierre Janet mi anlatıyor?

Bu anlattığım Pierre Janet, 19. yüzyıl boyunca yavaş yavaş anlaşılan bir mekanizmaydı bu. 1800’lerden itibaren. Freud’un doğumu 1856. İlk kitabı 1900 yılında yayınlandı. 19. Yüzyılın başlarından itibaren bu konu işlenmeye başlıyor ve bu konunun en üst düzeyde ifade edildiği yer Pierre Janet’dir. Bu konuda ilk makalelerini 1885’ten itibaren yazmaya başlıyor. 1889, onun meşhur kitabının yazıldığı tarih. Aynı zamanda doktora tezidir o. Doktora jürisine de Avrupa’nın en önemli entelektüelleri geldi. Avrupa’daki entelektüeller arasında büyük sansasyonel bir konuydu bu. Pierre Janet’nin hastalarını görmek için gelirlerdi. 1889’da Freud’un bu konuda yazılmış hiçbir makalesi yoktur.

Freud’un hamisi diyebileceğimiz birisi var; ismi Josef Breuer. Çok ünlü bir hekim; krallar, imparatorlar tedavi olmak için onu çağırıyorlar. Aynı zamanda iyi de bir bilim adamı. Tıpta adı geçer. Onun meşhur bir Anna O. vakası var. Kadının ismi aslında Bertha Pappenheim. Breuer’in bir kodlama sistemi var, Adı B ile başlayan hastaları, A ile başlayan bir isme dönüştürüyor. Bertha B ile başladığı için, A ile başlayan bir isim, yani Anna; soyadı da “Pappenheim” olduğu için O ile başlayan bir isim veriyor. Ama güya kimliğini saklıyormuş gibi “O.” yapıyor; yani “Anna O.” Dünyanın en ünlü vak’asıdır, bilmeyen yoktur. Bertha Pappenheim da, sosyal hizmet alanında çok öncü hizmetleri olan, tarihe geçmiş birisi. Sosyal hizmet alanının kurucularından birisidir.

Kimliğini deşifre ediyorlar sonra. Bu çok eleştirilen bir şey. Yani Anna O.’nun Bertha Pappenheim olduğunu bizim bilmememiz gerekirdi. Bu benim anlattığım şeyler Bertha Pappenheim vakasında aynen yaşanıyor, yani Anna O. vakasında.

Breuer’in vakıası. Freud’la alakası yok. Freud’dan 15 yaş kadar büyüktü Breuer. Ona destek olan, hamilik yapan, abilik yapan biri. Freud’un ceketi yamalardan gözükmeyecek kadar kötü bir hale gelirse ve Freud’un bir toplantıya katılması gerekiyorsa, ona ceketini verirmiş. Freud’un hayatını anlatan bir film çevirdiler, orada göreceksin; Freud yakışıklı, kılık kıyafeti düzgün, etrafta balolar, vs. Disneyland gibi sanki. Adamlar böyle propaganda yapıyorlar. Hâlbuki denilir ki, “Ceket yamadan görünmez hale gelince Breuer ona ceketini verirdi.”

Çoğu kişi Freud’un Anna O.’yu tedavi ettiğini yazar. Hâlbuki Anna O. vak’ası 1880-1882 tarihleri arasında.

Freud o zamanlar neredeydi?

Freud 1881’de tıp fakültesinden mezun oldu. yani Freud, o zaman tıp öğrencisidir. Anna O.’da bu bahsettiğim mekanizma çok net bir şekilde gözüküyor, yani Pierre Janet’nin anlattığı mekanizma; bazı anıların “bilinçaltı”na itilmesi. Mesela bir olay yaşıyor Anna O; hazmedemiyor o olayı. Zaten yapısı da ona çok uygun; disosiasyona uygun bir yapısı var. Büyük bir travma yaşaması gerekmiyor disosiye olması için. Mesela nefret ettiği bir nedimesi varmış. Bir gün nedimesinin odasına izinsiz bir şekilde girmiş. Suç işliyor aslında, odasına izinsiz giriyor, korku içinde… Büyük bir heyecan var. O hassas durumda, onun nefret ettiği, tiksindiği bir köpeği var nedimesinin; o iğrenç köpek nedimesinin bardağından şlap şlap su içiyormuş.

Bunu da Anna O. görüyor.

Onu gördüğü andan itibaren Anna sudan tiksiniyor ve bir daha su içemez hale geliyor. Anna O.’nun kliniğine baktığımız zaman, hidrofobi yazıyor.

Su korkusu

Su korkusu. Sadece meyvelerle, başka birtakım başka şeylerle su ihtiyacını gideriyor. Yani Breuer’e ilk geldiği zamanki semptomlardan bir tanesi buydu. Ama sebebini bilmiyor yani işlemlenmiyor bu anı.

Bilinçaltında bu.

Pierre Janet’nin dediğine göre bilinçaltında. Freud, Pierre Janet’nin bir öğrencisi durumuna düşmemek için bilinçdışı demek zorunda kalıyor.

Ne demiştik, patogenez nedir burada? Bir duygunun, bir düşüncenin, bir anının içeride tıkalı kalması, akışın tıkanması. Peki, tedavi neydi, nasıl tedavi edeceğiz? Drenaj demiştik. Bırakacağız bu akacak, yani ifade edecek, yani hatırlayacak. Hatırlamasını sağlamak lazım. Bunu da hipnoz ile yapıyor Breuer. O dönemde hipnoz yavaş yavaş legalize olmuştu. Uzunca bir süre hipnoza çok kötü bakıyordu hekimler. Fakat Jean Martin Charcot hipnoz konusunda bir makale yazdığı için, artık hekimler daha rahat bir şekilde hipnoz yapabilir hale gelmişlerdi. Breuer de hipnoz yapıyordu. Hipnozla Anna O.’yu o zamana götürüyor, hipnoz altında. O zamana gidince kişi, o anı tekrar yaşıyor; Anna, “Ne kadar iğrenç bir köpek!” diye bağırıyor, yoğun duygu ile birlikte. Katarzis için duygunun da eşlik etmesi şart. Bu şekilde bu tıkanmış anının tekrar akmasını sağlıyor hidrolik modelin diliyle, yani yeniden hatırlanmasını sağlıyor hipnoz. O esnada, Breuer, Anna O.’nun eline bir bardak su veriyor, Anna O.’ya, “Bu suyu iç” diyor.

Hipnozdayken su mu içiyor?

Hipnozdayken suyu içmeye başlıyor. O esnada uyandırıyor Breuer hastayı, uyandıktan sonra da su içmeye devam ediyor ve ondan sonra bu hidrofobi ortadan kalmış oluyor. Al sana tedavi.

Aslında bu Pierre Janet’nin yaklaşımına çok uygun. Yani bu bir disosiyatif vak’a aslında. Freud Fransa’da bunları öğrendiği zaman, aklına hemen Breuer’in vakıası geliyor. Çünkü Breuer, Freud’a bu vak’adan daha önce bahsetmişti.

Anna O. vak’asını Breuer’den almıştır, Janet’den değil.

Koşa koşa Breuer’e gidiyor, “Bunu mutlaka yayınlaman lazım” diyor, “bak, Fransa’da böyle şeyler oluyor, sen de böyle şeyler yapmıştın, bunu yayınla” diye Breuer’in başının etini yiyor. Hangi tarihlerde? 1887’de Fransa’dan geri döndü. 1893’te, yani 6 sene sonra Breuer’i nihayet ikna ediyor. Breuer’le birlikte bir yayın yapıyorlar bu Anna O. vakıasıyla ilgili. 1895’te de bunu bir kitap olarak yayınlıyorlar.

Kavramsal yönü tam Pierre Janet. Örnek bir vak’ada bunu gözlemleme imkânı buluyorlar.

Evet. 1895’te yayınlanan bu kitabın ismi “Histeri Üzerine Çalışmalar”. Bu kitap psikanalizin ilk kitabı olarak ilan edilmiştir. Kitabın birinci yazarı Breuer, ikinci yazarı Freud.

Sonra yavaş yavaş Freud kafasındaki şeyi Breuer’e açmaya başlıyor. Kafasındaki düşünce şu: Histeri dediğimiz şey niye var, akıl hastalıkları niye var? Bunların hepsi aslında bir çeşit travma. Bu Fransız ekolünün görüşüdür zaten (Charcot-Janet). Ama travmanın sebebi ne Freud’a göre? Ensest. Freud kitaptan bir yıl sonra, taciz kuramı diye bir görüş ortaya atıyor. Çünkü birkaç hastası ensestiyöz tacizden bahsettiler ona. Freud da bunu genelleştirdi ve tüm hastalar için geçerli olduğunu varsaydı. Sonra durumun öyle olmadığı anlaşılınca bu kuramdan vazgeçti. “Travma dış kaynaklı değil iç kaynaklı” dedi. Travma dışarıdan olmuyor, travma içeriden oluyor. Freud’un düşüncesi bu. Travma içeriden nasıl hissediliyor? Diyor ki, aslında anne, baba, amca, dayı, dede, bunlar çocukları taciz etmiyorlar ama çocuk öyle hissediyor. Fakat bundan anlıyoruz ki o dönemde ensest çok yaygınmış.

Nerede?

Avrupa toplumunda. Freud Avusturya’da yaşıyor. Klasik bir Avrupa toplumu Avusturya. Avrupa’nın göbeğinde zaten. Değil mi? Aşağıda İtalya var, yukarıda Almanya var, öbür tarafta İsviçre var. Avrupa’nın göbeğinde. Burjuva ahlakının egemen olduğu klasik bir Avrupa toplumu. Hastaların çoğundan benzer ifadeler alıyor, evdeki adamın, yani baba, amca, dayı, dede, her neyse, onun taciz veya tecavüzüne ilişkin. Bütün psikiyatrik bozuklukların temelinde bu vardır diyor Freud; taciz ve tecavüz. Demek ki ne kadar yaygınmış o dönem Avrupa’sında, düşünün.

O dönemdeki vakıalar için bunu söylemek çok yanlış bir şey de olmaz.

Ama şöyle: Herkeste bu taciz-tecavüzün olması gerektiğini, şart olduğunu söylüyor. İnsan cinsel gelişimini buna bağlıyor. Herkesten aynı ifadeyi alabilmek için hastaları zorlamaya başlıyor. Zorla insanların ağzından bu lâfları alıyor. “Seni taciz etmiş olabilir mi? İyi düşün, belki etmiştir” gibi.

Zorluyor yani.

Çanak tutuyor ve zorla hepsinin ağzından bu şeyleri alıyor. Ve taciz kuramı diye bilinen meşhur kuramını geliştiriyor. Meşhur derken, tarihte meşhur; yoksa bugün geçerliliği olan bir şey değil. Sadece bazı aşırı feminist gruplar dikkate alır bu kuramı, erkek cinsinin nasıl baş belası bir cins olduğu görüşlerine dayanak olması için. Freud’un ilk kuramı taciz kuramıdır. Tarih de 1896.

O travmaya yine örneklenebilecek bir şey aynı zamanda.

Evet. Fakat bu kuram fazla uzun tutmuyor. Neden? Mesela diyor ki Freud, “Sana amcan tecavüz mü etti.” “Evet, evet, o galiba etti” diyor. Daha sonra, öğreniyor ki hasta, amca o tarihte ölmüş mesela; veya yurtdışındaymış, vs. Buna benzer şeyler oluyor. Yani o taciz ya da tecavüzün olmasını imkânsız kılan birtakım şeyler öğreniyor bazı hastalar. Gelip bunu Freud’a anlatıyorlar. Freud da bundan vazgeçmek zorunda kalıyor, yani taciz kuramını bırakıyor. Bırakıyor ama nasıl enseste bağlayacak mevzuları? “Çocuklar ensestiyöz travmaya maruz kalmamış olabilirler, bu önemli değil, asıl travma onların zihinlerinde. Taciz-tecavüz yoksa bile, düşüncesi var onların içlerinde” diyor.

Freud’un zihni bu şekilde çalışıyor. İllaki ebeveyn, yakın akraba… Ensest var Freud’un kafasında. Bu bir saplantı adeta, Freud’un kendi saplantısı. Çünkü sürekli ensest arıyor. “Taciz dış dünyada gerçekleşmemiş olabilir, bu önemli değil; çocuk, tacizin gerçekleştiğini düşünürse veya arzu ederse, travma olması için yeterlidir. Yani çocuklar, anneleriyle, babalarıyla, ebeveynleriyle ensest düşleri hayalleri kurarlar” diyor. Yani ortada bir şey olmadığı anlaşıldı ama illa ki enseste bağlayacak.

Bu aşamadan sonra şöyle inşa etmeye başlıyor: Çocuğun kafasında bir duygu, düşünce vardır. O düşünce nedir; yasak bir düşüncedir. Bu yasak düşünce ne olur; tıkanır kalır. Yasak çünkü. Niye yasak? Çünkü ensestle alakalı. Kafasında tıkanan bu düşünceyi bulup çıkarmak gerekir. Bunu bulup çıkarmaya yöntem olarak psikanaliz diyoruz.

Üzeri örtülürse buna “bastırma” diyoruz.

Bastırma diyoruz. Çocuk, yasak olduğu için bu düşünceyi bastıracak. Freud her şeyi bu bastırma üzerine inşa edecek artık.

Yani psikanalizdeki Freud’un kuramı bu.

Evet, bunun üzerine, yani yasak düşünce üzerine inşa ediyor. O düşünce de ensest, yani ödip kompleksi. Terapistin en son varacağı nokta budur. Yani hasta ile senelerce de çalışsa en son varacağı nokta budur. Bu önyargı ile hareket edip kendi önyargısını doğrulamaya çalışan bir yöntem bu. Üstelik bilimsel, deneysel bir yöntem de değil; salt yorumlamaya, benzetmelere dayanan bir yöntem. Bir psikanalist bu yöntemi “hastanın hakikatini yıkıp yerine psikanalitik hakikati inşa etme faaliyeti” diye ifade etmiş. Halbuki Vamık Volkan, “terapiste lazım olan en önemli şey meraktır” diyor. Demek ki artık Freud gibi düşünmüyor, çünkü Freud’a göre eninde sonunda bulunacak şey bellidir ve herkeste aynıdır. Bunun nesini merak edeceksin? 8 milyar insanın kafasında aynı şey var Freud’a göre. Vamık Volkan yaşayan en büyük psikanalistlerden biridir. Yaşayan en büyük psikanalistlerden bir diğeri de Kernberg. Ondan süpervizyon alan arkadaşlarımız var diyorlar ki “Senelerden beri Kernberg ve ekibi ile çalışıyoruz, daha ağzından ödipal diye bir şey çıktığını duymadık.” Anlaşılıyor ki çağdaş psikanalitik okullar bu önyargıların hepsini terk etmiş. Sadece klasik psikanaliz bu fikirleri muhafaza etmeye çalışıyor ve bu yüzden giderek marjinalleşiyor. Kernberg, bunların türlerinin tükeneceğine dair onları uyarmış.

Üstelik Freud zamanla bütün her şeyi ensest üzerine inşa etmeye çalışmıştır; sanat, bilim, din, yani insanoğlunun tüm üst kurumlarını, insani olan her şeyi.

Sonuç olarak bilinçaltı ve bilinçdışı kavramları, ikisi de Freud’a ait değil. Freud bu iki terimden bilinçdışını kullanır. Bugün bilinçaltı teriminin kullanılmasına çok kızarlar psikanalistler, çünkü Janet’nin özgün terimidir bilinçaltı.

Bugün mesela Türkiye’de hipnozla çalışanlar var; bir travma arıyorlar, travmayı buldukları zaman hakikaten de semptomlar rahatlayabiliyor. Ama travmayı bulmak o kadar kolay değildir. Yani hipnozla bilinçdışına hemen kolayca iniverecekmişiz, her şeyi birdenbire görüverecekmişiz, hemen buluverecekmişiz gibi düşünüyorlar, ama öyle kolay değil bu işler. Nadiren bu gerçekleşiyor; gerçekleşince de çok sansasyonel bir olay olmuş oluyor. İşte, 8-10 yaşında başına şöyle bir şey gelmiş, o yüzden bugünkü semptomları 8-10 yaşındaki o olaydan kaynaklanıyor diye güzel bir vaka analizi yapıyorlar. Ömür boyu o vak’anın ekmeğini yiyorlar. Yüzde kaç vakada gerçekleşti bu hipnotik katarzis? O kadar kolay değil bu işler.

Mesela geçmişe yönelik araştırmalar yapıldığında, bunların genellikle ödipal temeli olduğu düşüncesi vardı, ama daha sonraki araştırmalar galiba preödipal gibi bir yöne evrildi. Yani konu üzerinde çalışıldığında farklı şeyler de çıkıyor. Biraz oraya girebilir miyiz? Yani 3-6 yaş arasındaki yaşanan şeyler, onları ödipal kabul ediyoruz sanırım…

Ödipal yani cinsel dönem 2,5-3 yaşından sonra başlıyor, Freud’a göre. Çocuk gelişimindeki fallik dönem ya da ödipal dönem dediğimiz evre ya da genital dönem de deniyor buna. 5 yaşına, 6 yaşına kadar devam eden bir süre içindeki anne veya babaya karşı hissedilen bu yasak hisler bastırılacak, bastırıldıktan sonra da…

Ama bu yorumlanmış bir şey. 2,5 ile 5 yaş arasında bir insan anne babaya karşı bu tür şeyler…

Bunu ilk defa ortaya attığı tarih kaç? Taciz kuramı 1896. Taciz kuramından sonra, 1897-98’lerde işte bu bahsettiğim düşünceyi geliştiriyor; yani “Gerçekten bir taciz olmasa da, çocuğun kafasında yasak düşünce var.” Haksız çıkmak onu durduramıyor. Dedik ya, ensest onun kafasındaki sabit bir fikir (ide-fix). Çok haklı olarak bazı yazarlar, psikanalizin, Freud’un kendi ensestiyöz düşüncelerinin analizi ile geliştirilerek, kendi durumunu evrenselleştirme çabası olduğunu yazarlar. Yani “sadece ben değil, herkes böyle” demeye çalışıyor gibi. 2,5-3 yaşındaki çocukların akıllarından geçtiğini iddia ettiğiniz bir düşünce üzerine koca bir kuram inşa ediyorsunuz. Çocukların böyle düşündüğünü de 100 yıldır gösteremiyorsunuz. Bir kuram deneysel alanda sürekli test edilerek geliştirilir. Freud bu düşüncelerini ilk defa 1900 yılında yayınlanan “Rüyaların Yorumu” kitabında ortaya koydu. Tarih 1900. Şu anda tarih 2019. Aradan ne kadar zaman geçmiş; yaklaşık 120 yıl. En ufak bir bilimsel kanıt var mı elimizde; yok. Bu sadece Freud’un kafasındaki bir düşünce, daha doğrusu bir saplantı olarak kalmış, 120 yıl geçti aradan; hiçbir kurama bu kadar tolerans gösterilmemiştir, bu kadar kredi tanınmamıştır. Bu kredi sayesinde psikanaliz her alana sızdı, bu konuda devasa bir külliyat meydana geldi.

Bilimsel bir temel yok, görünen bir şey yok.

Kesinlikle yok. Nörobiyoloji alanını ben hep takip ederim. Klasik psikanalizin bu taraklarda bezi yok. Bu yüzden nörobiyolojiye çok soğuk bakarlar. Özellikle Fransız ekolü. Özellikle bu ekol, pür ideolojik bir disiplindir. Maalesef Türkiye’ye psikanaliz oradan geliyor. Türkiye’de de aynı ideolojik çevrelerde barınıyor. Bu çevreler psikanalizin çok daha gelişmiş, akademiye ve bilimsel gelişmelere açık biçimlerine ambargo koyuyorlar. Hiç anlamadıkları halde, “Amerikan psikanalizi” gibi pejoratif terimlerle bıyık altından gülerek akılları sıra aşağılıyorlar. Fakat ‘establishment’ denen şey, yani düzen, bu akımı tolere etse de, insanlar enayi değil. Bugün yurtdışındaki psikanalistlerin çok büyük bir bölümü, kahir ekseriyeti, ben diyeyim yüzde 90, sen de yüzde 95, ödipal, elektra vs. gibi Freud’dan kalma arkaik kalıntılarla hiç ilgilenmiyorlar. Buna Kernberg gibi psikanalizin dev isimleri de dâhil. Onunla birlikte çalışan arkadaşlar, yıllardır onun ve ekibinin ağzından ödipal kelimesinin çıkmadığını söylüyorlar. Fakat kitaplarında açık bir tavır alma asla yok, niyeyse herkes bir şeylerden çekiniyor.

Freud hakkında başka ne söyleyebilirsiniz? Yani bu Freud meselesinin bu kadar abartılı ele alınmasının nedeni nedir? Bir felsefe, bir dünya görüşü…

Geleneksel insan modelini bozan üç önemli düşünceden biridir klasik psikanaliz. Freud, kendisini bu üçlünün parçası olarak görüyor. Batı tarihinde triumvira derler ya, yani üç tane adam. Teslisle de biraz alakalı biraz bu üçlemeler. Batı tarihinde üç sevilir.

Teslis gibi.

Teslis gibi. Kim bu adamlar? Kopernik, Darwin ve Freud. Kendisi söylüyor bunu, biz üç kişiyiz diyor. İlki Kopernik. Eskiden dünya bir çeşit evrenin merkeziydi. Öyle düşünülüyordu çünkü yaradılışın gayesi insan olduğuna göre, asıl sahne burası.

Dekor burada, sahne burası.

Evet. Geri kalan yerler çok önemli değildi.

Kopernik ne dedi bu duruma?

Kopernik dedi ki, “Bizim içimizde bulunduğumuz bu dünya, sıradan bir gezegen. Gezegen olarak da bir hususiyeti yok kozmolojik olarak. Geleneksel insanın bakış açısına ilk darbe buradan vuruldu. Tarih 1543. Ancak ölümünden sonra yayınlanabildi o kitap.

Ama aynı çağda yaşamadıkları halde niye kendisini böyle bir triangülaritenin içine koydu acaba?

Farklı zamanlarda, geleneksel insan modeline darbe vuran 3 insan onlar. 1543’te Kopernik. 1850’lerde Darwin. O en büyük darbeyi vurdu. Freud da kendi ismini bu iki adamın yanına ekleyerek bir üçlü kuruyor. Çünkü bilinç çok önemli; çünkü insan bilerek isteyerek, özgür iradesiyle Allah’a iman eder. Yani özgür iradesiyle yaptığı tercihten sorumlu. Sorumluluk dini temanın en önemli kavramlarından birisidir. Freud da buraya vuruyor. Freud’a göre inanç, bilinçdışındaki bazı malzemelerin rasyonalizasyonu, entelektüalizasyonu, diğer savunma mekanizmalarıyla ortaya çıkmış hali. “Aslında senin özgür iraden yok” diyor Freud. Mutlak nedenselliğin olduğu yerde özgür irade yoktur çünkü sen mecbursundur onu yapmaya.

Bütün bunları bilerek yaptığını söyleyebilir miyiz? Yani kendi vesveselerini, vehimlerini böyle entelektüalize ederek bir düşünceye çevirmesi.

Freud’a göre herkes bir şeyleri rasyonalize eder. Kendisi de elbette bir şeyleri rasyonalize edecek. Zihninin karanlık köşelerindeki malzemeleri akla uygun hale getirerek ifade edecek elbette, o da insan. Tabii ki kendisi bunu kabul etmez. Kendi kendisini analiz edebildiğine inanıyor çünkü.

Peki, konumuza dönecek olursak, Freud şöyle yola çıksaydı, “ensestin insandaki etkisi şudur” deseydi problem olmazdı. Ama oradaki mekanizmayı bütün insan psikolojisine yorumlaması mı hata?

Ona göre, nevrotik bozuklukların tümü, bilaistisna, ensest düşüncesinden kaynaklanıyor. Bütün psikopatolojiyi bunun üzerine inşa ediyor. Bu büyük bir cüret. Deneysel paradigmaya, bütün bilimsel anlayışa aykırı. Üstelik insanların bütün üst kurumlarını, yani din, ahlak, uygarlık, sanat vesaire, her şeyi, bu düşünceye dayandırıyor. Kafasında böyle bir saplantı var. Bu düşünce 120 yıl boyunca bir işimize yaradı mı; yok. Ufkumuzu açtı mı; yok. Psikolojik rahatsızlıkların çözülmesi konusunda, bugün geldiğimiz nokta hasebiyle, en ufak bir katkısı oldu mu; hayır. Bugünkü psikanalistlerin bile ezici çoğunluğu ensesti mi temel alıyor psikolojik rahatsızlıkların sebebi olarak; hayır.

Bir de, dediniz ya, aslında preödipal olduğu anlaşıldı pek çok şeyin. Ödipal dönem veya fallik dönem 3-5 yaş arası; fakat bugün artık anlaşıldı ki, asıl problem 3 yaş öncesinde ortaya çıkıyor. Burada ensestin hiçbir önemi kalmamış oluyor. Sadece Klein bu ensest düşüncesini ilk aylara taşımaya kalktı. O artık tam bir iman istiyor. Yani artık bu ensest dinine iman gerekiyor. Birkaç aylık bebeğin kafasında bu düşüncenin olduğu fikrine hiç girmeyelim; zaman kaybı olur.

Preödipal alanda o içselleştirilmiş nesne ilişkilerine götüren bir açıklama tarzları var, değil mi?

Nesne ilişkileri ödipalle çok ilgilenmiyor.

Preödipal düşüncesi kime ait?

Freud, oral dönem ve anal dönem diye gelişimsel evreleme yapmıştı. Bunlar preödipal.

Ama hastalıkların daha çok preödipal kökeni olduğu düşüncesi, yani mekanizmayı açıklamak bakımından iyi de, herhangi bir şeye maruz kalınca şu olur düşüncesinin ötesinde bir şey değil mi bu? Yani o aralıklarda çok nesnel, somut travmatik şeyler yaşamasa bile insanlar, yine de o borderline’ları, şizoid vak’aları açıklayacak ilişkiler açıklanıyor. Hatta Freud, şunları, şunları preödipal kabul ediyoruz; o yüzden tedavi edilemez, bırakın onları falan diyor.

Evet. Freud preödipal yani ilk üç yaş patolojileri ile fazla ilgilenmedi. Fakat Freud öldükten sonra, yani 1939’dan sonra, preödipal patolojilerle ilgili yayınlarda büyük bir artış oldu. O dönemde bunların en önemlisi Fairbairn’dir. Ronald Fairbairn ve Melanie Klein. Özellikle bu ikisinin mirası bugün devam ediyor. Bir de Helene Deutsch diye birisi vardı, o da önemlidir ama özellikle bu ikisinin mirası üzerine nesne ilişkileri kuramı inşa edildi. Kuramlaştırma Fairbairn’e aittir fakat Melanie Klein’ın adı hep ön plana çıkarılır. Çünkü Klein yarı-yarıya Freudçudur. Freud’un kızı Anna Freud “psikanalize ihanet ediyor” diyerek her ne kadar ona çok saldırdıysa da, Klein’ı silemediler. Klein, Freud’un bazı temel varsayımlarını reddetmesine rağmen tarih sahnesinde kalmayı başardı. Fairbairn ise çok daha radikaldir. Freud’un en temel varsayımlarını bile reddetmiştir.

Preödipalde ne var peki; emme, sevgi, güven, ayna nöronlar.

Preödipalin temeli anneyle aradaki ilişki. Annenin onu görmesi, annenin onu kabullenmesi, annenin onu sevmesi, ona cevap vermesi. Böylece bir ilişkinin ortaya çıkması.

Daha geriden alan, daha ciddi bir anlayış gibi.

Tabii. Bazı anneler görmüyor çocuğu. Fiziksel olarak görüyor, ama onu arzuları olan, tercihi olan canlı bir şey gibi değil, oyuncak bir bebek gibi görüyor; altını temizle, memesini ver ağzına, ihtiyaçlarını gör; bir oyuncak gibi. Saksıdaki bir çiçek gibi. Sevgisi de böyle; saksıdaki bir çiçeği sever gibi, bir barbi bebeği sever gibi. Kimisi görüyor, kimisi görse bile kabullenmiyor, kimisi kabullense de koşulsuz sevmiyor; derece derece.

Fakat Nesne İlişkileri Kuramı değil konumuz. Freud’un ensestiyöz etiyolojisini eleştirmiş olduk bu görüşmede. Fakat bu ensestiyöz nedenselliği kabul etmeden psikanalitik yaklaşım nasıl oluyor; asıl bunu anlatacaktık, fakat oraya gelemedik, inşallah çok dağıtmamışızdır.

Ensest temelini kabul etmeden psikanalitik kavramlarla çalışan çok sayıda terapist var. Çünkü psikanaliz yekpare, monoblok bir teori değil. Farklı parçalardan oluşuyor. Asıl bu parçalardan bahsedelim önümüzdeki sayıda. Böylece şu an alanda çalışan terapistlerin yöntemlerini daha iyi anlayabilir okuyucular.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.