Ana sayfa - Arşiv - Frenklerin Ve İsrail’in Kudüs’e Reva Gördükleri Üzerine Bir Değerlendirme / Cemal Toksoy

Frenklerin Ve İsrail’in Kudüs’e Reva Gördükleri Üzerine Bir Değerlendirme / Cemal Toksoy

Bugünkü Kudüs’te yapılanlar hakkında doğru değerlendirmeler yapmak için, bazen uzaklara; konuyla ilgili daha evvel ne olmuştu diye bakmak, inceleyenler açısından farklı bir muhayyile oluşturması açışından önemlidir. Özellikle tarihî olayların anlaşılmasında bu durum çoğunlukla mecburidir. Zira tatbik edilegelen birçok şeyin aslı, ta oralardan intikal eden gelenek ya da alışkanlık olarak devam edegelmekte, bu sebeple de çoğu zaman önceleri vuku bulmuş doğru-yanlış uygulamalar konusunda işin müsebbipleri kendilerini haklı görmektedirler. Yanlışı doğrusu nedir? Elbette doğrusu hakkın yanında olan ve insanlığa hizmet edendir. Bu makalede Kudüs konusunda Frenklerin kendilerini haklı görmelerinin başlangıcı, şimdiki zalim tavırlarının kaynakları ve buna mukabil Selâhaddin Eyyubî’nin bütün zulümler karşısında gösterdiği insanî-İslâmî merhamet ve şefkat anlatılmaya çalışılacaktır.

Haçlı Seferlerinin Başlangıcında Kudüs ve Çevresinin Durumu

Ne acıdır ki aşağıda zikredilecek olan o günkü siyasî durum, bugünün Kudüs’ü ve çevresi arasında çok büyük benzerlik göstermektedir.

Haçlı hücumlarının yöneldiği ve bütün mücadelelerinin geçtiği topraklar, hilâfet yetkisini elinde tutan ve bu yetkiyle bütün İslâm toprakları üstündeki etkisini devam ettiren Abbasîlerin hâkimiyetindedir. Bu coğrafyada sultan, melik, emir ya da başka adlarla zikredilen şahıslar, eyalet sistemine benzer bir yönetimle bölgelerinde yarı özerk bir şekilde Abbasî halifelerine bağlı olarak hüküm sürmekteydiler. Tabiatıyla merkeze uzak bölgelerde Abbasî halifelerinin fiilî olarak otoriteleri çok zayıftı.1 Ancak halife Sünnî İslâm coğrafyasının tamamında manevî olarak son derece güçlü bir etkiye sahipti. Öyle ki halifenin temliknâmesini almadan, bir bölgeyi ele geçiren emirin hâkimiyeti meşru hale gelmezdi.2

Döneminin sonlarına doğru, adından başka hiçbir otoritesi kalmayan Abbasî hilâfet makamına sözde bağlı irili ufaklı birçok devletçik oluştu. Bu devletçikler hilâfet makamının karşı çıkmasına rağmen topraklarını genişletmek için komşularıyla her zaman savaşır duruma gelmişlerdi. Hatta hilâfet merkezi olan Bağdat, Şiîlerin ve Sünnîlerin hâkimiyet mücadelesine sahne olmaktaydı ve bu yüzden hilâfet merkezinde bile kan dökülmekteydi. Bu hengâme arasında Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey belki Anadolu’daki hâkimiyetini güçlendirmek için belki de Sünnîlik taassubu ile Abbasî halifelerinin koruyuculuğuna soyunmuş ve bu konuda başarılı da olmuştu. Hatta Mısır’a Fatımî topraklarına kadar da Sünnî otoriteyi yaymıştı. Fakat bu mücadelesinde Fatımîlere yenilerek Mısır’dan ileriye gidemedi. Bölgeyi atabeklerine iktâ olarak verip, burayı kendilerine bağladı.3 Aslında sıkıntı da böyle başlamıştı. Selçuklu sultanı Sultan Melikşah 1092’de vefat edince oğulları ve kardeşleri arasındaki hâkimiyet mücadelesi merkezî otoriteyi zayıflattı. Tabiatıyla kendilerine iktâlar verilen atabeklerin tamamı bağımsız birer hükümdar gibi hareket eder oldular. Atabeklik, devlet güçlüyken ideal sayılabilecek pratik bir sistem iken iktidarın zayıflamasıyla beraber, Selçukluların yıkılmasını hızlandıran bir tehlike haline geldi.4

Fâtımîlerin ise tamamen siyasî bir tavırla mezhep propagandasından başka bir amaçları yoktu. Bu yüzden etraflarında bulunan Sünnî devletlere düşman nazarı ile bakıyorlardı. Bu nedenle Sünnî topraklarını istila eden Haçlılara karşı bir direniş gösterme gayretinde hiç olmadılar. Hatta otoritelerini ellerinde tutabilmek, içeride ve dışarıdaki problemlerini çözebilmek için zaman zaman Haçlılar, Bizans ve çevredeki Frenk kontluklarından himaye isteyerek devletin bağımsızlığını yitirmesine ve başlangıçtaki hedefleri olan Şiî kimliğinin bile kaybolmasına sebep oldular.5 Bütün bunların yanında bir de Fâtımî hilâfet merkezinde İmâmiyye, Mâlikî ve Şâfiî mezhebi ile Şiî kadılar ve yöneticiler arasındaki mezhep çekişmesi eklenmişti. Zaten öteden beri yine mezhep taassubuyla veya siyasî nedenlerle Endülüs’ün hiçbir zaman merkeze karşı yakın ilişkisi olmamıştı.6

İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu bu parçalanmışlık ve acizlik görüntüsü, şüphesiz İslâm dünyasını düşmanlarına karşı kolay bir hedef haline getirmişti. Bu durum başta Frenkler olmak üzere çevrede bulunan Moğollar, Bizans ve diğer devletlerin iştahını kabartıyordu.7 Sonuçta da İslâm dünyası Haçlı saldırıları karşısına paramparça olmuş bir vaziyette çıkmak zorunda kaldı.

Bu dağınıklık içindeki Müslümanlar Haçlı orduları karşısında ciddi bir direnç gösteremedi. Sonuçta Haçlılar, kolayca Kudüs’e kadar ulaştılar.8 Şöyle ki, Kudüs o tarihte Artukoğlu Sökmen Bey’in elinde bulunuyordu ve diğer İslâm devletleri tarafından sanki buranın savunulması Türklerin göreviymiş gibi algılandı. Bağdat’ta esen Selçuklu rüzgârı da bu görüşte olan Arapları kendi fikirlerince haklı gösteriyordu. Filistin topraklarında hâkim durumda olan diğer Türk beyleri de iç karışıklıklar ve Haçlıların meydana getirdiği kaos sebebiyle Artukoğullarına yardım edecek vaziyette değildiler.9

Papa Haçlı Seferleri ve Papanın Propagandası

Katolik Papa II. Urbanus, 1095 yılında Clermont Konsilliği biterken birçok soylu, şövalye ve derebeyinin hazır bulunduğu törende yaptığı konuşmada Kudüs ve Filistin’e kutsal sefer düzenleme çağrısında bulunarak; “Bu kutsal savaşın hedefinin Mesih’e tanıklık etmiş toprakları Müslümanların işgalinden kurtararak, Hz. İsa’nın mirası olan Kudüs’te bir Hıristiyan devleti kurmak olacağını, savaşa katılan herkesin günahlarının affedileceğini ve yine bu savaşa katılan herkesin zengin olarak ülkelerine döneceğini” söylüyordu. Bu konuşma Haçlı seferlerinin başlaması için yapılan ilk davet olarak kabul edilir.10 Bu çağrı, özellikle hitap ettiği kesimin anlayışı göz önünde bulundurularak yapılmış bir çağrıdır. Çünkü şövalyeler kılıçlarını, ailelerinin düşmanlarına karşı kullanmak üzerine yemin ederler. Bu inançla kendilerini Papa II. Urbanus’un dediği gibi “Doğu’da Müslümanlar tarafından öldürülen, köle yapılan ve kendilerinden yardım bekleyen kardeşlerine” koşmak mecburiyetinde hissettiler. Onlar için artık intikam (vendeta) devri başlamıştı.11 Daha sonraki zamanlarda da bu his kine dönüştü ki soykırıma (holocaust) önce Yahudilerden başladılar. Amaçları vaazlarda söylendiği gibi yalnızca Doğu Hıristiyanlarını Müslümanların zulmünden kurtarmak değildi. Aynı zamanda Bizans’ı da baskı altına almak, sonra da oralara hâkim olmaktı. Papa II. Urbanus sefer çağrısı yaparken, bunun “Büyük bir hac yolculuğu olacağını” söylüyordu.12 Fakat bu sefere özellikle şövalyeler, genç ve sağlıklı olanlar davet ediliyor; yaşlılar, hastalar ve kadınların ve sefere katılamayanların yükümlülüklerini, kefâretle yerine getirebilecekleri ilân ediliyordu. Bu nedenle çocuklar dâhil istisnasız herkes kefaret vermek zorundaydı.13

Bu davet, feodal sistemin acımasızlığı altında ezilen fakir Avrupalıların bağışlanmaları ve fakirlikten kurtulmaları için bir ümit ışığı oldu. Herkes bu çağrıyı ilâhî bir emir kabul ederek, Doğu’yu yeni bir gelecek olarak gördü. Bu bakış açısı; başlangıçta Haçlı seferlerinin yapılmasını doğururken, daha sonraları İslâm’ı yok etme fikrinin temelinin atılmasına sebep oldu.14

Haçlı Seferlerine özellikle iştirak edenlerin en gözdeleri; sanatkârlar, tüccarlar, devrin ileri gelenleridir. En ön safta ise kutsal topraklara yerleşmelerine karşılık suçları affedilen katiller yer almaktaydılar. Oluşturulan listelere bakıldığında katılanların tamamının neredeyse fakirlikten bıkmış, servet derdine düşmüş yoksullar olduğu göze çarpar. Zenginler yardımcıları ve şövalyeleriyle birlikte hareket etmekteydiler.15

Genel kanaat; bunca farklı insanın ancak maddî kazanç fikri etrafında toplanabilmiş olacağıdır. Bu da haçlıların yağma ve talanlarının sebebini anlamak için yeterlidir. Ne var ki bu seferlerdeki bir ibadeti yerine getirme isteği önemli yer tutmaktadır. Lakin bu durum haçlıları hiçbir zaman haklı çıkarmaz.16

Kudüs’ün İşgali

Haçlılar, Selçuklu hâkimiyetindeki Anadolu’yu katliamlarla geçip üç yıl sonra 1099’da 90.000 kişi ile Kudüs kapılarına dayandılar. Kudüs’ü çok ciddi bir direnişle karşılaşmadan işgal ettiler. Üç haftalık kuşatmadan sonra şehre girdiklerinde; burada yaşayan hiçkimse onların yağmalamasından ve kılıcından kurtulamadı. Kendilerinden yüzyıllarca önce Kudüs’e giren başka bir Avrupalı Latin Kralı Titus’un yaptığı katliamı aratır bir vahşetle etrafa saldırdılar.17 Oysa burayı fetheden Hz. Ömer Hıristiyanlara hiç zarar vermeden sadece şehri terk etmelerini istemişti. Şükür için Kıyamet Kilisesi’nde toplanırken bile açlık ve kana susamışlıklarını etrafa kusuyorlardı.

Piskopos Raymond d’Agiles Kudüs’teki kıyım manzarasını şöyle tarif eder: “Nihayet, bizimkilerin surlarla kuleleri elde etmelerinden sonra, yenilenler arasında inanılmaz bazı olaylara tanık olduk. Bazılarının cesetleri, kafaları kesilmiş halde yerlerde yatıyordu. Bu durum, gerçekten de kendileri için, uğramış olabilecekleri en iyi son idi. Bazıları da oklardan delik deşik olmuş bir şekilde can vermiş, kale kulelerinden baş aşağı sarkmakta idiler; bazıları da alevlerden kömürleşmişti.

Şehrin sokakları kesilmiş kol ve bacaklarla dolmuştu; yollarda öylesine ceset bolluğu vardı ki insanın oralardan geçmesi mümkün olmuyordu. Süleyman mabedinde bizimkiler öylesine kan akıtmışlardı ki cesetler kızıl bir ummanda yüzüyor, akıntının etkisiyle, bir bu yana bir şu yana sürüklenip gidiyorlardı. Sağda solda yüzen bacaklarla kafalar bazen başka bir cesede yapışıyordu. İğrenç bir karmaşa her yere hâkim olmuştu.

O bölgede halkı kılıçtan geçirme görevini üstlenmiş olan askerlerimizin kendileri de bir süre sonra parçalanmış cesetlerden etrafa yayılan pis kokuya dayanamaz olmuşlardı.”18

Haçlılar inanıp yola çıktıkları gibi Kudüs’te “bal ve süt akan sokaklar” bulamadılar. Seferin vakanüvisi Raimundus’a “Mescid-i Aksâ’ya giderken cesetlere ve dizleri seviyesinde kana bata bata ulaşabildiklerini, o gün şehirde yaşayan bütün halk en son ferdine kadar öldürülmüştü, hatta Yahudiler havralarında ateşe verilmişti” diye yazdıracak kadar çok kan akıttılar.19 Yağmayı öylesine ileriye götürdüler ki öldürdükleri Müslümanların karınlarını altın yutmuştur diyerek yardılar. Bazı kaynaklarda 70.000, bazı kaynaklarda ise 200.000 olarak kayıtlı nüfusun tamamı bu kıyımdan kendi payına düşeni aldı.20

Kana susamış bu Haçlı güruhuna papa tarafından günahlarının affedileceğinin belgesi olarak endüljans [günahlarının bir kısmının veya tamamının kilise tarafından affedildiğini bildiren belge] diye bilinen belge verilmişti. Öyle ise cenneti garantileyen bu kalabalık, artık vicdan azabı çekmeden ve günahtan korkmadan, istedikleri gibi davranabilirdi. Nitekim davrandılar da… Barbarlıkta yarışan Avrupalı sözde dindarlar, yine barbar olarak cihana nam salmış Moğollarla iş birliği yaparak Ortadoğu’da Müslümanlar üzerine ölüm ve zulüm yağdırdılar. Hâlbuki Hz. Ömer tarafından Kudüs fethedildiğinde, O diğer inançlara sahip olanların kanının akıtılmasını yasaklamıştı. Onlara inançlarını koruma ve ibadet yerlerine dokunulmazlık hakkı vermişti. Oysa şimdi Hıristiyanlar, vaktiyle gördükleri bütün bu özgür inanç ve insanlığa karşılık, hiçbir suçluluk ve vicdan azabı hali sergilemeden masum insanları öldürmekteydiler.21

Kudüs’ün Fethi

Askalân’ın fethinden sonra Kudüs’e kadar olan sahil boyunda Sûr’un haricinde bütün kaleler teker teker Müslümanların olmuştu. Hıttin mağlubiyeti ile Kudüs Krallığının ordusu dağılmış, neredeyse bütün ordu yok edilmiş veya esir tutulmuştu. Diğer kralların çoğu da aynı durumdaydı; ya esir idiler ya da ölü. Artık Selâhaddin Eyyubî için Kudüs’ü fethe engel bir şey kalmamıştı. Zaten Kudüslülerin de diğer Haçlı kalelerinden kaçan Hıristiyan halkı barındırmak zorunda kaldıklarından savaşı düşünecek halleri yoktu.22

Kudüs’te sur içinde Balian d’Ibelin (İbelinli Balian), çok az sayıda şövalye ve Patrik Heraklius’tan başka şehri savunacak asker yoktu. Bu çaresizlik içinde Balian asil ailelerden on altı yaşını aşmamış çocukları şövalye ilan ederek görüntü olarak halkı savunmaya teşvik etmek amacındaydı. Taşıyabilen herkese kılıç dağıttırdı.23 Başka yardım alması mümkün değildi, çünkü bölgede bulunan Haçlılar Selâhaddin’den izin almadan seyahat bile edemiyorlardı. Selâhaddin 60.000 kişilik ordusu ile Kudüs’ü kuşattıktan sonra mancınıklarla şehri bombalamaya başladı. Hıristiyanlar bu savaşı dinî bir vecibe olarak kabul ediyor, var güçleriyle savaşıyorlardı. Fakat savaşı kazanmaları gibi bir ihtimalin olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Balian ve Patrik Heraklius’un ümidi kalmayınca Selâhaddin’e bir elçi göndererek, Kudüs’ü eman karşılığında teslim edebileceklerini, ancak isteyen herkesin ayrılmasına müsaade edilmesini ve halktan hiçkimseye zarar gelmeyeceğine dair söz verilmesini teklif ettiler. 24

Sonuçta fidye karşılığı Kudüs’ten ayrılmak isteyenlere eman karşılığı izin verdi. Şehirden çıkacak her erkek için 10, her kadın için 5 ve her erkek veya kız çocuğu için 2 dinar fidye verilecekti. Buna karşılık taşıyabilecekleri her şeyi yanlarında götürebileceklerdi. Fidye ödeyemeyecekler için ise patrik 30.000 dinar verecekti. Buna karşı sultanın askerleri de Haçlılar Sûr’a varana kadar onları korumak için beraberlerinde gidecekti.25 Bu antlaşma üzerine Balian bizzat kendi elleriyle 1187 yılında muhtemelen 2 Ekim günü, bir rivayete göre Mi‘rac gecesi Kudüs’ü Selâhaddin’e teslim ederek şehirden ayrıldı.26

Kudüs’te Haçlı Esirlerine Gösterilen Şefkat

Müslümanlara yapılan bütün kötü muamelelere karşılık Selâhaddin, Kudüs fethedildiğinde erkek, kadın, çocuklar ve savaş esirlerini fidye karşılığı serbest bırakmıştı. Fakat Kudüs kraliçesi şehri terk etmek isteyenlerin arasında fidyelerini veremeyecek kadar fakirlerin olduğunu söyleyince, Selâhaddin onları para almadan serbest bıraktı.27 Şehri terk edenler antlaşma gereği taşıyabilecekleri kadar eşya götürebileceklerdi. Selâhaddin, onlardan pek çoğunu eşyaları yerine sırtlarında hasta, yaşlı ve yaralıları taşırken görünce onlara birer binek verdi, hastalarıyla birlikte değerli eşyalarını da götürmelerini sağladı. Ayrıca yaralılar için gidecekleri yere kadar yetecek yiyecek temin edilmesini emretti. Kudüs’te komutanlık görevi yapanlar fidyeye tâbi tutulmamış, hapsedilmişti. Bu komutanların eşleri Kudüs’ü terk ederken Selâhaddin’e elinde tutuklu olarak kalan kocaları yanlarında olmadan hayatta kalmalarının mümkün olmadığını söylediler. Selâhaddin de bu kadınların kocalarını serbest bıraktı.28 Bu durum karşısında Selâhaddin’e, “Onlar bizim esirlerimizi kılıçtan geçiriyor sen ise affediyorsun.” dediler. Sultan ise onlara, “Hak etmeyenleri affetmek, cezayı hak edenleri cezalandırmaktan daha iyidir.” diye cevap verdi.29 Antakya Prinkepsliği’ne sığınmak üzere yola çıkan Hıristiyanlar, buraya kabul edilmeyip geri döndüklerinde, Selâhaddin, “Bunca gözyaşı ve kanın içinde düşmana kızıp insaftan uzaklaşmak mümkün değildir.” diyerek onların Kudüs’e yerleşmelerine müsaade etti. Selâhaddin, şehirden ayrılanların sadece Davud Kapısı’ndan çıkmalarına izin verdi. Amacı hem fidyeleri kontrol etmek hem de düzensiz çıkışla oluşacak yağma ve saldırıların önüne geçmekti. Frenkler’in seksen sekiz yıl önce burayı işgal ettikleri zaman kurbanlarının kanlarında yüzdükleri yerde o şimdi hiçbir canlıya zarar gelmesini arzu etmiyordu.30

Sultanın Kudüs’te Bulunan Ortodokslar’a ve Yahudilere Müsamahası

Ortodoks ve Yahudilerin haricinde kalan gayrimüslimler Kudüs’ten ayrılarak merkez ve birkaç kasabadan ibaret kalan Trablus ve Antakya Kontluğu’na sığındılar. Ortodoks Hıristiyanlar ise şehirden ayrılmadılar. Selâhaddin burada bulunan Hıristiyanlara ait kutsal mekânların idaresini onlara bıraktı. Kutsal Mezar Kilisesi sadece üç gün kapalı kaldı, bundan sonra Hıristiyanlar belli bir ücret karşılığında burayı ziyaret etmeye devam ettiler.31

Kudüs’te yüz yıldan beri bilmedikleri bir dilde ibadet yapmak zorunda kalan Doğu kilisesine bağlı Ortodoksların kendi dillerinde ibadet yapmasına müsaade etti.32 Fakir Ortodoksları cizye vergisinden muaf tuttu. Ortodoksların ve Yahudilerin zengin olanlarının giden Frenklerin mülklerini satın almalarına izin verdi.33 Kutsal Kabir Kilisesi’ne dokunmadığı gibi, burada gömülü bulanan Frenk krallarının mezarlarının da bozulmasını yasakladı.34 Ortodoks Hıristiyanları tekrar Beytülahm ve Kutsal Mezar çevresindeki mahallelere yerleştirdi.35

Sonuç

Bugün Kudüs hakkında ABD’nin, İsrail’in ve Batılıların düşüncesinde tarihte yapılanlardan veya yaptıklarından farklı bir kabul yoktur. Yukarıda zikredilen bazı örneklerde olduğu gibi yapılan zulümleri kendileri bile inkâr edemezken, hâlâ aynı şekilde tavır alınması olsa olsa tarihî bir husumet ve öteden beri zihinlerinin gerilerinde yatan yok etme sevdası olmalıdır. Bugün ortaya konan düşmanlıkta değişen, belki sadece aktörlerin arasına İsrail’in de dâhil olmasıdır. Haçlı seferleri sırasında çoğunlukla hedef durumunda olan Yahudilerin nasıl olup da şimdi hedef gösterir konuma geldikleri ayrı bir konu olmakla birlikte, Katolik Hıristiyanlar Kudüs’ün bir Yahudi şehri olamayacağı düşüncesini dile getirmektedirler. Sözde Yahudi-Hıristiyan birliği ise ta öncelerden belki de sekiz asırdan beri hazırlanan bir misyonerlik senaryosunun bir ürünü olabilir. Dikkat edilirse kutsal topraklarda Yahudilerle birlikte davranan Protestan Evanjelik ABD yönetimidir. Bugün Suriye ve Irak’ta olduğu gibi, İslâm topraklarında ataları olan şövalyelerin yaptığı gibi Müslümanların kelle avına çıkanlar için Müslümanların yapması gereken daha önce defalarca yaptıkları gibi ümmet birliğini oluşturmaktır. Ne olursa olsun İslâm toplumunu yönetenler şahsi ve maddi hırslardan kurtulup birlik etrafında toplanmalıdırlar. Eğer; bugünkü dağınıklık ve bir ülkü etrafında toplanamama durumu devam ederse, bu kabilden özlemle yazılan yazılar korkarım her zaman yazılacak, lâkin hiçbir anlam ifade etmeyecek. Bizler de ümmetin birliğini sağlayanların yaptıklarıyla övünerek kendimizi avutmaya devam edeceğiz.

DİPNOTLAR
1) Kal‘acî Kadrî, Selâhuddin el-Eyyûbî: Kıssatü’s-Sira‘ beyne’ş-Şark ve’l-Garb hilâli Karneyni’s-Sânî ‘Aşer ve’s-Sâlisi ‘Aşer li’l-Mîlâdî, Beyrut 1992. s. 161-162.
2) Beyyumi, Ali, Kuruluş Devrinde Eyyûbîler (Selâhaddin Eyyûbî’nin Devleti) (trc. Abdulhadi Timurtaş), İstanbul 2005. s. 24.
3) Beyyûmî (2005), a.g.e., s. 32.
4) Beyyûmî (2005), a.g.e., s. 34-35.
5) Kal‘acî (1992), a.g.e., s. 162-163; Beyyûmî (2005), a.g.e., s. 40-41.
6) Beyyûmî (2005), a.g.e., s. 43.
7) Beyyûmî (2005), a.g.e., s. 9.
8) Holt, P. M., Haçlılar Çağı (trc. Özden Arıkan), İstanbul 1999. s. 9-11.
9) Ağırakça, Ahmet, “Kudüs’ün İşgali Üzerine İslâm Dünyasının O Günkü Tavrı ile İlgili Bir Değerlendirme”, Haçlı Seferleri ve XI Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri: 26-27 Mayıs 1997, İstanbul 1998. , s. 28.
10) Kasım Abdülkasım, “ Beytü’l-Makdis Bölgesinde Eyyûbilerin Haçlılara Karşı Mücadelesi”, Uluslararası Selahaddin-i Eyyubi Sempozyumu 1996 Diyarbakır: 23-24 Kasım 1996: Diyarbakır: Haçlı seferlerinin 900. Yıldönümünde, Diyarbakır 1997. s. 73-82.
11) Demirkent, Işın, Haçlı Seferleri, İstanbul 1997. s. 7.
12) Demirkent (1997), a.g.e., s. 7.
13) Smith, Jonathan Riley, Haçlılar Kimlerdi? (trc. Berna Kılınçer), İstanbul 2004. s. 21.
14) Smith (2004), a.g.e., s. 28-30.
15) Smith (2004), a.g.e., s. 86-89.
16) Smith (2004), a.g.e., s. 90-91.
17) Tuğcu Tuncar, Masonların Saklı Tarihi, Ankara 2005. s. 59.
18) Nomikos, H. A., Haçlı Seferleri (trc. Kriton Dinçmen), İstanbul 2004. s. 87-88.
19) Ağırakça (1998), a.g.m., s. 27.
20) Şeyh İkrime Said Sabri, “Kudüs ve Haçlı Savaşları”, Uluslararası Selahaddin-i Eyyubi Sempozyumu 1996 Diyarbakır: 23-24 Kasım 1996 : Diyarbakır : Haçlı seferlerinin 900. Yıldönümünde, Diyarbakır 1997., s. 109.
21) Smith (2004), a.g.e., s. 17-19, 42-43.
22) Ağırakça, Ahmet, Salahaddin Eyyûbî ve Kudüs’ün Yeniden Fethi, İstanbul 1997. , s. 85
23) Runciman, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi,. (trc. Fikret Işıltan) c. II, Ankara 1987. c. II. s. 388-389.
24) İbnü’l-Esîr, el-Kamil fi’t-Târih Tercümesi (trc. Ahmed Ağırakça, Abdülkerim Özaydın), İstanbul 1987. , XI, s. 430-433; Runciman (1987), a.g.e., II, 388-391; Kâtib el-İsfahânî, el-Fethü’l-Kussî fi’l-Fethi’l-Kudsî, (nşr. Muhammed Mahmud Subh), [t.y.; y.y.], s.116-117.
25) Şeşen, Ramazan, Salahaddin Eyyûbî ve Devri, İstanbul 2000. , s. 121.
26) Runciman (1987), a.g.e., II, s.390.
27) Göktaş, Lütfullah “Katolik Kilisesi’nin Ekumenik Metinlerinde Haçlı Seferleri”, Uluslararası Selahaddin-i Eyyubi Sempozyumu 1996 Diyarbakır: 23-24 Kasım 1996: Diyarbakır: Haçlı seferlerinin 900. Yıldönümünde, Diyarbakır 1997. s. 83-87.
28) Ağırakça (1997), a.g.e., s. 90-91.
29) İbn Cübeyr, Endülüsten Kutsal Topraklara: er-Rıhle (trc. İsmail Güler), İstanbul 2003. s. 219-220.
30) Nomikos (2004), a.g.e., s. 99; Runciman (1987), a.g.e., II, s. 390.
31) Runciman (1987), a.g.e., II, s. 392.
32) Ağırakça (1997), a.g.e., s. 88; Karolidis, Pavlos, Haçlı Seferleri (trc. Kriton Dinçmen), İstanbul 2004. s. 100.
33) Runciman (1987), a.g.e., II, s. 392.
34) Holt (1999), a.g.e., s. 59.
35) Nomikos (2004), a.g.e., s. 99.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.