Ana sayfa - Manşet - Fethin Enerjisini Ayasofya İle Hissetmek / Prof. Dr. Berdal Aral

Fethin Enerjisini Ayasofya İle Hissetmek / Prof. Dr. Berdal Aral

Ayasofya camiye çevrildi. Bu konuda UNESCO’nun, BM’nin ve uluslararası güçlerin de söyledikleri var, herkes bir yorumda bulunuyor şu anda. Uluslararası hukuk açısından siz bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ayasofya’nın ibadete açılması zaten Türkiye’nin toprakları içinde olan, Türkiye’nin egemen olduğu bir ülke içinde gerçekleşen bir hadise. Dolayısıyla, bir devletin kendi ülkesindeki birtakım tarihi eserlere ilişkin olarak nasıl bir statü uyguladığı o devleti ilgilendiren bir şey. Burada uluslararası hukuk ne zaman devreye girer? Şayet Türkiye bu esere zarar verecek olursa… Çünkü insanlığın ortak eseri olarak bilinen ve bu şekilde koruma altına alınan bir tarihi eser, UNESCO’nun koruma altına aldığı tarihi bir eser. Dolayısıyla, Türkiye şayet bu esere herhangi bir şekilde zarar verecek olursa, diyelim ki yıkmaya kalksa ya da oradaki birtakım eserleri ortadan kaldırsa, bu durumda tabii ki Türkiye uluslararası hukuka ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmemiş olur. Ama statüsünü değiştirmiş olması sonuçta Türkiye’nin kendi bileceği bir şey. Egemen bir ülke Türkiye ve kendi ülkesinde bulunan tarihi eserlere nasıl bir statü vereceğine kendisi karar verir. Ayasofya’nın cami haline gelmesinden dolayı şayet bu esere zarar verilecekse, bundan dolayı Ayasofya tarihi eser kimliğini yitirecekse, Ayasofya ciddi bir yıkıma uğratılacaksa ya da oradaki birtakım eserler yok edilecekse, o zaman tabii ki uluslararası camia devreye girebilir, bu uluslararası hukuka aykırı olur; UNESCO’nun almış olduğu kararlara, yapmış olduğu sözleşmelere aykırılık teşkil edebilir. Ama böyle bir durum yok. Yani herhangi bir ibadethanenin mesela cami olarak kullanılması o ibadethanenin mevcut yapısına zarar vermeyecekse burada herhangi bir sıkıntı olmaz.
Sonuçta devletlerin kendi hukuk sistemleri var ve orası bir vakfiye sonuçta. Vakfiye olması itibarıyla, vakfiyenin gereğini yapmak hukuk devleti olmanın gereğidir. Yani bir hukuk devleti hangi amaçla bir vakıf yapmışsa onun gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. Hukukun gereği budur. Vakfa ilişkin hukuk kuralları hem Türkiye’de var hem başka ülkelerde var; Avrupa’da da var, Amerika’da da var, Afrika’da da var. Vakıf meselesi hukukun önemli bir unsurudur. Her devlet kendi ülkesi içindeki vakıfların içerdiği birtakım hükümlere uygun davranmak zorunda. Bu, hukuk devletinin, hukukun üstünlüğünün gereğidir, aynı zamanda bir insan hakkıdır.
Dolayısıyla, burada Türkiye’nin bu girişiminin uluslararası hukuka aykırı bir şey olmadığını söylemek lazım.
İnsanların oraya gidip namaz kılacak olmasından dolayı burası zarar görmeyecek. Kaldı ki, gayrimüslimler yine istedikleri zaman gelip, namaz saatleri dışında gelip oradaki birtakım freskleri, birtakım yapıları ziyaret edebilecekler, buna bir engel yok.
Evet, ziyarete de açık.
Bir mekânı, bir evi düşünün; boş, metruk bir ev mi daha uzun süre dayanır yoksa içinde yaşanılan bir ev mi daha uzun süre dayanır? Yaşanan ev daha uzun süre dayanır. Çünkü yaşanmayan, yani hayatiyeti olmayan bir meta bir zaman sonra yok olur gider, yıkılır, kirlenir… Su da durduğu zaman, sabit olarak bir yerde durursa hiçbir hareket olmazsa o su kirlenir. Yani Ayasofya’nın bir bakıma varlığını devam ettirecek daha güçlü bir güvence oluyor bu aslında, bunu söylemek mümkün.
O açıdan Türkiye’nin tavrının uluslararası hukuka aykırı bir yönü yok.
Şayet Ayasofya’yla ilgili bir uluslararası sözleşme olsaydı, Türkiye de bu uluslararası sözleşmeye taraf olsaydı ve o sözleşmede deseydi ki, Ayasofya bundan sonra hiçbir şekilde cami haline getirilemez, müze olarak kalacaktır deseydi, devletler uluslararası sözleşmelere uymak zorundadır, bağlayıcıdır ve aksi durumda büyük sonuç doğurur. Ama böyle bir şey de yok. Türkiye kendi özgür iradesiyle 1934 yılında burayı müzeye çevirmiş. Dolayısıyla başkalarının burada bir dahli yok. O açıdan, cami olarak işlev görmesinin sonlandırılmasına ilişkin irade Türkiye’nin kendi iradesiydi ve yine Türkiye’nin kendi iradesiyle burada alınmış olan kararın iptali söz konusu olmuştur. Bu kadar basit. İç işlemidir, uluslararası hukuka da uygundur.
Zaten 1934’ten önce de camiydi.
Tabii ki, 1931’de kapatmışlar, 1934’te de müzeye çevirmişler ama yüzyıllarca orası cami olarak işlev görmüştür. Dolayısıyla burada bir sıkıntı yok.
Şu argüman da problemli: “Efendim, biz bunu böyle yaparsak başkaları da, başka ülkeler de camilere zarar verebilirler.” Zaten yeterince zarar vermiş durumdalar. Birçok yerde maalesef Osmanlı’ya ait eserlerin ya da genel olarak İslam medeniyetine ait eserlerin gayrimüslim güçlerin hâkimiyetine girdiği zaman genellikle korunmadığını, zarar gördüğünü biliyoruz. Tabii ki her zaman diyemeyiz ama genellikle bu ülkelerde, Müslümanlara ait eserlere, türbeler, camiler, okullar, köprüler, hanlar hamamlar vesaire, bunların yeterince korunmadığını söylemek mümkün. Yani zaten bunlar korunmuyordu. Mesela ben Kordoba Camii’ne gittim… Cami diyorum ama cami değil şu anda, kilise. Kordoba’da, İspanya’da. Kocaman bir kilise ve orada namaz kılmanıza bile izin vermiyorlar. Yani bu bir misilleme değil, Türkiye’nin zaten var olan bir hakkıdır. Bundan dolayı da şöyle bir endişeye kapılmanın hiçbir manası yok: “Bundan sonra camilere daha kötü davranacaklar.” Zaten camileri genellikle tolere etmiyorlar. Özellikle Osmanlı, Türkiye’nin mirasçısı olduğu Osmanlı Devleti’nin eserleri konusunda ne yazık ki ciddi bir hassasiyet görmüyoruz. Mesela Atina’da bir tane cami bulamıyorsunuz, yıkmışlar.
Dolayısıyla, birilerinin gözüne girme kaygısıyla, “Efendim, ne gereği vardı?” demenin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Hiçbir mantığı da yok üstelik. Bırakın işin hukuk boyutunu, Türkiye’nin kendi egemenliğini, bunun ötesinde böyle bir argüman geliştirmek de anlamlı değil. Çünkü zaten bundan daha kötü muamele görecek durumu yok İslamî eserlerin.
Türkiye’den insanlar şunu istemiyorlar tabii ki; yani kiliseleri yıkalım, Hristiyanlar kiliseye gitmesin. Böyle bir derdimiz yok. Biz Hristiyanların kiliseye gitme hakkına saygı duyuyoruz, tabii ki gitme hakları var, bundan daha doğal ne olabilir?! Bu onunla alakalı bir mesele değil. Dolayısıyla, Türkiye’nin atmış olduğu adım çok önemli bir adım, Türkiye doğru bir adım atmıştır.
Sürekli olarak birilerinin gözüne girme hastalığına kapılmamamız lazım. Maalesef yıllarca böyle oldu Türkiye’de, birilerinin gözüne girmeye çalıştık, Türkiye adeta rüştünü ispatlayamadı, Türkiye böyle bir tür ergen muamelesi gördü başkaları tarafından, başkalarının manipüle edebileceği bir Türkiye söz konusuydu geçmişte. Türkiye artık rüştünü ispatlayan, kararlarını kendisi alan, kendi gündemi olan, kendi stratejisi olan bir ülke. Sonuçta Türkiye doğal olarak zaten sahip olduğu bir hakkı tahkim etmiş oldu, yeniden restore etmiş oldu. Türkiye aslında yeni bir şey yapmış olmuyor, sahip olduğu bir hakkı kullanmış oluyor.
İnsanların Ayasofya Camiine gitmesi orayı daha da canlandıracak, daha da hareketlendirecek bir şey sonuçta. Zaten pek çok insanın içinde ukde olarak kalan bir sorundu. Ayasofya’nın bir bakıma zincirlenmiş olması, müminlere kapalı olması, bu toplumda hep böyle bir hayal kırıklığı, bir eksiklik duygusu, yeterince kale alınmama hissiyatı, hayal kırıklığı, tarihe saygısızlık, büyüklerimizi küstürmüş olma endişesi gibi ve tabii ki ibadet aşkı; bütün bu açılardan baktığımız zaman büyük bir nakıs oluşturdu Türkiye’de. Türkiye aslında bu hamleden sonra bence daha çok özgüven kazanacak bu toplum ve dinine daha çok saygı duyacak, toplumda Müslüman olma bilinci daha da güçlenecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.