Ana sayfa - Manşet - Ete Kemiğe Bürünmüş Günahlar Ya Da “Ruhsuz Dünya” / Dr. Metin Serimer

Ete Kemiğe Bürünmüş Günahlar Ya Da “Ruhsuz Dünya” / Dr. Metin Serimer

Ahlaktan ya da İslam’dan sıyrılmış her şey, ete kemiğe bürünmüş günah nevinden bir konseptin kendisi ya da ona kapı aralıyor. Sosyal medya, cep telefonları, televizyon ve bunlara bağlı bağımlılık türleri insanların niyetiyle ilgili olarak buna çanak tutuyor ya da insan bunlara teşne oluyor. Zamanımızda narsisizmin bu kadar tavan yapması boşa değil. Yalnızlaşan kişiliklerle dolu bir ortamda yaşıyoruz. Sevgiden sıyrılmış ya da aşırı duygusal, güya ilkeli ama öfke dolu insanlar haline geldik. Pimimizin nerede kopacağı belli değil. Sürekli kendimizi patlatan bir bomba taşıyoruz adeta. Popüler kültür dedikodu üzerine kurulu, hiçbir şey magazine edilme özelliğinden uzak kalamıyor maalesef… Multifreniden kişilik bozukluklarına, envai her türlü psikiyatrik rahatsızlık, insanlığı alabildiğine tehdit ediyor. Savaşlar mı, pek çoğu, saydığımız problemlerin yüceltilmiş kavgalarından başka bir şey değil…
Ekonomi savaşlarının ardına gizlenmiş din savaşları, din savaşlarının ardına gizlenmiş ekonomi savaşları, neredeyse hepsi, temelde, bir insanın diğer insana hayat hakkı tanımamasının akıl almaz örnekleri… Kullanılan insanların sayısı, sinsi planlamacıların milyon katı… Her şey küresel bir hırsa feda… Tabi, en çok telaffuz edilen kavramlar, demokrasi, insan hakları, eşitsizlik, ötekileştirme… Ezilenler tarafından değil, planlayanlar tarafından… Yani bir riyakarlık var ortada. Şeytan soyut mu somut mu tartışmalarına gerek yok; şeytanı misyonundan bıktıracak kadar şeytan dolu ortalık… Nefis var mı yok mu, bu id mi, ego mu, süperego mu? Sormaya gerek yok; hepsi aynı havuzun kiriyle kirlenmiş durumda… Dünyanın hâkimleri artık, sadece çamura şekil vermekle meşgul… Modern köleler ve modern heykeltıraşlar… İnsan denen canlı, farkında olmadan her şeyi putlaştırmış, tevhidin esamesi okunmuyor yeryüzünde. Oysa insanın imanı her şeyden kıymetli ve tevhidsiz iman olmuyor. Var olanı var kılmaya ihtiyaç yok, var olan zaten var. Güneşi görememek, manevi körlerin suçu… Evrendeki düzenin ne olduğunu, bilimi ve kevnî ayetleri, güneş batıdan doğunca anlayacağız böyle giderse… Eflatun’la Hz. İsa’nın (a.s.) aynı devirde yaşadığını ve Eflatun’un Hz. İsa (a.s.) gibi ulû’l-âzam bir Peygambere davet edildiğinde verdiği cevabı duyunca, aynı kadim hatanın devam ettiğini görmemek mümkün değil. Habil ile Kabil’in kavgası bu kadar uzun sürmemeliydi… İnsan, kendini bu kadar ayaklar altına almamalıydı… Kadim hatalar yerine kadim dostluklar, yok olan medeniyetler yerine ihtişamlı dünyalar kurmalıydık çoktan… Hazzın ve hızın pompalandığı hızlı ve modern dünya ne açlığa ne sefalete ne cinsel sapıklıklara ne de yaygın psikiyatrik hastalıklara engel olabildi; tam aksine besledi de besledi… Etikle butiğin dahi hiç farkı kalmadı; istediğin zaman istediğin gibi değiştir… İlkesiz bir dünyanın artık ümit kesmiş zombileri haline getirildi insanlık… Herhalde yakında, yapay zeka ürünü robotlar, insanlığa kitabi olarak insanlık ya da ahlak dersi vermeye başlayacaklar!.. Bu kadar ruhsuz bir dünyada yaşıyoruz. İhlastan sıyrılmış vaizlere döndü tebliğ… İnsandan geriye kalan, bir parça et kemik, birkaç damla kan… İnsanın “tüketilme” biçimi de bunu gösteriyor zaten…
Psikiyatrlar, pek çok ciddi hastalığın altında çocukluk travmalarını sorgularlar. Büyüyemedi insanlık, büyüse de derdi çok olacak demek ki… Böyle bir dünyaya doğmak, ancak travma olur zaten… Bir el, ilahi bir dokunuş ancak, tüm yaralara merhem olabilir, tabii ki kendi konsepti içinde… Çünkü yeryüzü var olduğu sürece imtihan asla bitmeyecek, mutlaka devam edecek… İyiliği korumak sanıldığından daha zor ve artık daha büyük bir emek istiyor. Geçmişten devralınmış saçma ne kadar ideoloji varsa ve bugün, insan sıkıldıkça onlardan birini alıp yeni bir elbise gibi giyiyorsa, ilahi bir el, bir nefes, buna “dur!” demezse, bundan sonra da zamanımızın pislikleri, ileriye çok değişik ambalajlarla taşınmaya devam edecek… Bugün içinde zerre kadar insan sevgisi taşıyan kim varsa, geçmişin bütün güzel örneklerini hemen masaya getirip, en kısa sürede onlardan ilham almayı denemeli hiç olmazsa… Yeryüzünde iyilik bir kez var oldu bir kere, iyiliğin izleri, nesilden nesile bir bereket gibi devam edebiliyor üstelik… Aksi halde, “İyilikte çığır açan tüm iyiliklerin sevabını, kötülükte çığır açan da onların ızdırabını” üstlenmezdi. “Kökü cennet ya da kökü cehennemde olan ahlaklardan” bahsedilmezdi. Demek ki insanın hakikati, aynı zamanda insanlığın hakikati… Aksi halde “İçimizdeki kötüler yüzünden bizi helak etme ya Rabbi!” denmezdi… Açıkça görünüyor ki, prototip iyilerle prototip kötülerin savaşı devam ediyor… “İyilik kendi kıtasını aradığı” gibi, kötülük de sınır tanımaz bir gettolaşma ile mevzi kazanıyor. Cinsel sapmalar, bağımlılık türleri, ölümle sonuçlanan garip iletişim kazaları, aile içi geçimsizlikler, emeğe vurulan hoyratça darbeler, özünden sıyrılmış kavramların hercümerç eylediği dünya artık yaşanılası değil… Çünkü iyi ve güzel olan her şey, fiilî bir yalancılıkla içi boşaltılmış durumda… O nedenledir ki, samimiyetin, tevazuunun, merhametin esamesi okunmuyor…
“KARLA KAPLI YOLLAR…”
Hiç şüphesiz tüm kötülüklerden, iyilik ve güzellik adına, korunmaya çalışan, sayısı hiç de azımsanmayacak kitleler, insan toplulukları ya da hiç umulmadık yerlerde, Firavun’un sarayında Musa (a.s.) misali ayakta duran yalçın bakışlı, gönül ehli, ufku gözleyen insanlar da var. Kötü bir zaman diliminin acı karelerine ait fotoğrafları çekiyor olmamız, mevsimin dönmeyeceği, iyiliklerin kötülüklere galebe çalmayacağı anlamına gelmez. Her gün kar yağan yerden medeniyet çıkmayabilir ama öyle olur ki, bir gün bir yerde sadece “bir” gün kar yağar ve çiçekler açar… Ummadık taş baş yarar. Davud misali Calut’un tepesine biner… Kuyudaki Yusuflar çıkar ortaya, Yunus misali balığın karnından… Tüm yeryüzü anlar ki, “Allah’ın va’di haktır.” Gerçekten iman edenler, sınanmadan önce yüreği pek ve pak olanlardır… Derdi Allah olanın yüreğini ancak Allah (C.C.) serinletir. Başka türlü teselliyi gözleri görmez, yürekleri istemez çünkü… İlla Allah, illa Allah… Çünkü bilir ki, Lâ mevcûde, Lâ mahbûbe, Lâ maksûde illallah…
Bilinen bir gerçek var ki, böyle bir zamanda fitne kördüğüm olmadan, hakikatin ortaya çıkması zordur. Bizim istememiz değil, murâd-ı ilahî önemlidir… Hikmetinden sual olunmaz… Nefsin kemalâtı dahi, nefiste zelzeleler olmadan olmaz… Bu hercümerç dünya kazanına soğuk su taşımak herkesin harcı değil… Kifayetsiz muhterislerin doldurduğu bir dünya ancak “başların ayak ayakların baş olmasına” müsaade edilen bir dünyadır. Gerçek Yesevîlerin, gerçek Yunusların dünyası ancak gönlümüzün arzuladığı bir dünyaya kapı aralayabilir. İnsanlar kuş diliyle konuşmayalı çok oldu… Nitekim kuş dilini ancak Hz. Süleyman anlamıştı… O nedenle yetişmemişlerin çıktığı meydan da er meydanı olamaz. Dillerde dua… Yolları açan ancak ve ancak Allah… Ak ile karayı ayıracak bir sınav dünyasında yaşıyoruz. Çünkü itikadımızın en büyük umdelerinden olan gaybe imanın içine, ümit, sabır, tevekkül kavramları ve ahlakları da girer. Bir olayın sonunu görmek için sabretmek de ibadettir. Ama sonuçta, Allah’ın muradıyla aynı yönde olmak esas olandır. İsabetle musibet arasında olumsuz bir tercihte bulunmayı hiç kimse istemez. Bize düşen, kalbimizi pek, ahlakımızı pak eylemek ve Allah’a (C.C.) sığınmaktır. Kul hakkına girmemek, ümmete zarar vermemek, ümmetin ve milletin iyiliği için dosdoğru bir yerde durmayı başarmaktır. Görünen o ki, insanın kendinden menkul bir maneviyatı olmuyor. Bir arifin söylediği gibi, insanın kemâlâtı, nefiste zelzeleler başlayınca başlar. Her daim, ne ile imtihan edildiğimize dikkat etmek, her defasında Allah’tan (C.C.) yana tavır almak çok kıymetli bir istikamet unsuru… Sağlam ölçülere sahip değilsek, zihnimizin içinde oluşturduğumuz dünya çoğu zaman sadece bize ait ama gerçeklerle çok mutabık bir dünya olmayabilir. Aradaki fark, kıyısından köşesinden, imtihanı kaybetmektir. İnsanın, duygularını yönlendirme zarureti, buradan neşet etmektedir. İyiyse iyi, kötüyse kötü… Büyük insanların büyük sınavları olur. Dünya malını çalışmadan vermedikleri gibi, ahiret sermayesi de çalışmadan, çalıştırılmadan ele geçmez. Bugün, hayata tutunmak, tabir yerindeyse ayakta kalmak için can simidi gibi sımsıkı tutunduğumuz bu ölçüler, ahir zaman mantığında düşünen ve adım adım sesini, kokusunu, emarelerini hissettiğimiz bu zorlu ve yakın gelecek zamanın izlerini sürerken, kişisel kaygılarımız çok önemli olsa da, büyük fotoğrafta nerede durduğumuzun muhasebesini de layıkıyla yapmak zorundayız. Aksi halde neyi niye yaptığını bilmeyen, manen bir “afazi” içinde, günü değerlendirmekte “ayrık beyinle yaşayan”, günden ve gündemden kopuk hale geldiğimizin resmidir ki, bundan daha büyük bir ferasetsizlik, basiretsizlik olamaz. Durumdan bir vazife çıkartacaksak, bizlerin, vazifeyi bu minvalde çıkarmamız lazım ki, rıza-i ilahide talep sahibi ve büyük davalara talip olanlardan olabilelim. İmanını korumanın dahi zorun da zoru olduğu bu zamanda, büyük fotoğrafı göremeyenlerin sınırlı âbidlikleri, olsa olsa, insanı, ümmetine ve milletine dair kaygıları, düşünceleri olmayan “davasız” insanlar haline getirir ki, buradan ne gönül ehli çıkar ne de mücahid… Sonuçta insan, manevi bir hedef uğruna zorluklara katlanır. Söyleyen ne güzel söylemiş: “İslam, imkân değil, iman meselesidir.” Bugün “Amentünün bedelini ödemek” zamanıdır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında verdiği emsalsiz mücadele bunun en büyük delilidir. Ümmet olduğunu unutmayanların rehberi bellidir…
İyi bir gözlemci, ümmetin ve milletin problemlerine bigane olmayan bir mümin olmamız dua ve dileğiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.