En Büyük İletişim Uzmanı Peygamberlerdir / Tv Programcısı- Yazar Uğur Canbolat

1964 yılında Yozgat ili Sarıkaya kazasının Kafkas kökenli Karaelli köyünde doğdu. 12 yaşından beri İstanbul’da yaşıyor ve bu şehirde yaşamaktan çok mutlu… Okumayı ve dinlemeyi seviyor. Okuduğu kişileri konuşturmanın, yazarken söylemediklerini söylettirmenin ardına düşüyor. Bu nedenle yıllardır söyleşiler yapıyor. Konuşmaları, Zafer Dergisi, Tefekkür Dergisi, Türkiye Diyanet Dergisi, Psikohayat Dergisi, Sur Dergisi ve Akit gazetelerinde yayınlandı. Psikoloji söyleşilerini www.hurriyet.com.tr, www.haber7.com gibi mecralarda yayınladı.
Zafer İlim Araştırma Dergisi İstanbul Şubesi sorumlusu olarak çalıştı. Bir dönem künyede Yazı İşleri Müdürü olarak yer aldı. Zafer Dergisi adına Marmara Fm ve Moral Fm radyosu ile farklı zamanlarda deneme yarışmaları düzenledi. CRR’de büyük katılım ile ödül töreni tertip etti. Sosyal faaliyetler düzenledi. Uzun yıllar Üsküdar FM radyosunda ‘Ev Alma Komşu Al’ programı ile başlayan radyo programcılığına, Yayın Yönetmenliği ve Genel Müdürlük görevlerini yürütürken de devam etti. Hasbahçe, Yeldeğirmeni, Çıkrık, Üsküdar’ın Dost Işıkları, Konuşa Konuşa, İstasyon, Sarnıç, Harmanyeri, Söğüt Gölgesi gibi isimlerle farklı alanlarda programlar yaptı. Moral Fm’de “Duygular Düşünceler” adıyla haftalık psikoloji programları yaptı. Yazı ve sohbetleriyle tanınan Dr. Haluk Nurbaki ile daha sonra birçoğu kitaplaşan “Gönüllerde Gezinti” adıyla tasavvuf programları yaptı. Sky Türk TV’de ekranların en uzun “Ruh Sağlığı” programı olan PSİKOYORUM’un koordinatörlüğünü yürüttü. Memory Center Nöropsikiyatri Merkezinde İşletme Müdürü olarak çalışmaktadır. “Psikoloji Sohbetleri” (Timaş Yayınları), ve “Portreler” adıyla yayınlanmış iki söyleşi kitabı vardır. “Geldim Ama Yoktun” 2016’da çıkardığı en son kitabıdır. “Hikayeler Hep Yarım” ise gönüllere dokunan “Hikâyeler hep yarım; sadece benim değil!” diyenlerin kitabıdır… Kitapçılar, sevdiği mekanlardan önde geleni. Mutfaksız evden daha çok, kütüphanesiz eve acıyanlardan….
Psikoloji alanında yayınlanan “PSİKOHAYAT” dergisinin Genel Yayın Yönetmeni ve ESKADAR üyesi olan Canbolat, www.habername.com da köşe yazarlığı yapmakta ve halen ÜLKE TV’de hafta içi her gece yayınlanan “Koruyucu Ruh Sağlığı” programı “İYİ BAK KENDİNE”nin sunuculuğunu ve yapımcılığını yürütmektedir. Evli ve bir çocuğu var.

Kendinizden bahsedebilir misiniz?

Orta Anadolu’nun bir köyünde dünyaya geldim. Kafkas kökenli, âdetlerin yoğun olarak yaşandığı, Çerkez adetlerinin uygulandığı, bir yaş bile büyük olsa saygı duyulduğu, kadınların asla erkeklerin önünü keserek geçmediği, çocukların çok önemsendiği bir yerde doğdum. Köy odasında büyüdüm diyebilirim. Dedemlerle beraber büyük zamanlar geçirdim. Güzel konuşanları, iyi yazanları, iyi hatipleri sevdim. Onları takip etmeye çalıştım. Kendimi bir kültür yolcusu, bir söz avcısı gibi görürüm. “Neyin peşindesin” dersen sözün peşindeyim. “Nasıl bir yoldasın?” dersen bir kültür, irfan yolundayım. Onun dışındaki şeyler zaten hepimiz için anlamsız ve sıradan şeyler. Şurada doğdu, şu işi yaptı vs. bunlar dünya ahvalimizin unutulacak ve anlamsız yerleri. Eğer biz dünya hayatını da bir seyr-i sülûk olarak, bir irfan yolculuğu, bir kendine yolculuk, bir içsel yolculuk, bir enfüsi yolculuk diye düşünecek olursak, aslında “Nereye Yolculuğun?” diye sormak lazım. Zaten bir ayette de benzer bir tasvir var, “Fe eyne tezhebun.” “Bu gidiş nereye?” diyerek. İnsan nereye gidiyor ve ne görmek istiyor, ne duymak istiyor? Duydukları, ne kadar duymak istedikleri? Aslında buralardan insanın kim olduğu ortaya çıkar. Mesela diyorlar ki; Bir insanın ne olduğunu, arayışı ortaya koyar. Bir arayış yok ama iyi bir yerde eğitildi, sağlıklı olarak dünyaya geldi, çok iyi öğrenim gördü, çok iyi işler kurdu ailesi onun için, çok iyi unvanlara sahip, çok iyi paralar kazandı, etrafında da çok seviliyor. Peki adama arayışın ne dediğin zaman? Ne arayışı? İstediği her şey elinde. Yani bir arayış yoksa o kişi daha kim olduğunu bilmiyor demektir.

Arayış duygusu kişinin kendisini sorguladığı “Ben neyim? Nereye gidiyorum? Kiminle gidiyorum? Kimin izlerine basarak gidiyorum?” gibi soruları sormuyorsa “Kimi dinlediğim zaman gözümde yaş oluyor? Sanki bu dünyadan koparak devr-i saadetteyim, Resul-ü Kibriya huzurundayım, Hanedan-ı Ehli Beyt’in sofrasındayım? O’nun sofrasındayım. Kimi dinlediğimizde oluyor?” bunları sorguladığımız zaman insanın yaşı önemli değil. Bazen bunu elli yaşında da sorguluyor olabilir, fakat yirmi yaşında sorguluyorsa onun yolculuğu elli yaşındaki adamdan daha önde… Fiziki olarak baktığımızda elli sene yol yürümüş adam, ama diğeri de yirmi sene. Otuz sene fark olmasına rağmen yirmi yaşında bunları düşünebilen adam diğer kişiden otuz sene ileride aslında. O zaman kişi kendini tanıtırken neye göre tanıtacak? Kimin aynasında kendini görüyorsun? Daha doğrusu kim sana aynada kendini gösteriyor? Kim seni halinden haberdar ediyor?

Aslında bu kısımda, senelerden beri yapmış olduğunuz sunuculuğu da bir iletişim bilimcinin gözüyle de vurgu yapmış oluyorsunuz. İnsanın kendi benliğinin oluşması için geleneklerin göreneklerin hepsi bizim ihlasımızı ortaya koyuyor.

Evet tabii. Aslında en büyük iletişimi peygamberler yapmışlar. Onlar iletişimin en büyük uzmanlarıdır. Bir peygamber hastaya nasıl davranmış, yetime nasıl davranmış, sosyal ilişkileri nasıl kurmuş, aslında bütün bunlar hayatın farklı alanlarından bizlere örnekler değil mi? Mesela eşlerine nasıl davranmış? Savaş hukuku ile nasıl bir iletişim kurduğunu fark etmiyor muyuz? Çocuklarla sohbet ederken vücudunu onlara döndürerek tam karşısında sohbet etmeyi görmüyor muyuz?

Hz. Peygamber’in bir bakışı, bütün davranışları iletişimin zirvesi zaten. Zaten Allah peygamberlerini, bozulmuş olan insanlık aklını tekrar imana davet etmek üzere gönderiyor ve onlar her insan tipiyle iletişim kuruyor. Mesela öyle bir iletişim kuruyor ki, yakınındaki Yemen’deyken, Yemen’deki yakının oluyor. Bir iman birlikteliği, bir mana halkası oluşturuyor. Dolayısıyla iletişimciler bence, Hz. Peygamber nasıl oturmuş, nasıl kalkmış, kime ne söylemiş bunları incelemeliler. Örneğin, Mekke’nin Fethi’nde Peygamber Efendimiz’in karşısında titreyen biri var, ona diyor ki: “Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen kadının oğluyum.” Bunu bir düşünmek lazım. Yani burada “Beni Devlet Reisi diye gözlemleyip korkma. Ben de bir insanım.” demek istiyor. Yani burada aslında alt metin olarak eski halini unutmaması ile ilgili bir durum var. Ekmeği nasıl yediğiyle ilgili bir durum var. Yani bunu her meslek çeşidi açısından kendileri değerlendirsinler. İletişimciler değerlendirsin, sosyologlar değerlendirsin, devlet idarecileri nasıl davranması gerektiğini çıkarmaları bakımından baksınlar. Şimdi bir sürü alan çıkmış oluyor. Çocuklar oynarken görüyor. Onlardan bir tanesi böyle garip duruyor. Çağırıyor “Sen neden oynamıyorsun?” diyor. Çocuk, “Onların anneleri babaları var.” diyor. Şimdi buradan iletişim açısından bakalım. “Peki senin annen Hz. Fatıma olsun ister misin?” diyor. Bütün bu sahnelere tek tek baktığımızda çok başka bir şey var ortada. Sadece insanlarla da değil tüm yaratılanlara karşı öyle. Hayvan hakları açısından, bitkiler açısından. Bir ağaca kötü davranmış mı, bir bitkiye kötü davranmış mı, bir kediye kötü davranmış mı? Dolayısıyla iletişim dediğinde ilk aklıma gelenler bunlar oluyor.

“Sevgi”nin olmadığı bir an bile olmamış aslında.

Tabii. Sevgi hayatımızın özü. Mesela sevgiyi çıkardığımız zaman, sokakta konuşulan “Ben seni seviyorum, sen beni seviyor musun?” gibi sözlerin kupkuru plastik haline gelmiş, hani böyle domatesi ısırıyorsun da içinden suyu akmıyor ya, öyle bir şeyden bahsetmiyorum ama sevgi insanlık enerjisidir. İnsanların birbirine iyi bakabilmesini ve iyi şeyleri söyleyip iyi yardımlarda bulunabilmesini gerektiren bir şey. Yunus Emre Hz. “Biz sevmek için gönderildik.” diyor. İnsana verilmiş en büyük yeteneklerden birisi sevgi diye düşünüyorum. Sevgi yeteneğini kaybetmiş insandan her şey olabilir. Ama sevgi yeteneğini kaybetmemiş bir insan vefasızlık bile yapsa, bir süre geri dönebilir. Birine zarar verse, birinin kalbini kırsa geri dönebilir.

Peygamber dediğimiz kişiler, Evliyalar, Seyyid dediğimiz kişiler, zaten sevginin temsilcileri…

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âl-i İmrân, 3/31)

Bu ayete bakıldığı zaman zaten iş başka bir yöne doğru gidiyor. Kaynağına gitmiş oluyor. Mesela Hz. Ali’nin kapısından girileceğini düşündüğünde sevgisiz olarak düşünülür mü? Tirmizî’nin rivayeti, “Ben hikmet eviyim. Ali de onun kapısıdır.” şeklindedir. Ben Hz. Ali’yi seviyorum diyorsun ama Seyyidleri sevmemek olur mu? Nasıl olacak? O nesle hürmet etmiyorsan, Hanedan-ı Ehl-i Beyti Mustafa’ya hürmet etmiyorsan olmaz ki… Ama ediyorum diyorsun, bugün bir Seyyid ile karşılaştığımızda başka türlü davranıyorsun.

Mesela bir veli ile spor konuşsan saatlerce dinler, yıllarca derdini anlatmaya çalıştığın kişilere göre alakasız bir şey bile olsa anlarlar. Çünkü onlar sevginin beklentisiz temsilcileri olduğu için en güzelini de onlar gösterirler.

Haluk Nurbaki Hoca’dan da Hz. Peygamber’in imzasını taşımayan her sevginin sahte olduğunu dinlemiştim. Yani O’nun adına sevmediğimiz her şey, adını sevgi koyduğumuz ama sevgi olamayan bir şeydir. Hz. Peygamber adına sevdiğimiz zaman Ehl-i Beyt içinde sevmiş oluyoruz ve hak için sevmiş oluyoruz.

Doğal olarak bu ölçü bizleri birçok şeyden korumuş oluyor.

Evet. Eğer sevebilmişsen hak adına, o kalıcı olur. Zaten Allah severek yarattı. Sevgiyi giyinmek, sevgiye bürünmek bütün bunlar O Fahr-i kâinat Efendimiz’in sevgisi ile ancak olacak bir şeydir. Mesela tasavvuf ehlinin kaynaklarında da bahsedilen bir şey var: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” (Acluni, Keşfü’l-Hafa, II/132) Aslında burada geçen bilinmek kelimesi çevirisinde benzerliği gösteren “Ahbebtü” sevilmek kelimeleriyle anlatılmak istenmiş. Yani aslında Allah’a ulaşma enerjisi de sevgidir. Hiç tanımadığın birini gördüğün zaman kırk yıllık dostmuş gibi oluyor mesela. Çıkarsız bir sevgi. Zaten çıkarlı olunca sevgi de olmuyor. Sıfır beklentisiz bir şey olmalı. Zaten sıfır beklentisizliğe ihlas deniyormuş.

İbni Arabi uzmanı Ekrem Demirli’yi dinlemiştim. O da ihlası çevirirken, mutlak beklentisizliktir diyordu. Bu ancak sevgiyle olur yani değil mi? Yardım edeceksin ama bir şey beklemeyeceksin, ibadet edeceksin ama bir şey beklemeyeceksin, dostluk edeceksin ama bir şey beklemeyeceksin, sırtında taşıyacaksın ama bir şey beklemeyeceksin.

Ayna kişilik ile devam edecek olursak, Dr. Haluk Nurbaki Hoca ile de bir gönül bağınız vardı. Biraz da ondan bahsedebilir misiniz?

Şöyle düşünün: Bir okyanus var. Her yerden oraya ırmaklar akıyor. Oraya akana kadar ırmak, etrafını yeşillendirir, şenlendirir, gölgesinde serinlikler olur. Ama o ırmak okyanusa ulaştığında artık okyanus olmuştur, ırmaktan bahsedemezsin. Ve bütün evliyalar o ırmaklar gibi. Onun için ırmaklardan bahsederken ırmağın hakkını vermeli tabi ama senin ırmağın benim ırmağım gibi bir yere getirmemek lazım. Dr. Haluk Nurbaki Hocamız da Fahri Kâinat okyanusuna akan güçlü ırmaklardan birisiydi. Güçlü derken neyi kastediyorum? Biri ilimde güçlü olabilir, biri hatiplikte güçlü olabilir, biri kalemde güçlü olabilir, sevecenlikte güçlü olabilir etrafına insanlar toplayabilir. Dolayısıyla Haluk Nurbaki Hoca, bir Peygamber aşığıydı. İlimle manayı birleştiren kendi yolculuğunda bunları etrafına aktaran bir ilim adamıydı. Beyaz elbisesiyle doktorluk yaparken aslında sözleriyle de manevi doktorluk yaparak pek çok kişinin imanına saadetine vesile olan biriydi.

Çok şükür benim de yanında bulunma fırsatım oldu. İstanbul dönemindeki hayatında beraberdik. Hakka yürüdükten sonra kendisiyle ilgili bir derleme kitap yapmıştım. Adına “Gerçek Âşık Gerçek Âlim Dr. Haluk Nurbaki” demiştik. O zaman ilkemiz ne? Allah dostuna dost, düşmanına düşman. İşte Peygamber aşığı olan insan, Ehl-i Beyt aşığı olan insan, bunlara düşman olanlara da düşman oluyor. Ama değilse bu enerji çıkmaz insandan. Biz yıllar yılı düşmanına düşman konusunu artık çok konuşmuyoruz. Dolayısıyla Hocam, muhabbet ve düşmana düşman kanalını birlikte götüren kişilerdendi. Yani cesareti de gerektiğinde kullanan ama aynı zamanda merhametli de olan biriydi. O yoldan gidince bunlar zaten oluyor.

Dr. Haluk Nurbaki Hoca yıllarca TV’de programlar yaptı. Ankara’da Numune Hastanesinde çalıştı. “İslam ve İlim” adında kitaplar yazdı. TRT’de sadece inanç mevzularının konuşulduğu dönemde onun dışında hiçbir yerde, Allah denilemediği zamanlarda haftada bir sadece 20 dakika bahsediliyordu. Asaf Demirbaş’ın İnanç Dünyası adlı programı vardı. Oraya da belli kişiler çağırılıyordu. Onun dışında TRT’de “İnsan ve Hayat” adında programlar yaptı ve Allah’ı anlattı. Ben birine rastladım. “Ben Hoca’nın TV’de elmayı anlatmasından sonra Müslüman oldum.” diyordu. “Günde beş vakit içerdim de seyirde ederdim. Ama onun anlatımlarından ben etkilendim.” diyor. Çünkü kudreti anlatıyorsun, ilimi anlatıyorsun.

Bazen şöyle derler: “Yav işte sevginin de bir sınırı olmalı.” Olmaz kardeşim. Ehl-i Beyt sevgisinde sınır olmaz. Sınır varsa, sen sınır dışında olduğun için sana sınır var gibi geliyordur. Sen içeriye giremediğin için sınır var gibi düşünüyorsun.

Psikoloji alanında da çalışmalarınız var. TV programlarınız ise yüzlerce bölümlük. Bu programların hazırlık sürecinde edindiğiniz bilgiler size neler kattı? Olayları yorumlamanıza ya da bakış açınıza etki eden durumlar neler oldu?

Bin elli’den fazla, şu anda Ülke TV’de devam eden programlarım oldu. Bu sayı çok ciddi bir rakamdır. Geceleri haftanın beş günü yıllarca gidip gelmiştim. Daha önceleri Sky Türk’te programlarımız oldu, orada aynı zamanda yapımcılık yapıyordum. Çeşitli radyolarda programlarımız oldu. Üsküdar Fm’de, Moral Fm’de. Psikolojiyle de uzun zamandır ilgileniyorum. Prof. Dr. Nevzat Tarhan Hoca ile radyo programlarındayken başlamıştım. Başka konuklar getirerek de devam etti. Sonra TV ekranlarına taşıdık. Psikoloji aslında insana biraz daha geniş bakmayı, esnemeyi, görünenle sınırlı kalmamayı, arkasında bir duygulanımın olduğunu, bir düşüncenin, bir fikrin olduğunu öğretiyor insana. Zaten psikolojiyi Nevzat Tarhan Hoca tanımlarken “Duygu, Düşünce, Davranış.” diye tanımlıyor. Buna son zamanlarda bir “D” daha katıldı. “Değerler” Psikoloji dört D. Böyle baktığın zaman bir insanı çok sert görüyorsun, konuşulmaz görüyorsun, ulaşılmaz görüyorsun ama tanıdıktan sonra onun gerçekten de öyle olduğunu değil, sosyofobik olduğunu anlıyorsun. Çekindiğinden. O bir maske geçiriyor kendine ve kimse ona bir şey sormasın diyor. Çünkü sorunca iletişim kurmaktan çekiniyor. Göz göze gelmekten çekiniyor, yüz yüze gelmekten çekiniyor ve kendini korumak için böyle bir şeye başvuruyor. Sen de “Adama bak ya burnundan bile kıl aldırmıyor.” diyorsun ancak öyle değil. Yaklaşınca anlıyorsun ki görünenle durum arasında bir fark var. Böyle onlarca olay anlatılabilir.

Aslında bunu zaten irfan kültürümüz söylüyor. Onlar bize anlattığı zaman empati diyoruz. Ama bize göre başka bir karşılığı var ve zaten Mesnevi hikâyeleri okunduğunda, Yunus Emre Hz.’nin şiirlerine bakıldığında söyledikleri hakikatler başka bir yerden gibi ve çok etkili ve tam da insanın ruhuna denk geliyor. Peki, nasıl oluyor da bir evliyanın yazılarından şiirlerinden bir şey okuyoruz da her sıkıntın gidiyor mesela. Bunlar insan varlığı, psikolojisi bilinmeden söylenmiş sözler değil… Öyle olsaydı zaten dünde kalırdı.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Allah muhabbetimizi daim etsin. Muhabbetlerimiz hep Muhammediye olsun…

 

Yorum bırakın