Ana sayfa - Manşet - Ehl-i Beyt’in Neş’esi / Dr. Alper Yücel Zorlu

Ehl-i Beyt’in Neş’esi / Dr. Alper Yücel Zorlu

Ehl-i Beyt, kavramsal olarak âlimlerce aralarında küçük nüanslar taşıyan ama benzer tanımları yapılan bir kavram. Fıkıhta, ilişkileri açısından zekât anlamında sadaka almamak gibi keskin çerçeveleri çizilen ve hulefâ-i râşidîn yani dört halifeler döneminde, daha sonraki İslam devletlerinde çok büyük bir hassasiyetle korunmuş, saygı duyulmuş özel insanlar. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) soyu olmaları ve haklarında inen ayetler, bizzat İslam Peygamberinin (s.a.v.) onlar hakkındaki sözleri, Gazneliler, Memlükler ve Osmanlılarda onlara dair bireysel ve toplumsal hassasiyetler korunarak günümüze gelinmesinin temel nedeni. Kerbela gibi çok vahşice işlenmiş bir katliama, cinayetlere ve bu çok elim olaya rağmen, onlar soy olarak yaşıyorlar ve günümüzde varlıklarını devam ettiriyor ve hayatiyetlerini sürdürüyorlar. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) onlara dair yüksek muhabbetini izhar eden sözleri, bizler açısından konuyu, gayr-i ihtiyari ve iştiyakla, bireysel bir muhabbet, toplumsal bir görev ve sorumluluk alanına taşıyor. Bunu kabulde bir zorluk olmadığı aşikâr… Aksi halde, “Onlar yaşamasın!..”, “Muhabbete dair bir ayrıcalıkları olmasın!..” düşüncesi, bir tür “kafa kırıklığı”, düşünce bozukluğu… Hatta devam eden bir Kerbela anlayışı olarak dahi değerlendirilebilir. Bu anlamda tarihte ve günümüzde Ehl-i Beyt’e duyulan engin muhabbetin, çok farklı tonlarda görünür kılındığını gözlemleyebiliyoruz. Ama bir gerçek var ki, onlara yönelik güçlü bir muhabbet, Allah merkezli bir koruma bu mümtaz soyu günümüze taşıdı. Aralarında zaman içinde mağduriyet yaşayanlar olduğu gibi, yüksek kabiliyet ve çalışmaları nedeniyle sistem içinde yüksek görevlerde bulunan gayet yetkin insanlar oldu. Ama Kerbela’da yaşanan acı hiç ama hiç unutulmadı… İnsanları, gönlü buruk tutan asırlık acılardan en önemlisi olarak Kerbela, mü’minlerin hafızasında ve gönlünde ıstırap dolu yerini hep korudu. Bugün ancak hakkıyla sahip çıkarak ve savunarak zımnen telafi yoluna gidilebilecek bu konu, ümmetin acısı olarak hep var ve olmaya devam edecek… Kerbela hep bir acı unsuru olarak kalacak… Bugün ise İslam’ın doğru anlaşılmasında ve yaşanmasında, emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker noktasında Ehl-i Beyt’ten nasıl istifade edebiliriz konusu tarihsel örnekliklerinden de hareketle büyük önem kazanıyor. Tarihsel tartışmalara ve kavgalara girmeden, onların İslam’ı doğru anlayan yüreklerinden, ilmî yönlerinden ve doğru örnekliklerinden nasıl istifade edebiliriz? Kafaların karışık hatta tam bir fitne havası esen böyle bir ortamda Ehl-i Beyt’in mihmandarlığına, sözlerinin dinlenilir oluşuna öyle çok ihtiyaç var ki… Çünkü onların İslam’la olan ilişkileri, bizlerin epey üzerinde bir keyfiyet taşıyor. Bunun da nedeni, Hz.Peygamber’le olan sıhrî (akrabalığa dayalı) ve duygusal bağları, ilimle mücehhez oluşları, ümmet-i davet anlamında insanlığı ve ümmet-i icabet anlamında İslam ümmetini Hz. Peygamber misali düşünüyor oluşlarıdır. Yaşantıları ise samimiyete dayalı örnekliklerle doludur. Ahlaken pek çoğumuza göre çok farklı bir yerde durmaktadırlar.
Kerbela’ya rağmen, normal bir insanın İslam’a bakışıyla alakalı olarak, Allah’ın “Sevinin dediklerine sevinmek, üzülün dediklerine üzülmek”, “Sevin dediklerini sevmek”, insan ilişkilerinde makul, doğru bir yerde durmak, buralardan hareketle -Kerbela gibi bir acı asla yüreklerden silinmemesine rağmen, Allah’ın insana çizdiği bir kader olduğu düşüncesinden hareketle- hiçbir zaman için İslam’ı yaşamaktan vazgeçmemiş ve normal insan ilişkileriyle hayata devam eden ve tutunan insanlar olarak hayata devam etmek zorundayız. Hz.Peygamber’in (s.a.v.) vefatında Hz. Ebubekir’in çevresindekileri teskin eden olgun duruşu gibi… Bu açıdan baktığımızda devam eden bir hayat var ve Peygamberimizin insan ve hayata dair, hayatı açıklayan ve insanı inşa eden kıymetli sözleri nasıl düşünmemiz ve yaşamamız hususunda zihin ve gönül dünyamızın en muhkem yapı taşları… Günümüz ise aklı başında, ilmi ve irfanı iyi, insan ilişkilerinde gayet makul, toplumla barışık, ilim ve ahlak olarak güvenilir, verimli, taşıyıcı, birleştirici, neş’eli, pırıl pırıl insanların mihmandarlığına, dostluğuna, örnekliğine muhtaç… Bu işin gönüllüleri, diğergam insanlar var… Ölçü sahibi, insan yetiştiren ve beklentisiz… Ben bu yazıda ölçüleri güzel, ahlakı güzel, insan yetiştiren, lider özelliklerine sahip ve mücadeleci, Ehl-i Beyt bir insanın hayatından süzülmüş sağlam ölçülerinden bahsedeceğim. İlmen, ahlaken billurlaşmış, dikkat çekici özellikleri olan hayata sahip bir insandan… Çünkü biz, bu devirde, Ehl-i Beyt konusunun, şahıs ve yaşantı olarak somutlaşmış örnek bir nesnesi olmasını ve bu konunun böyle anlatılmasının çok faydalı olacağına inanıyoruz. Hatta onlar kendi aralarında şöyledir, insan ilişkilerinde şu konuları önemserler, asla unutmadıkları şey şudur, aile hayatları şu minval üzeredir gibi bir tanıtımın, Ehl-i Beyt’i tanıma değerinin çok yüksek olduğunu, günlük hayatta bu tür örnekliklerin çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle Ehl-i Beyt konusunu bu şekilde biraz günümüze taşıyacağız. Mantıklı olan bu… Bu nedenle ilim, irfan ve hikmet ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin insan ve hayata dair güzel ölçülerinden bir nebze bahsetmek istiyorum:
Sevgiye Dair…
“İyi bir insan düşmanlarında bile sevecek taraflar, özellikler bulur. Buna rağmen en yakınlarını bile sevemeyen, onların dahi iyiliğini isteyemeyen adamlardan kime ne hayır gelir? Hiçbir menfaat gözetmeden, bir güzelliği veya bir değeri sadece o değerli olduğu için sevebilen adamın sevgisi kıymetlidir. Güzel bir çocuğu, güzel bir resmi, güzel ahlaklı bir adamı sana menfaati olmasa da sevmek kemâlâttır. Onun sana ait olması, sana faydası olması gerekmez. Güzel ahlak, iyilik gibi erdemler sebepsiz sevilir. Çevremizde gerek sanatsal ve estetik olarak gerek etik ve ahlaki olarak görebildiğimiz güzellikleri ve bu güzelliği taşıyan kişi ve nesneleri sevmek, neticede bizi en güzel olan ve her türlü güzelliğin, kemâlâtın bizatihi yaratıcısı ve kaynağı olan Yüce Allah’ı sevmeye taşıyacaktır.”
“Eğer bizler bir şekilde Allah (c.c.) sevgisini bütün sevgilerimizin üzerine taşıyabilirsek, gönlümüzdeki bu Allah sevgisinin bizlere en büyük ikramlarından biri de, büyük âlimlerin bile elde etmekte zorlandığı ihlas duygusunu ‘psikolojik kendiliğindenlik’le elde etmemiz olacaktır… Çünkü Allah’ı, O’nun yarattığı kullarından daha çok seven insanlarda riya olamıyor, insan ilişkilerinde menfaat olamıyor. Öyle ki o kişi Allah’ın kullarını mutlu ettiğinde bile Allah’ı mutlu ettiğini düşünüyor.”
“Sevgisizliğin veya daha açık bir şekilde sevgimizi saklamanın ve sevmemiz gereken kişilere ve alanlara yönlendiremeyişimizin en önemli sebebi, eğitim hataları ve yetişme bozukluklarıdır. Aileler olarak bu gerçeğin farkında olamadık. Çocuklarımızı yetiştirirken onların önüne hep dünyalık maddi hedefler koyduk. Etiketini, kariyerini, parasını düşündük ama ahlakını, sevgisini, hiç önemsemedik. Çocukları büyüttük ama yetiştirmedik. Özellikle kendini koruması için “Bencil ol!” diye tavsiyelerde bulunduk. Böylece hem yalnızlığa, asosyalliğe hem sevgisizliğe ellerimizle ittiğimizi fark edemedik bile. Sevgimizi, çocuklarımızdan anlamsız sebeplerle esirgedik, sevdik ama söyleyemedik. Gelenekler, ahlaki kuralların ve psikolojik gerçeklerin önüne geçti. Hâlâ bazı toplumlarda çocuklar, dedelerin veya büyüklerin yanında anası-babası tarafından kucağa alınıp sevilmez. İşte böyle şeytanın ilhamı olduğu açık, garip kültürlerle sevgisizliğe meydan verdik. Sevilmeyen çocuk, sevmeyi nasıl öğrenecek?.. Bizim toplumumuzda bu mesele ciddi bir faciadır. Sevgiyi açıklamak, sevdiğini söylemek; acizlik, zayıflık gibi bir kültür yerleşmiştir. Ne çocuklarımıza ne arkadaşlarımıza ne eşlerimize sevgimizi belli ediyoruz. Bunu açıkça ifade etmekten çekinen, utanan garip bir toplum olduk. Bunların İslam’la alakası elbette ki asla yok. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) eşlerine, çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına ve tüm ümmetine olan sevgisi ortadayken bunu nasıl görmezden geldik anlamıyorum. Şeytanın ahlakı olan sevgisizlik ahlakını ve bunun ürettiği nefret kültürünü hep birden değiştirmek ve sevgi ahlakını ve sevgi kültürünü yaymak, bu zamanda Allah (c.c.) için en önemli hizmettir.”
Babalar Çocuklarına Dost Olmalı Ama Vakarlarından Taviz Vermeden…
“Allah (c.c.) kul ilişkisinde olduğu gibi aile içi ilişkilerde de sevgi ve korku iç içe olmalı… Senden korkmayan evlat sana asla saygı duymaz. Çocuğunu çok mu seviyorsun o zaman çocuğun senden gerektiği kadar korksun da… Korkarsa inan seni daha çok sever. Babalıkta korku ağır basacak ama seni de aynı zamanda sevecek. Buradan şunu çıkarmalıyız: Babalar ev hayatında, aile içi ilişkilerde vakar ve saygınlıklarını asla yitirmemeliler. “Evde aile reisi olan bir baba da çocuklarına karşı çok sevecen, merhametli, şefkatli, cömert, güler yüzlü yani dost olmalı ama vakar ve ciddiyetini de her zaman korumalıdır. Çocuklarının iyi yetişmesi için bir babanın bu ayarı iyi tutturması gerekir. İyi bir eğitim için bu tavır kaçınılmaz bir zorunluluktur. Mesela, biz Vali olsak, Bakan, Başbakan olsak vakarlı olmamız nasıl gerekliyse aile içinde de bu saygınlık korunmalı. Yoksa ev içindeki idareciliğimizi gerektiği gibi yerine getiremeyiz. İslam, otorite boşluğunu, disiplinsizliği sevmiyor. Aile içi ilişkilerde otorite İslam’ın koyduğu ilkelerdir. Bunun uygulayıcısı ise erkektir…”
İnsanlara Karşı Sencil Davranmakla İşe Başlamamız Gerekir
“Ben, olayları değerlendirirken kendim merkezli değerlendirmem. Bencil tabiatlı değilim. Ben kendimi bildim bileli böyleyim. Her zaman karşımdaki kişinin istekleri benim isteklerimden önde gelmiştir. Bu benim tabiatımdır. Bu durumda ben, arkadaşlarımla olan ilişkilerimde bile, önce arkadaşımın isteğini gözetirken Allah’a (c.c.) gelince mi bencil olacağım! Asla nefsim için böyle bir şeye müsaade etmem! Bencil adamdan ne iyi bir kul, ne iyi bir baba, ne iyi bir eş ve ne de iyi bir arkadaş olur. Allah ile ilişkileri düzeltmek, O’nun isteklerini kendi isteklerimize tercih etmek istiyorsak bunun için önce insanlara karşı sencil davranmayla işe başlamamız gerekir. Zira insanlara karşı sencil olabilen biri, Allah ile olan ilişkilerinde de kendi isteklerini kolayca yok sayabilir. Ben bu anlamda bütün insanlara saygı ve sevgi duyuyorum. Tekrar ediyorum! Bu, sıradan bir sohbet değil; ciddiye alınması, anlaşılması ve içselleştirilmesi gereken çok önemli bir ölçüdür. Bu ölçüyü alan, bununla şuurlanan bir insan mutlu bir insan olur. Çünkü sevilecek yönlerini bilerek bir şekilde herkesi sever ve sayar, ona göre de ilişkilerini ayarlar. Bu nedenle de sevilen sayılan, sosyal ilişkilerinde problem yaşamayan, kendisiyle ve çevresiyle barışık biri olur. Bunu yaparken herkesi kendine dost etmesi, yakını etmesi gerekmez. Akıllı bir insan bu tür ilişkilerinde dostlarını, sevdiklerini güzelce kategorize eder, kimseye saygısızlık ve haksızlık etmeden bunu başarır. Bizler bu ölçüyü alabilirsek insanları zatı itibariyle sever ve sayarız. Kişilerin günahlarını ayrı değerlendiririz. Yapılması doğru olan; kişilerin zatına karşı sevgi ve saygıda kusur etmemek ama kötü ahlaklarından kaynaklanan fiil ve davranışlarına buğz etmek, onları sevmemektir. Mesela sarımsağı sevip de kokusunu sevmemek gibi… Zira sarımsak yaratılış itibariyle çok şifalı bir besin kaynağıdır ama kokusu dayanılmaz şekilde rahatsız edicidir. Şimdi bir kişi ben kokusunu sevmediğim için sarımsağı sevmem, onun hiçbir şeyinden faydalanmam dese bu yaklaşımın mantıklı bir yanı olur mu? O zaman herhangi bir kişi sırf insan olarak sevgi ve saygıyı hak eder. O kişi bir de mümin ise Müslüman ise daha ileri düzeyde bir sevgiyi hak eder. Zira iman edebilmek veya etmiş olmak çok önemli bir erdemdir. Öyle ki bütün günahlar bir tarafa iman bir tarafadır. Yani ikisi karşılıklı kefelere konsa iman tarafı ağır basar. Bu nedenle sonsuz olan bir âlemde iman, kişiyi, çok büyük günahkâr da olsa en netice azaptan kurtarır ve sonsuz bir cennet hayatına namzet yapar.”
“Biz bu konuda çok hasta bir toplumuz. Birbirimizi yeterince sevmiyor, sevemiyoruz. Bize karşı işlenen suçlar, hatalar nedeniyle hemen kin, öfke, intikam moduna giriyoruz. Bu moda girince de bencilliğimiz, enaniyetimiz, bütün güzel duygularımızın hatta aklımızın dahi üstünü örtüyor ve biz bu şeytanî krizin içinde iken karşıdaki kişinin güzelliklerini görmüyor veya görmezden geliyoruz. Neticede dürüstlükten, adaletten de ayrılıyor, bir bakıma şeytanın düştüğü hataya düşüyoruz. Şeytan da Hz. Adem’e karşı bu nöbet haline girdi ve Hz. Adem’in güzelliklerini görmedi, ona saygı duymadı, bu nedenle isyankâr oldu… Rabbim bizi böyle kötü bir hale düşmekten korusun. Hâlbuki bu imtihan dünyasında bizlere en çok lazım olan erdemlerin başında ne olursa olsun her şartta hakperest olmak, dürüst olmak, adil olmak gelir ve dolayısıyla bu mesele dünyadaki imtihanımızın çok önemli bir alanıdır. Bundan sonra aynı ölçüyle kendimizi de seveceğiz, aynı bakış tarzıyla kendimize de değer vereceğiz. Günahlarımızı, hatalarımızı ayrı değerlendirip zatımızdan veya güzel yönlerimizden ayırmayı öğreneceğiz…”
Sabır Hakkında Düşüncelerinden Bir Demet
“Müminlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlakı en iyi olanıdır.” (Buhari, Edeb, 39) hadisine göre din, güzel ahlaktan başka bir şey değil… Güzel huyların başı ise sabırdır. Hatta güzel huyların tamamı sabrın değişik adlar almasından başka bir şey değildir. Mesela, günahlara karşı sabrın adı takva, cimrilikten kurtulmak için gösterilen sabrın adı cömertlik, zinadan kaçınmak için gösterilen sabır iffet, başa gelen her türlü sıkıntı, bela ve musibetlere sabrın adı rıza, öfkeyi yenmenin adı hilm vs. O sebeple sabır nedir ne değildir, iyi öğrenmemiz ve niçin sabretmeliyiz mantığını iyi kavramamız gerekir.”
Allah (c.c.) Kendi Dostlarını Seçer ve Eğitir
Rabbimiz eğitilen kulların içinden bazılarını ayırıp kendine dostlar seçer. Onların eğitimi diğer kullardan daha zorlu ve daha çilelidir. Zira sonsuz büyüklükteki Rabbimiz, sonsuza kadar süren bir hayatta, en kaliteli varlıklar olan insanoğlundan dostlar seçecek. Bunları seçerken fakirlikle, zenginlikle, hastalıkla, bela ve musibetle sınayacak ve aynı zamanda eğitecek… Bunun başka yolu yok; çünkü bunlar tedricenlik gerektiren eğitimlerdir ve bu yüzden insanoğlu için tedricenlik olmazsa olmaz bir eğitim şeklidir.
Bu nedenle Allah’ın (c.c.) bu tekâmül şekli çok hoşuna gidiyor. Zira burada kulun da emeği, gayreti, azmi, kararlılığı, sabrı, samimiyeti, sevgisi, teslimiyeti birçok şeyi testten geçiyor ve tabir caizse geldiği yeri kul boyutunda o kişi hak ediyor.
Bir kulun tekâmülünün asıl gayesi muhabbetullah ve marifetullahtır. Rabbimiz hakkında; sadece akıldan ve kuru bilgilerden ziyade, sıcak duygular, hisler ve tecrübeler yoluyla bilgi sahibi, yakîn sahibi olmaktır. Böyle bir amacımız yoksa biz ne işe yararız? Bu ne büyük bir utanç ne büyük bir bencilliktir! O halde bu ayıptan ve bencillikten kurtulmak için Allah (c.c.) ile olan ilişkilerimizi tekrar gözden geçirmeliyiz. Dünyada bize ait olan her şey ilgi alanımıza, duygu alanımıza giriyorken; Rabbimiz ne kadar ilgi alanımıza giriyor, bunun hesabını yapmalıyız. Mesela cep telefonumuzun özelliklerini merak ettiğimiz kadar Rabbimiz’i merak ediyor muyuz? Zatını düşünmek yanlış ama isimlerini, sıfatlarını, kullarına karşı olan sevgisini veya duygularını en azından kendi duygularımızdan empati yaparak düşünüyor muyuz?
İşte bu gibi sorularla kendimize gelmeli, bizleri anne ve babamızdan daha çok seven Rabbimiz’in hislerine karşılık vermeli, en azından bu uğurda çaba ve gayret içinde olmalı ve ikincisi olmayan bu ömür fırsatını, sadece boş ve değersiz dünya meşgaleleriyle israf etmemeliyiz…
En büyük dost, Allah’tır. Allah’a dost olmak için de kullardan başlamak gerekir. Eğer Allah (c.c.) dostu olmak istiyorsak buna insanlardan dostlar kazanarak başlamalıyız. Çünkü dünyada dostlarının olması, Allah (c.c.) dostluğuna gidecek yolun da aynı zamanda bir merhalesidir…”
Korkusuzluk…
“Şunu iyi bilelim ki korkusuzluk sadece güçle, kuvvetle, yiğitlikle hallolacak iş değildir. Zira bu korkusuzluğu bir insan ancak yerinde canını, malını, sağlığını, rahatını vb. elindeki tüm imkânlarını kaybetmeyi göze alarak kazanabilir. Daha açığı diyelim ki, başına olmadık işler gelse, bazı organların, uzuvların senden alınsa veya sırf Müslüman olduğun için din düşmanları tarafından türlü işkencelere tabi olsan, gerekirse hepsine Allah (c.c.) için katlanabilirim diyebilmelisin. İşte bütün bu alternatifleri hesaba katarak, bunlara sabredebilmeyi, katlanabilmeyi baştan kabullenmek ve göze almakla bu korkusuzluk elde edilebilir. Ben kendi nefsim adına bütün bu hesaplara girdim, kendime hep bu soruları sordum, sonra da Allah için bütün bunların hepsine razı oldum. Dolayısıyla, ölüm dâhil gelecek tüm felaketlerden razı olmak, gerçek şecaatin veya korkusuzluğun asıl dayanağıdır… Allah dostları korkusuzluğu bu düşüncelerle elde ederler. Bu duygunun arkasında ise Allah’a (c.c.) olan güçlü bir iman, tevekkül ve teslimiyetle, onun yaptıklarına ve yapacaklarına razı olma duygusu vardır. O’nu sevme, O’nun senin hakkındaki isteklerini kendi isteklerine tercih etme güzelliği vardır. Yine bu duygunun temelinde, dünyaya, ahirete kıyasla daha az değer vermek, dolayısıyla ahiret kazancını dünya kazancı yanında daha büyük ve önemli görme duygusu vardır. Dünyayı ahiretten fazla sevenler bu duyguyu asla elde edemezler.”
Günümüzdeki ilim, irfan ve hikmet ehli seçkin bir Ehl-i Beyt’in bu güzel ölçülerinden sonra, tekrar edelim ki, Ehl-i Beyt konusu, sadece acı motifine dayalı olmamalı… Hz. Peygamber’i anlama ve ona uyma noktasında, günümüzdeki Ehl-i Beyt’in örnekliği çok kıymetli olsa gerek… Çünkü Kerbelalar, kesilmek, doğranmak için değildir. Bu cümleleri sarf etmek benim için de çok büyük acı… Kerbelalar İslam’ı yaşamak yaşatmak içindir, şeklinde yeni bir sayfa açmamız gerekir. İstenen katledilmek değildir. İstenen İslam’ı yaşatmaktır. Bu sözler Kerbela’yı acı motifi olmaktan çıkartıp -ama unutturmak için değil- yani asıl amaç buydu, onlar niye öldüler meselesi olarak ele alınmalı. Tarafgirlikler hiç kimseyi dışlamadan sorgulanmalı, Ehl-i Beyt’in ahlaka dayalı örneklik boyutu ön plana çıkartılmalı.
Adaletsizliğe karşı durmak şeklinde keskin bir dille işlenen bu konu, doğru olmasına rağmen, bugün nasıl bir insan tipinin yetişmesinin kurgulanması gerektiği konusu her şeyden önemlidir. Çünkü asıl soru, İslam ahlakı ne olacak, ümmetin hali ve problemlerine sunulan çözüm ne olacak sorusudur… Böyle bir ahlak sahasını boş bırakmakla, böyle elim bir hadiseyi, Müslüman toplumun aleyhine ya da eksik bir unsur haline getirmek çok yanlış… Ehl-i Beyt’i niye sevelim diyoruz? Onlardaki değerleri paylaşalım diye… Peki, onlardaki değerler ne? Onlardaki değerler, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) değerleriydi. Bunu, herkesi eşit gören bir anlayış, herkese, yaşanmamış eşit ahlaklar dağıtarak yapıyor!.. Peki, biz nasıl anlatacağız? Şöyle bir sorgulama yapmakta fayda var. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’deki (r.anhum) öz ile sendeki öz aynı mı? Aynı şekilde günümüzdeki Ehl-i Beyt’teki öz ile sendeki öz, sıhriyet, yakınlık, aidiyet duygusu ve diğergamlık bir mi? Haklarında ayetler inmiş ve dünya imtihanını liyakat noktasına taşıma gayreti içinde geçiren insanlar, bizim örneğimiz olmayacak da kim ya da kimler olacak? Bu konuda Ehl-i Beyt’le yarışacak insanlar, iyilikte yarışmak isteyen insanlar ise problem yok. Ama işin başında “ben var ya ben” diyenlerde böyle bir bereket olması mümkün değil… Öncelikle Ehl-i Beyt’e karşı edep ve saygı, muhabbet ve sevgi olmalı ki, insanın kumaşını bilelim, onu da baş tacı edelim… Aksi halde, durduğu ve çakılıp kaldığı yer zaten belli…
Bizim derdimiz şu olmalı… Hz. Peygamber: “Her asırda benim ümmetimden sâbikûn (önde gelenler) vardır.” buyuruyor. Bizim derdimiz böyle insanları bulmak ve onların müstesna örnekliklerinden istifade etmek, yararlanmak olmalı… Bu anlamda, bilinen fikirlerin sadece tekrarcısı olmayacağız ki, Ümmet-i Muhammed’e faydamız olsun… Bunu bir kavga olarak taşımak değil… Hissiyat, tarafgirlik tabii ki olacak, olmadan olmaz… Tarafgirliğin tonu ne olacak? Neyi savunuyor? Ne anlatmak istiyor? İnsanlara ne sunuyor? Yoksa hiç kimse Kerbela’nın üstünü örtemeyeceği gibi, ahlak ve yaşantısını Ehl-i Beyt’e uydurmadıkça, Kerbela’nın arkasına da saklanamaz. Günümüzde fikir ve ahlak bütünlüğü içinde yetişen insan ne kadar da az… Oysa Ehl-i Beyt’in mesaileri, düşünceleri hep tebliğ olmuştur.
Allah (c.c.) bizleri, Ehl-i Beyt’in kadrini kıymetini bilenlerden eylesin. (Amin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.