Ana sayfa - Arşiv - Duruş ve Şehadet3/ Kenan Kurban

Duruş ve Şehadet3/ Kenan Kurban

Zeynep apartmana girdi. Asansöre binip beşinci kata çıktı. Kahverengi çelik kapıyı anahtarıyla açtı. Duvarlarına yalnızlığın sindiği dairesine sessizce girdi. Göz ucuyla her tarafı kolaçan ettikten sonra çantasından silahını çıkartıp konsolun üzerine bıraktı. Telefonunu eline aldı. Gökyüzündeki engin maviliklerde uçak kuşların resmedildiği yağlı boya tablonun karşısındaki tekli koltuğuna oturdu. Gözüne okuduğu roman çarptı. “Sevdiklerim Sevin Beni” Kahramanın hüzünlü hayatını hatırlayınca yüzü bir parça düştü. Kitabı eline alınca altındaki büyük ciltli kitap ortaya çıktı. “Hz. Muhammed’in Hayatı II.” Hemen bir salavat getirdi. “Seni çok özlüyorum ya Resulallah. Cennette sana komşu olabilmek nasip olur mu bilmem? Ama senin emanetin olan ümmetini korumak için gücümün yettiğince canla başla mücadele ediyorum. Yine de benim gibi bir günahkârın amelleriyle zor ama Allah’ın lütfuyla şehadet şerbetini içersem diye bir ümit içimde hep diri.” dedi. Duyguların içini coşturduğu bu zaman diliminde telefonla arama yaptı. Sehpanın üzerine bırakıp hoparlörünü açtı. İlk çalmada telefon açıldı: “Alo Zeynep.” Zeynep: “Müdürüm, operasyon için hazır olun. Bugün beni yem ile tanıştırdılar. Büyük balığa doğru yaklaşıyorum.” “Aferin benim kızıma. Ama dikkat et.” Zeynep: “Müdürüm, yanımda kızlara verdikleri sigaraların paketi var. Büyük ihtimalle içine ot sarıp veriyorlar.” “Çok güzel, bunları sadece yakalamak yetmiyor. Aynı zamanda sağlam deliller gerekiyor. Sana bir ekip gönderip aldıracağım. Şubede değerlendirme yapalım.” Zeynep: “Emriniz olur müdürüm.” Zeynep telefonu kapattı. Pencereye doğru yürüyüp perdeyi araladı. Öfke dolu bir ağızla “Sizin gibilerin bu genç kızların hayatlarını karartmasına canım pahasına da olsa izin vermeyeceğim.” dedi. Sonra hızlı adımlarla gidip kıyafetlerini değiştirdi. Balıklarını yemledi. Silahını bu sefer beline taktı. Bu sefer küçük el çantasını aldı. Kapının önünde bekleyen ekip arabasına bindi. Zeynep: “Nasılsınız çocuklar?” Arabayı kullanan polis: “Teşekkür ederim komiserim. Siz nasılsınız?” Zeynep: “Her zamanki gibi lağım temizlemeye devam.” Ön taraftaki diğer polis: “Birilerinin toplumun temiz kalması için bu pislikleri temizlemesi gerek, onlar da biziz.” Zeynep: “Doğru söylüyorsun Selami. Zamanla insanın o ilk tutkusu, heyecanı azalınca vatan, millet sevgisi ve şehadet aşkından başka insanı ayakta tutan başka bir duygu yok.” Ekip arabası sıkışık trafikte emniyet şeridini kullanarak merkezi binaya vardılar. Zeynep “Teşekkür ederim arkadaşlar.” dedi. Nizamiyeden geçti. Adımlarını sıklaştırarak hızla ahlak büronun olduğu kata çıktı. Müdürünün kapısına vardı. Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Müdür onu görünce gözlerinin içi güldü: “Gel benim merhametli güzel komiserim.” Zeynep “Teşekkür ederim müdürüm.” dedi. Sonrada müdürün gösterdiği koltuğa oturdu. Şaban Müdür “Nasıl gidiyor komiserim.” dedi. Zeynep montunun cebinden delil torbası çıkarttı. Havada tutarak: “Klasik yöntemler. Sigaranın içine esrar sarıp genç kızları alıştırıyorlar. Sonra da ağır ağır zengin hayatına özendirip tuzağa çekiyorlar.” Müdür parmaklarını sinirli sinirli masaya vurarak: “Benim haşarı, söz dinlemez delikanlıyı karşıma aldım. Bak oğlum! İleride, ben tasvip etmesem de belki sigara kullanacaksın. Sana söz asla sana kızmayacağım. Ama bir şartla, o da gelip parasını benden alacaksın. Ve kimseden sigara otlanmayacaksın dedim.” Zeynep: “Çok isabetli olmuş müdürüm.” Şaban başını ağır ağır sallayarak: “O anlamadı. Neden baba, diye sordu. Bende dedim ki: Çünkü bedava sigara veren içine uyuşturucu sarıp seni bağımlı hale getirebilir. Sonra müptezel bir hayatın olur.” Zeynep: “O ne dedi?” Müdür: “Ne diyecek, önce şaşırdı. Tamam baba sana erkek sözü dedi. Ya kızım, zor zamandayız Allah korusun. Kendi çocuklarımızı bile korumaktan aciz kalıyoruz. Neyse sen devam et.” Zeynep hem saygılı hem de rahat bir tarzda: “Şimdi Tunç isminde sözde zengin bir genç ile beni tanıştırıp tuzağa çekiyorlar. Muhtemelen benimle birlikte Elif ve Ayşen’i de çekecekler. Ama onlara göre bu iki kız kolay lokma. Tabii ki bizim ulaşacağımız asıl hedef Tunç değil. Serkan ve Sevgi bu işin başındakiler.” Derken sehpanın üzerindeki telefona mesaj geldi. Zeynep telefonuna bakıp güldü. “Adamın adını an çomağı hazırla.” dedi. Şaban Müdür: “Ne diyor?” Zeynep “Randevu istiyor.” dedi. Şaban: “Yarın için ver. Bu işi fazla geciktirmeyelim.” Zeynep: “Zaten yarın bir kafede bulaşalım diyorum.” Şaban Müdür başını tamam manasında salladı. Zeynep hafiften gülümseyerek “Biraz da bu işin tadını çıkartalım.” dedi. Kendi kendine ve “Önce annemden izin almam gerek.” mesajını attı. Anında cevap geldi: “Sabırsızlıkla bekliyorum.” Zeynep gülümseyerek “Biraz bekle, sürün.” diyerek telefonunu sehpanın üzerine bıraktı. Meraklı, az da olsa hüzünlü bir yüz ifadesiyle: “Müdürüm yanlış anlamaz iseniz müsaadenizle size bir şey sormak istiyorum?” Müdür kaşlarını hafiften kaldırıp: “Tek bir şartla sorabilirsin.” Zeynep biraz gerildi. Müdür devam etti: “O da zor olmasın. Tamam mı?” Zeynep: “Siz bu fuhuş çeteleriyle mücadele ederken bir görev değil de merhametli bir baba edasıyla yaptığınızı görüyorum. Hep de merak ediyorum, neden?” Sakince dinleyen müdür önündeki belgelere son imzasını da atıp dolma kaleminin kapağını kapattı. Ve Zeynep’in gözlerinin içine baktı. Derdini nasıl anlatayım dercesine çenesini sıvazladı. Sonra tane tane: “Ben cinayet büroda genç bir komiser iken bir kız yurdunda daha yeni filizlenen bir fidan intihar etmişti. Onun bıraktığı mektubu bulduk; uzun bir metinden şu satırlar beynime kazınmıştı: “Ben gelecekten ümitleri olan genç bir insandım. Daha mühimi her şeyini bana bağlayan bir ailenin doktor olacak tek çocuğu, kızıydım. Hayat işte, bazen sizin hesabınızın dışına çıkıyor, iyi ya da kötü sürprizler yapıyordu. Ben de heveslerimin esiri olmanın belki de hayatı, insanları tanımamanın bedelini en ağır ve küçültücü haliyle ödedim. Bu utançla yaşayamayacağım için…” Gerisini yazamamıştı. İşte o kızın hayatını da ensesinde olduğumuz bu alçaklar gibi alçaklar kirletmişti. O günden beri bu mücadelem benim için sadece görev olmaktan çıktı. Kendi kardeşime, evlatlarıma sahip çıkıyormuşum hissiyatı ve hassasiyetiyle yapmaya başladım. Hala da öyle…” Zeynep vitrindeki başarı belgelerine bakıp birini okudu: “Ahlak Büro Şube Müdürü Şaban Koroğlu üstün hizmet madalyası. Ciddi ve önemli başarılara imza atmışsınız müdürüm.” Şaban Müdür acı bir ifadeyle güldü: “Aksine, biz budadıkça sanki daha gür geliyorlar. Özellikle artan iletişim araçları sebebiyle yeni yöntemler geliştirip yaygınlaştırdılar. Ben şu an kendimi ilk zamana göre daha aciz ve yalnız hissediyorum.” Bu konuşmayı Zeynep’in telefonuna gelen mesaj sesi bozdu. “Zeynep! Heyecandan öleceğim. Tunç.” yazıyordu. Zeynep kısaca “Tamam” yazarak cevap verdi. Müdür nefret dolu sert bir sima ile “İki üç güne bu operasyonu bitirelim.” dedi. Sonra vakur bir edayla ayağa kalktı. Canının sıkkın olduğu her hâlinden belliydi. Kimseyle paylaşamadığı yalnızlığın ve itiraf edemediği yenilmişliğinin bunalımından çıkmak için tek başına dışarı çıktı. Peşi sıra gelen koruma polisine eliyle işaret ederek kal dedi. Yürüdü, sıradan bir vatandaş gibi tramvaya bindi. Gençlere baktı. İslam dünyasının değişik beldelerinden gelen savaş mağduru garibanları buğulu gözlerle seyretti. Kalıcı bir şeyler yapamamanın sıkıntısı ruhunu iyice daralttı. Sonra küçük cep telefonunda kaybolmuşları görünce hayıflandı. İçinden sadece kendi duyabileceği kadar yüksek sesle “Toplum içinde yalnızlık denilen bencillik bu mu?” dedi. Devamında kendisi gibi derdi olan birini bulmak için bütün vagonu süzdü. Göremedi, belki de fark edemedi. Eminönü’nde inip vapur ile Üsküdar’a geçti. Ağır, yorgun ve düşünceli adımlarla sahildeki küçük camiye gitti. Yatsı namazını cemaatle kıldı. Kendisiyle baş başa kalmak istercesine caminin en ücra köşesinde namazını tamamladı. Tesbihatı müezzini beklemeden yaptı. Ellerini tüm acziyetiyle yaradana açıp Rabbi’ne yalvararak dua etti. Müezzin ise hiçbir insanoğlunun kayıtsız kalamayacağı o güzel sesiyle cemaate Kur’an ziyafeti çekti. Fatiha’yı okuyan cemaat ağır ağır dağıldı. İmam, cemaatten bazılarıyla musafahalaştı. Şaban Müdür adeta yerine çakılmıştı ve adeta Allah ile konuşurcasına duaya devam ediyordu. Müezzin ışıkları söndürdü, imama selam verip çıktı. İmam ise odasına geçti. Lambanın düğmesine basınca caminin her tarafında loş bir ışıma oldu. İmam ikinci hamle olarak da çay makinasına su doldurup altını açtı. Cam bir tabağa birkaç çeşit bisküvi koydu. Şaban Müdür ise çevresinde yaşananlardan bihaber adeta kendi içinde yok olmuş dalgın dalgın duaya devam ediyordu. Nihayet kaynayan çay suyunun sesi camide yankılanmaya başladı. Müdür duayı bitirdi. Farkında olmadan yumduğu gözlerini açtı. Işığa alışmaya çalışırken bir yandan da elleriyle gözlerini ovuşturdu. Hafiften sendeleyerek karmaşık adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı. Tam son adımını atıp çıkacakken hafif aralık kapıdan imamı gördü. İmamın insan ruhunu cezbeden nurlu simasından mıdır, yoksa kaynayan çay suyunun muhabbeti çağırmasından mıdır bilinmez, selam verip içeri girdi. Saçı, sakalı beyazlamış yaşı yetmişe yaklaşmış imam selamı alıp “Hoş geldiniz.” dedi. Şaban “Hoş bulduk.” dedi. Sonra imam ile göz göze geldiler. Şaban Müdür devam etti: “Tam çıkacaktım ama sizi görünce içimdeki güçlü tanışma hissine yenik düştüm.” dedi. İmam tebessüm etti. “Ben de sizi tanımıyorum ama ağırlamaktan memnuniyet duyacağımı hissediyorum.” dedi. Eliyle koltuğu gösterip “Buyurun.” dedi. Küçük hareketlerle, imam okuduğu yeri kaybetmemek için elinde “Okumak Hayattır” yazan ayıracı usulca sayfaya koyup kalın kitabın siyah kapağını kapattı. Kısa bir sessizlik oldu. Şaban Müdür: “Maşallah, müezzin efendinin güzel sesi var.” İmam: “Allah’a şükürler olsun. Şükrü müezzin iyi talim terbiye görmüş bir gencimiz. Bizim için de büyük bir nimet, ruhumuzu dinlendiriyor.” Şaban müdür daha birkaç dakikadır aynı ortamı paylaşmaya başladığı imam ile sanki yıllardır ahbaplığı varmışçasına rahattı. Belki mesleğinden kaynaklanan bir alışkanlıktı: “Sizin huzur veren bir simanız var.” İmam yine tebessüm etti: “O sizin gönlünüzün güzelliği. Belki de Allah’ın bize nasip ettiği hizmetin verdiği bir latiflik.” Şaban: “Ben çok şehir gezdim birçok insanla tanıştım. Ama sizin gerçekten bir farklılığınız var.” İmam masanın üzerindeki bardaktan bir yudum içti. Suyu eliyle göstererek ağır ağır konuşmaya başladı: “Su, dünyanın her yerinde aynı kimyaya sahiptir. Ama onun tadını veren, bazılarına bazılarından içimi daha hoş yapan, süzülüp geldiği yerlerden aldıklarıdır. İşte senin, bende görüp sevdiğin şey neyse o bizim süzülüp geldiğimiz, beslendiğimiz yerdendir. Küçükken öğretmenim babama; “Bu çocuk zeki, hafızası güçlü, mutlaka üniversiteye gönder.” dedi. Ceddimiz hep ilimle meşgul olmuş. Babam imamlık yapıyordu. Benim de bu göreve devam etmemi istiyordu. Şahsen kendi içimde de kıpır kıpır hafızlığı tamamlama arzusu vardı. Allah da o zor zamanlarda önümüzü açtı. Tahsilimi tamladım. Kader beni İstanbullara savurdu.” İmam’ın gözleri biraz doldu. Sesi ağırlaştı: “Ve ne devlet ki; Gönenli Mehmet Efendi, Mehmet Zahit Kotku Hz. gibi devrin yaşayan maneviyat büyüklerinden istifade etmek varmış. O zatları tanıyınca bu cübbenin ağırlığını daha fazla hissettim.” Şaban Müdür meraklı, birazda şüpheli gözlerle baktı. Anlamak isteyen bir tonda “Nasıl yani hocam?” dedi. İmam efendi en samimi bakışlarıyla Şaban’a baktı ve: “Belki bunun tek bir cevabı yok. Ruh de, kan de, kader de, irademizin üstünde bir irade…” Söz buraya gelince imam şöyle derin bir soluk aldı. Gülümseyerek “Hadi bakalım, sen benden yaşça küçüksün, demlenen çaydan iki bardak doldur da muhabbet koyulsun.” dedi. Müdür bu teklif karşısında önce duraksadı. Ne kadar uzun zaman olmuş, yabancılaşmıştı kendi elleriyle birine hizmet etmeyeli. Ya da ne kadar alışmıştı kendisine hep hizmet edilip daha kelimeler havadayken emirlerinin yerine getirilmesine. İçindeki bu hesaplaşmanın, yüzleşmesinin ağırlığıyla yerinden kalktı. Ters çevrili bardakları çevirdi. Kaynayan suyun üzerindeki demliği alıp boş bardakları doldurdu. Sonra da suyunu doldurdu. Sıcak bardakları tabaklara koydu. Yanlarına iki kesme şeker koydu. Çay tabaklarıyla yürürken, iç dünyasında sonuçlanmayan çatışmanın el ile tutulur tek tesellisi, kendisini burada kimsenin tanımamasıydı. Dikkatli adımlarla yürüyüp bardağı imam efendinin önüne bırakıp “Buyurun hocam.” dedi. İmam “Sağol evlat.” dedi. İmam efendi şekeri çaya atıp ağır ağır sessizce karıştırıp bir yudum aldı. Şaban Müdür: “Ağırlık diyordunuz hocam…” İmam kaldığı yeri hatırlarcasına başını hafiften kaldırıp: “Hani iflas etmiş asilzadeler vardır. Dünyalık hiçbir şeyleri yokken bile duruşlarında hep bir vakar vardır. Asillik her şeye rağmen hep belli olur ya. İşte o zamanın adamlarında o hissediliyordu. Belki yazıya dökmediklerini, dillendiremediklerini, sinelerinde bir sır sakladıklarını bizlere aktarmışlardı. İçimize farkında olmadan işleyen asil duygular bizim tadımızı verirken bu yük zayıf omuzlarımızda emanet. Biz de onu gerçek sahiplerine ulaştırmaya çalışıyoruz. Evlat, bilgi kıymetlidir lakin her bildiğini yazamaz, herkese öğretemezsin. Onun için başka bir yol gerekli ki bazıları için çok bilmeye de ihtiyaç yoktur.” Şaban hızla içmekte olduğu bardağı tabağına bıraktı. “Ya ne gerekli?” İmam efendi iki elini yana açıp: “Bildiği kadarını işleyecek kocaman bir akıl, temiz ve seven bir yürek.” Eliyle kütüphanedeki “Ashab Tarihi” isimli kitabı göstererek: “Bak Musab bin Umeyr, Mekke’den Medine’ye ilk giden muhacir; daha on dokuzlu yaşlarındaydı. İlk İslam muallimi oldu. Bir yılda şehri Müslüman yaptı. Daha Kur’an’ın hepsi gelmemiş, belki bizim kadar da hadis bilmiyor, çağımız insanı kadar da entelektüel değildi. Ama bildikleriyle meyve veriyor, onu değiştirip terakki ettiriyordu. Bir de tam tersi var. Hz. Muhammed (sav) doğduğu gün onun ahir zaman peygamberi olduğunu hem de kesin delillerle bilenler vardı. Ama ne oldu? Onlar buna rağmen iman etmeyip düşmanlığı seçtiler. İşte evlat! Rabbim benim gönlüme bir sevda verdi. Ben de sadece sebatla peşinde gittim. Ummadığım nimetlere gark oldum. Altmış beş yıl tabi… Kolay değil çok acılar çektim. Bazen bu yolda kendimi yalnız hissettim. Olaylar seni öyle bir kuşatır sarar ki adeta dipsiz bir kuyuya düşmüş gibisindir. Orada sadece Allah’a teslim olman gerek. Bu yaşıma bakmadan ben o yolda yürümeye devam edeceğim. Ben bir damlayım. Her bir damla kendini zayıf görüp salar diğer damlalarla birleşemezse asla ne ummana kavuşur ne de toprağa hayat verir.” Şaban’ın gözlerinin içine baktı “Asla umutsuzluk yok.” dedi. Şaban Müdür çayından son bir yudum daha içtiğinde imamın çehresi kadar sözlerinin de huzur verici olduğunu anlamıştı. Belli ki yılların acı, tatlı tecrübeleri onu pişirmişti. Canı hiç istemese de buradan ayrılmak zorundaydı. İstemsiz zayıf kelimeler dudaklarından döküldü: “Bana müsaade.” İmam: “Müsaade Allah’tan.” dedi. Tokalaştılar. Müdür orada yüreğini bırakıp kapıya doğru birkaç adım attı. Arkadan tekrar imamın o berrak sesi duyuldu. İmam: “İsminiz neydi?” Müdür geri döndü “Şaban” dedi. İmam başını sallayarak “İsminiz güzelmiş. Pir Şaban’ı Veli’yi hatırlattı bana. Benim ismim de Hüseyin.” dedi. Şaban: “Sizin isminiz de güzelmiş, bana İmam Hüseyin’i hatırlattı.” dedi. İkili tekrar göz göze gelip taa ruhlarının derinliklerine baktılar. Bu nazar onları ağırlaştırdı. Şaban başıyla selamlayarak yoluna devam etti. Siyah ayakkabılarını usulca giydi. Dertlerini geride bırakırken aslında büyük idealleri olan herkesin bir nebze yalnız olduğunu gördü. Ve imtihan dünyası denen bu âlemde belki de olması gereken bir şeydi. Belki de içinde yaşadığı bu gelgitlerden oluşan bunalım onu diri tutup savaşçı yapıyordu. Yapması gerekeni fark etti. Yılmadan sınırlarını zorlayarak mücadelesine devam etmeliydi. Gücünü içinde toparladı. Dilinden şu sözler döküldü: “Yiğide düşen sefer, zafer Allah’tan.”

ÜÇ GÜN SONRA

Villasının bahçesinde silahını temizleyen zengin giyimli adamın yardımcısı geldi. Adam kin dolu gözleriyle bakıp merhametsiz bir sesle “Ne var?” dedi. Bastırılmış öfkesiyle gelen kişi: “Vural bey! Bizim Serkan’ın ekibini polis suçüstü yapmış. Hepsini içeri almışlar. Mekânı mühürlemişler.” Haberi duyunca adamın elindeki yay fırladı. Vural: “Kim bu işin başındaki?” Adam: “Şaban Müdür.” Vural: “Peki sivilde yardımcısı var mı?” Adam: “Efendim bir atölyeci var. Kendi halinde bir adam, belki olabilir.” Vural: “Kim o?” Adam: “Hacı Ramazan diye bir tekstilci.” Vural ayağa kalktı. Kibirli bir eda ile: “O adamı hemen paketleyip malum yere getirin. Kimse benim köpeklerime dokunamaz. Değil mi Zafer?” Zafer: “Evet, beyefendi.” Vural: “Niye?” Zafer: “Siz daha iyi bilirsiniz.” Vural: “Tabi ben bileceğim. Eğer sahibi köpeklerini korumaz, kollamaz, aç karınlarını doyurmaz ise bir daha asla kapısını bekleyecek hizmet edecek köpek bulamaz. Şimdi git şu işi lehimize çevirelim.” Zafer başını tamam manasında sallayıp hızla yürümeye başladı. Bir yandan da telefon ile konuşuyordu: “Çocuklar! Hacı Ramazan’ı kaldıracağız.”

Devamı Gelecek Ay

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.