Ana sayfa - Arşiv - Duruş ve Şehadet 4 / Kenan Kurban

Duruş ve Şehadet 4 / Kenan Kurban

Duvarlarına korkuların, yalanların, iftiraların, öfkenin harının ve ağlayanların iniltilerinin sindiği tek lambalı, loş ışıklı sorgu odasında Sevgi yalnız başına oturuyordu. Masaya vurduğu parmaklarının çıkarttığı ses, beyninin içindeki karışık fikirlere yol açarken “Ben bu sefer nerede yanlış yaptım? Bunca yıl sonra netice bu mu olmalıydı?” sorularına cevap arıyordu. Derken kapı aralandı. Meraklı gözlerle bakan Sevgi tanıdık bir sima görünce şaşkınlıkla birlikte sevindi. Gelen Zeynep’ti. Ama onun burada ne işi vardı? Birkaç adım atan Zeynep’in yüzü iyice belirginleşti. Artık masum bir ceylan değil avını parçalayacak bir kaplandı. Zeynep’in belindeki silahı görünce Sevgi, günlerdir av diye peşinde koştuğunun aslında avcı olduğunu anladı. Zeynep’in sert adımlarının çıkarttığı ses beynine saplanan çiviler gibiydi. Zeynep tam karşısına oturdu. Sevgi, şaşkın ve hiddetli gözlerle bakıyordu. Zeynep, gayet sakin, öncelikle elindeki paketi uzatıp “Bunlar bana verdiğin bileziklerin, al. Rahat ol.” dedi. Altınlarına dokununca Sevgi’nin yüzünde hafiften bir gülümseme belirdi. Sonra “Sen” dedi. “Sen, benim peşimde miydin?” Zeynep elindeki dosyayı açtı. “Sana ne diye hitap edeyim? Sevgi mi yoksa Ayla mı?” Sevgi, pis pis sırıttı: “İçinden geldiği gibi hitap et. Asıl ben sana ne diyeyim? Zeynep mi, Ayşe mi?” Zeynep gözlerinin içine baktı “Sen bana sadece ve sadece komiserim de.” dedi. Bu sert ve soğuk tavır karşısında Sevgi’nin yüzü düştü. Ruhunun derinliklerinde ilk defa suçlarının cezasını çekeceğini hissetti. İçindeki bastırılmış sessiz çığlık yüksek bir sesle tepki koydu. “Yoo, yoo, benim bir suçum yok. Beni kullandılar.” Sevgi, dumanlaşmış gözlerle bakarken Zeynep ise sert bir tonda “Şimdi kuzu kuzu anlat bakalım. İş birlikçilerin kimler? Serkan’ın üstünde kim veya kimler var?” Suçluluk duygusunu hayâsızlıkla bastıran Sevgi alaycı bir tavırla: “Boş atıp dolu tutturmaya çalışıyorsun bayan komiser. Ben, bugün akşama kalmaz buradan elimi kolumu sallaya sallaya çıkacağım.” Zeynep en ciddi tavrını takınıp “Sen adaleti ve adaleti tesis etmeye çalışan insanları hafife alıyorsun. Ki bu durum senin akılsızlığının alameti. Unutma o adalet mutlaka tecelli eder. Senin için de o gün bugündür.” dedi. Dosyayı açtı. Tek tek sayfaları gösterdi. “Bunlar senin ile ekibin hakkındaki şikâyet dilekçeleri ve mağdur ifadeleri.” Eliyle göstererek “İşte telefon konuşmaların ve mesajlaşma kayıtların” diyerek dosyayı kapattı. Delil torbasındaki sigara paketini gösterdi. Ve “Bu da bana verdiğin paket. İçinde uyuşturucu madde tespit edildi. Narkotik de işe dâhil oldu.” dedi. O arada odaya iri yapılı bir erkek girdi. Zeynep’in kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Zeynep elini sevinçle masaya vurup “İşte bu kadar.” dedi. Sonra Sevgi’ye bakıp “Hadi bakalım gözün aydın yakışıklı Tunç’un her şeyi tek tek itiraf etmiş.” Sevgi inanmak ile inanmamak arasında kaldı. Sonra “Bu blöflerinizi siz gidip çoluk çocuğa yapın.” dedi. Zeynep ile erkek polis birbirlerine baktılar. Sonra erkek polis kendisinden beklenmedik bir yumuşaklıkta ama ikna edici bir tonda “Ah bu cahillik, ne kadar güzel! Ne kadar cahil isen o kadar cesur oluyorsun. Şimdi senin patronun Serkan aynı zamanda terörle alakalı işlere karışmış.” Sevgi hafiften gözünü kısar gibi yaparak: “Bana ne ondan?” Polis: “Hepiniz terör örgütü üyesi olmaktan yargılanacaksınız. Bence şimdiden iplik ve kazak şişlerinin siparişini ver. Çünkü uzun süre içeride kalacaksın.” Sevgi hafiften korkmuş bir sesle “Yapamazsınız! İftira bu!” dedi. Zeynep “Bizde deliller konuşur.” dedi. Erkek polis: “Ama itirafçı olursan biz de sana bir güzellik yaparız.” Sevgi ilk defa sorgu odasının içinde sıkıştığını, duvarların üstüne üstüne geldiğini hisseti. Başı iyice önüne düştü. Yenilgiyi zor da olsa kabul etti. Her şeye rağmen yine de kin dolu gözlerle baktı. “Tamam, her şeyi anlatacağım.” dedi. Zeynep muzaffer bir eda ile: “Bak şimdi seninle aynı dili konuşup anlaşmaya başladık.” Sevgi “Serkan” dedi. “Serkan göründüğü gibi sadece bir işletmeci değildir. Sağlam, güçlü ve tesirli çevresi olan biri. Çok ketumdur asla sır vermez. Şunu asla unutmayın, kolay lokma olmayacaktır. En azından onu besleyenler sizi azı dişleriyle ısıracaklardır.” Zeynep bu tehditkâr konuşma karşında durdu: “Sen oraları düşünme. Ya şunu çok merak ediyorum: Gencecik insanları batağa çekerken hiç vicdanın sızlamadı mı?” Sevgi, Zeynep’in yüzüne baktı. Ve ruhunun arılığı simasına yansıyan güzel komisere bakınca kendi pisliğini gördü. Önce biraz utandı sonra kaçtığı gerçekle yüzleşmek onu hiddetlendirdi. Titrek bir sesle: “Tabi ki sızlıyordu.” Zeynep: “Niye onun sesini dinlemedin?” Sevgi: “Dinledim ama işime gelmeyince daha çok insanı kendime benzetip suç ortağım yaparak onu bastırdım. Çünkü bir süre sonra güzel ve temiz olan rahatsızlık vermeye başlamıştı.” Erkek polis yüzünü buruşturup kızdı. “Bu kadın şeytanlaşmış.” dedi. Sonra tamamen Zeynep’e dönüp “Sen ifadesini tamamla komiserim.” dedi çıktı. Ortamın bütün gerginliğine rağmen Sevgi’nin merakını bastıramadığı her halinden belliydi. Zeynep’le başbaşa kalmaktan kaynaklı cesaret toplayıp “Ya Hacı Ramazan?” dedi. Zeynep biraz şaşırmış baktı. Sevgi ise devam etti: “Hacı Ramazan bu işin neresinde?” Zeynep o sarı dalgalı saçlarını eliyle geride topladı. Sonra tekrar serbest bıraktı. Emredici bir sertlikte “Sen önce şu itiraflarını dökül.” dedi. Sevgi aşağılanmanın, hor görülmenin, özgürlüğünü kaybetmenin can sıkıcı acısını derinlerde hissetti. Düğümlenen kelimeler tek tek dökülmeye başladı. Arada lâf kalabalığına getirip önemli konuların üzerini zekice kapatıyordu. Ama Zeynep oralarda elini kaldırıp gözlerinin içine derin derin baktıktan sonra “Bana gerçeği anlat.” diyordu. Sevgi, Zeynep’in genç yaşına rağmen tecrübe isteyen işlerin içinden ustaca çıktığına ve numaralarını yemediğini gördükçe onu hafife almakla ne kadar büyük bir hata yaptığını o anlarda daha iyi anlıyordu. Sevgi dört saatlik ifadesinde yılların günahlarını döküldükçe içinde bir hafifleme hissetti. Ama ömrü hayatında beyni ilk defa bu kadar çok düşünmekten kaynaklanan bir yorgunluk yaşıyor, yüreğinde ise karanlık geleceğin sıkıntısından daralıyordu. Sevgi son kelimesini de söyledikten sonra imzasını attı. Zeynep ayağa kalktı. Tam çıkarken geri döndü: “Hacı Ramazan amca, ilk iş başvurusunda seni çözmüş ama tövbe edersin umuduyla Muhiddin ustanın itirazına rağmen sana müsamahakâr davranmayı yeğlemiş. Sonradan biz işin içine dâhil olunca bir şartla yardımı kabul etti.” Sevgi’nin bedenine yabancı olduğu bir kuvvet geldi: “Neydi o şart?” Zeynep umutsuz bir yüz ifadesiyle “Sende en ufak bir değişme, pişmanlık hali görüldüğünde tutuklanmaman.” dedi. Sevgi’nin yüreğine büyük bir hüzün çöktü. Vücuduna ki o tarifsiz güç bir anda uçup gitti. Sonra “İnsan, hırslarının esiri olunca hayatın karşısına çıkardığı şansları, fırsatları göremeyip teptiğinde ise cahilce kaderine isyan ediyor.” dedi. Zeynep eli kapı kolunda Sevgi’ye yarı sırtı dönük halde “Eğer bu durumdan ders çıkartırsan kalbin yumuşar, feleğin karşına çıkaracağı yeni kurtuluş vesilelerin üzerine basıp geçmezsin.” dedi. Sonra o da çıktı gitti. Sevgi, onun gidişiyle ruhunda terk edilmişliğin verdiği derin kederi hisseti. Ne de olsa dost bildiği, bir şekilde yanında rahat ettiği son insan da kapıyı üzerine kapatıp gitmişti. Yalnızlık dünyanın en berbat duygusuymuş.

Masasındaki gazete ve dergileri dikkatlice inceleyen Vural, çalan telefonuna şöyle bir göz ucuyla baktı. İstifini bozmadan umarsızca uzanıp telefonunu açtı. “Ne yaptınız?” dedi. Karşıdan gelen ses gayet saygılı: “Efendim, emrettiğiniz gibi hallettik. Şimdi ne yapalım?” Vural birkaç saniye duraksadı. “Eski fabrikaya geçsinler. Sen de gel beni al.” dedi.

Sorguları tamamlayan Şaban Müdür ile Zeynep karşılıklı yorgunluk ve keyif kahvesi içerken Zeynep’in telefonu çaldı. Zeynep aramada Murat yazısını görünce telaşlandı: “Ne oldu Murat?” Murat: “Komiserim, Hacı Ramazan’ı kaçırıyorlar.” Zeynep bunu duyunca adeta şoka girdi. Ama yine de çabuk kendisini topladı. “Sen takibe devam et. Biz geliyoruz.” Zeynep hızla ayağa kalktı. “Müdürüm, Hacı Ramazan amcayı kaçırmışlar. Uzaktan koruma yapan Murat haber verdi.” Şaban Müdür çekmeceden silahını alıp beline taktı ve “Hemen gidip kurtaralım. İnşallah bir sivili şehit vermeyiz.” dedi. Zeynep “İnşallah” dedi.

Vural ağır adımlarla kendisini bekleyen zırhlı lüks araca bindi. Şoför, yolcusunun ağırlığının farkında yumuşak bir kalkış yaptı. Vural “Hızlan, hızlan” dedi. Sonra ön koltuktaki Zafer’e “Hadi içini kemiren soruyu sor.” dedi. Zafer: “Efendim, Hacı Ramazan bizim için kolay bir lokma. Hani onu basit bir trafik kazasında da öldürebilirdik. Ama siz bütün mühim işlerinizi bir kenara bırakıp o adamı sorgulamaya bizzat gidiyorsunuz?” Rahat arka koltuğuna gömülüp birleştirdiği ellerini bir müddet çenesinin altına koyan Vural kalın dudaklarının arasından ağır ağır basit cümlelerle yüksek perdeden konuşmaya başladı: “Evlat, bir gün yaşlı, zengin bir bedevinin hindisi çalınır. Bedevi oğlunu çağırır: Çabuk bu hindiyi çalanı bul ve cezalandır. Eğer bulamazsan başımıza büyük felaketler gelir. Oğlan güler: Baba delirdin mi? Bir hindimiz çalındı diye başımıza ne felaket gelecek, der. Baba bedevi kızar: Hindi önemli olmayabilir. Ama çalınmış olması önemli. Dediğimi yap, hindiyi çalanı bul, der. Bedevinin oğlu, babasını ciddiye almaz. Bir hindi için uğraşmaya değmez, diye düşünür. Aradan az bir zaman geçer. Bu kez bedevinin devesi çalınır. Oğlu koşarak çadıra gelir: Baba devemiz çalındı, der. Baba: Sen hindiyi çalanı buldun mu, diye sorar. Oğlan: Baba deve gitti, sen hâlâ hindi diyorsun, der. Babası: Sen hindiyi çalanı bul, der. Oğlan gider. Deveyi çalan da bulunmaz. Aradan biraz zaman geçer. Oğlan yine heyecanla babasının çadırına dalar: Baba bu kez de atımız çalındı. Bedevinin en değerli varlığıdır Arap atı. Ama bedevi, oğluna: Sen hindiyi çalanı buldun mu, der. Oğlan gider. At da çalan da bulunamaz. Ve bir süre sonra oğlan ağlayarak babasının çadırına girer: Baba, annemi ve ablamı kaçırmışlar, der. Baba deliye döner: Sana demiştim hindiyi çalanı bul diye. O gün onu bulup cezalandırsaydık bugün başımıza bu felaketlerin hiçbiri gelmeyecekti. Hindimizi çalabileceklerini görünce her şeyimizi kaybettik, der.” Dikkatlice patronunu dinleyen Zafer: “Tamam biz bulduk da şahsen buralara kadar zahmet etmenizi hâlâ anlayamadım?” Vural: “Bir telefon ile insanların hayatını değiştirecek kudrete sahip olsan da Zafer, asla düşmanını küçümsemeyeceksin. Bazı şeyleri bizzat görüp dokunup hissetmeliyim. Kimi duyguları hasmıma şahsen benim tattırmam gerek. Dediğin gibi Hacı Ramazan’ı basit bir numarayla öldürebilirdik. Ama yine de dokunulabilir olduğumuz kanaati oluşacak ve ondan sonra hiçbir iş yapamayacaktık. Bu adamı bizim öldürdüğümüzü herkes bilmeli ama kimse bir şey ispatlayamamalı.” dedi.

Araba E-5 karayolunda hızla giderken Kartal Köprüsünün altında durdu. Vural: “Niye durduk Zafer?” Zafer gayet rahat, işini tam yapmanın özgüveniyle: “Efendim gideceğimiz yer malumunuz ıssız bir yer, böyle lüks bir araç dikkat çeker. Daha düşük modelli bir araca geçeceğiz. Buyurun efendim.” Vural ağır hareketlerle rahat koltuğundan zorla indi. Birlikte, duraktaki dolmuş, otobüs ve insan kalabalığının içinden geçtiler. Kendilerini bekleyen beyaz renkli arabaya bindiler. Vural yerine oturunca: “Bunu arada yapalım Zafer. Birkaç dakikalığına da olsa toplumun içine karışmak iyi geliyor.” Zafer gülümsedi: “Emriniz olur efendim. Gazla Arkun, gazla…” Tuzla’ya yaklaşınca araç karayolundan ayrıldı. Ara yolları kat etti. Etrafı tellerle çevrili eski bir fabrika binasına girdi. Sıvasız kırmızı tuğlalı binanın demir kapısı açıldı. İçeri girdiler. Soğuk bina içinde üzerinde ceketi, uyduruk bir sandalyede elleri arkadan ters, ayakları ise birbirine sıkıca bağlanmış Ramazan yine de dik duruyor. Gözleri bağlı olduğundan etrafındaki sesleri dikkat kesilip olan biteni anlamaya çalışıyordu. Vural adımlarını dikkatli ve basacağı yeri seçerek atıyordu. Tam Ramazan’ın önüne geldiğinde hemen bir sandalye getirildi. Vural, Ramazan’ın karşısına oturdu. Başıyla gözlerini açın işareti yaptı. Cılız bünyeli delikanlı hemen atik bir hareketle çözdü. Ramazan ışığa alışmaya çalışan gözlerini kısarak çevresine baktı. Sıkıca bağlanan beyaz simasındaki gözlerinin etrafı kızarmıştı. Sonra etrafına şöyle bir göz attı. Bakışları Vural’da son buldu. Gözlerini gözlerinin ta içine dikti. Sert ve öfkeli bakışlarla bakıyordu. Öylece on saniye baktı. Vakur ama sakince “Bu itlerin sahibi sen misin?” dedi. Vural hafiften gülümsedi: “Hacı Ramazan, niye burada olduğunu biliyor musun?” Ramazan gayet kendisinden emin: “Biliyorum. Mutlaka sizlere bir iyilik yapmışımdır. Ama siz çakallar kadir kıymet bilmez olduğunuzdan teşekkürünüzü hayvanca yapmak istiyorsunuz.” Vural şöyle bir etrafına baktı: “Sen, bana hiçbir iyilik yapamazsın. Ben ülkenin en kudretli adamlarındanım. Aksine senin bize isteyerek ve bizzat kötülüğün oldu.” Hacı Ramazan’ın beyaz yüzünde o soğuk ortamı ısıtan tatlı bir tebessüm belirdi ve: “O zaman siz kötü adamlarsınız ve ben sizin tekerinize çomak sokarak insanlığın hayrına bir iş yaptım. Rabbim’e şükürler olsun.” Vural bir an önce öğreneceğini öğrenip gitmek istercesine: “Fazla vaktim yok. Sana sadece bir soru soracağım. Adamım Serkanlara, polis tezgâh kurarken niye yardım ettin?” Ramazan duyduklarıyla adeta delirdi. Adamları gazabında boğmak için nara atarak bağlı iplerden kurtulurum diye hamle yaptı. Ama başaramadı. Hiddetle Vural’ın gözlerinin içine bakıp: “Ben kendimi bildim bileli siz ve sizin gibilerin zihniyetiyle kavgalıyım. Sana özel bir durum değil. Çünkü ben adamlığımı, kötülüğe ve kötüye olan düşmanlığım, öfkem ve onlarla olan mücadelemle ölçerim.” Vural sakince ayağa kalktı. Hiç konuşmadan beş on adım attı. Hacı Ramazan’ın arkasından kulağına eğilip: “Yaşın elli beşe gelmiş. Paran var pulun var. Namazını kıl, zekâtını ver, millete güzel güzel tonton amca modunda vaazlar ver. Tekrar tekrar haccına, umrene git. Senin bize gücün yetmez. Bak şimdi pisipisine millete ibreti âlem olmak için ölüp gideceksin.” Vural sonra Hacı Ramazan’ın karşısındaki sandalyesine tekrar oturdu: “Sen olaya sadece birkaç genç kızı kurtarmak diye bakıyorsundur. Ama iş hiç de zannettiğin gibi değil. Hacı Ramazan, öbür tarafa cahil gitme. Dünyada insanlara önce fıtratlarının dışında bilgiler verilir. Ve asla ulaşamayacağı hedefler gösterilir. Aciz kullar, gösterilen bu sahte hayatı yaşamak için ilaç, uyuşturucu ve değişik psikolojik rahatsızlıklara müptela olurlar. Yan ihtiyaçları belirir, başka başka yollara saparlar. Sonra günahlarının sonuçlarından ve bunalımından kurtulmak için yine para harcarlar. Sonuçta asıl büyük patronlar trilyonlarca lirayı cebine indirir. Tabi ki bu arada alttan yukarı doğru herkes payını alır. Kısacası bu işler senin boyunu, öfkeni, hiddetini aşar. Sen kendi kendini yediğinle, heder ettiğinle kalırsın.” Vural tekrar ayağa kalktı. Hacı Ramazan’ın arkasına geçerken adamının belindeki altı patları aldı. O arada Hacı Ramazan derin bir nefes çekti. “Bana bak yüreği sevgisiz, merhametten nasibi olmayan gücün esiri cahil. Ben o kadar büyük ve önemli bir iş becerdim ki seni ayağıma kadar getirttim. Eminim ki beni tanımak için can atıyordun. Bu da şunun alameti ki ben büyük kayayı yerinden kıpırdattım. Yani son bir hamleyle yok olup gideceksin. Hem siz o anlattığın kadar güçlü değilsiniz. Gücü ele geçirmiş bir avuç korkaklarsınız. Korku o kadar ruhunuza sinmiş ki beni öldürürken bile gözümün içine bakamıyorsun. Senin gibiler bizleri ancak kahpece sırtımızdan vurabilir. Ben sana, “Ya Ömer! Bu siyah, kuru adamlar ile mi bizi yeneceksiniz.” diyen kibirli Sasani elçisine Hz. Ömer’in söylediği sözü söyleyeceğim. O halife bu soruya şöyle cevap verdi: “Evet, bunlarla yeneceğim. Çünkü onlar, sizin yaşamayı sevdiğinizden fazla ölmeyi seviyor.”

Zeynep, Şaban Müdür ve diğer ekip, arabalarında gecenin karanlığını yırtan siren sesleriyle hızla mekâna intikal ediyordu. Şaban Müdür: “Korkma kızım, Ramazan amcanı kurtaracağız.” Zeynep: “Müdürüm onun üzerimde çok hakkı var. İnşallah korktuğumuz olmaz.” Zeynep telefonuyla arama yaptı. Zeynep: “Alo, Murat durum nedir?” Murat: “Yarım saat önce birileri geldi. Sanırım büyük patron. Ama herhangi bir silah sesi yok.” Zeynep: “Tamam az kaldı biz de geliyoruz.”

Vural adamlarına baktı. Sonra tabancasını Hacı Ramazan’ın başına dayayıp horozunu kaldırdı. Boş eliyle üzerime kan gelmesin diye siper etti. Hacı Ramazan gözlerini bile kırpmadan Kelime-i Şehadet getirdi. Vural: “O zaman sevdiğine seni kavuşturalım.” dedikten sonra silahını ateşledi. Silah sesini duyan Murat: “Alo, Zeynep komiserim içeriden silah sesi geldi. Ben müdahale ediyorum.” dedi ve içeri girdi. Vural hemen olay yerinden kaçarken adamları çatışmaya devam etti. On dakika sonra olay yerine gelen ekipler kalanları teslim aldılar. Zeynep gözyaşları içinde yere düşmüş olan Hacı Ramazan’ın başını dizlerini üzerine aldı. Kanını eliyle sildi. Onun o hep vakur ve gülen yüzüne tekrar baktı. Şimdi sadece maşukuna kavuşan aşığın sevinci vardı. “Hacı Ramazan amca sen sadece iyilik yapan bir insan değildin. Kötülüğü önlemeye çalışan cehd ehli adil bir mümindin. Hep bir duruşun, mükemmel bir kişiliğin vardı. Bu yüce makam herkese nasip olmaz. Allah şehadetini kabul etsin.” dedi. Şaban Müdür ve diğerleri sadece mahzun bir halde “Amin” dediler.

Son

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.