Ana sayfa - Arşiv - Dünyevilik Münzevilik Paradoksu / Dr. Mehmet Öztürk

Dünyevilik Münzevilik Paradoksu / Dr. Mehmet Öztürk

Nerede kan, gözyaşı varsa çevrenize bir bakın; hepsinin “İslam coğrafyası” olduğunu göreceksiniz. Neden acaba? İslam dünyasının içinde bulunduğu bu acı ve yakıcı realite asli, ontolojik bir problem midir, yoksa sonradan oluşmuş arızi bir sorun mudur?

“Dünyevilik” derken burada daha çok “dünyevileşme” olgusunu kastettiğimizi vurgulamak isterim. Dünyevileşme; hayatın merkezine dünyayı yerleştirme, dünya ekseninde eşya ve olaylara bakma şeklinde ifade edilebilir.

“Münzevilik” ise dini bir hayat sürmek adına toplumdan uzak kalarak daha çok yalnız başına kalmayı tercih eden bir anlayışı ifade eder.

Modern dünyada Müslüman toplumların en büyük açmazı dünya-ukba dengesini kuramamış olmalarıdır.

“Eğer bütün insanlar (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbin’in katında ahiret ise O’na karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Zuhruf, 43/33-35) “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”(En’am,6/32)

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77)

Yukarıda zikrettiğimiz ayetlere baktığımızda bir taraftan dünya hayatının “bir oyun ve eğlence”den ibaret olduğu vurgulanırken diğer taraftan da “dünyadan nasibini unutma” buyurulmaktadır. Bu ilahi beyanlar ışığında dünya-ukba dengemizi nasıl sağlayacağız?

Burada şu husus asla unutulmamalıdır ki dünyanın iki yönü vardır. Biri dünyaya bakan yüzü, diğeri ise ahirete bakan yüzüdür. Dünya kelimesinin “adi, bayağı, aşağı” gibi anlamları da bulunmaktadır. Ahiret gerçeği göz ardı edilerek hayat sürdüğünüzde “dünya” kelimesi negatif bir anlam kazanacaktır. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” mantalitesiyle olaya yaklaşıldığında aslında her şeyin yerli yerine oturduğu görülecektir.

İslam dünyasının; gerek bireysel gerek sosyal gerekse de ülkeler perspektifinden konuyu sağlıklı olarak ele alamadığı, değerlendiremediğini ifade etmekte bir beis olmadığını söylemenin yanlış bir çıkarım olmadığını açıklıkla vurgulayabiliriz. Bugün İslam aleminin içine düştüğü hazin duruma baktığımızda ne kadar haklı olduğumuz çok daha iyi anlaşılacaktır.

Öncelikle şunu ifade edelim ki bütün mal, mülk, eşya… “mâlik-ül mülk” olan Allah’ındır. Her şeyin sahibi ve mâliki Allah’tır (c.c). İnsanlarda var olan zenginlik bir imtihan sırrı olarak Allah’ın “El-Gani” (zengin) isminin insanlar üzerindeki tecellisinden başka bir şey değildir. Zenginliğin kaynağı ise insanlar değil, Allah’tır. Gerçek zengin olan O’dur. Mâliklik ve sahiplik; eşya üzerinde istediğiniz gibi tasarruf etmekle yakından ilgilidir. İnsanoğlunun elindeki mal, mülk, memâlik… tevarüs yoluyla el değiştiren metâdan başka bir şey değildir. O halde insanların sahip oldukları mal-mülk geçici bir faydalanma bir nevi “intifa”dan ibaret olmaktadır.

Değişik vesilelerle yapmış olduğumuz şu tespit gerçekten çok önemlidir:

“Geçmişe baktığımızda, tarih sahnesinden birçok uygarlığın gelip geçtiğini görürüz. Lokal düzeyde çok sayıda bulunsa da çağının dominant uygarlığı olmayı başarmış olanlarının sayısı bir elin parmaklarını pek geçmez. Bilinen en eski uygarlık Mezopotamya uygarlığıdır. İlave olarak; Mısır, İran, Çin, Roma, Osmanlı ve günümüz Batı uygarlığını sayabiliriz. Dikkat edilirse uygarlıklar tarih boyunca sürekli el değiştirmiştir. Bu uygarlıkların kimi pagan kültüre dayanır putperesttir, kimisi Budist, kimisi Hıristiyan, kimisi de İslam Medeniyetidir. Bu uygarlıkların ortak özelliği; tabir yerindeyse çağının Amerikası konumunda olmalarıdır.

Aşağı yukarı bütün dinler ve inançlar, geçmişte çağının süper gücü olmayı başarabilmiştir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Medeniyetler, hiçbir dinin ya da milletin inhisarında, tekelinde değildir. Uygarlıkların el değiştirme serüveni bize, inançlarla uygarlıklar arasında belli bir etkileşim olsa da direkt, tek taraflı bir korelasyonun varlığını göstermiyor. “Sen Budistsin, Pagansın; çağının süper gücü olamazsın…” demiyor yüce Allah. Seküler anlamda bile olsa “Çalışırsan karşılığını alırsın.” gerçeğiyle karşılaşıyoruz. “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) ilahi beyanı, ancak çalışanların başaracağını bizlere haber veriyor. Yüce Allah, Müslüman’a torpil geçmiyor. Çalışmazlarsa Müslüman da olsalar üzerlerinde, geriliğin hor ve hakirlik hükmünü infaz ediyor. Bu durum İslam’ın yanlışlığı, diğer inançların doğruluğu gibi bir sonucu kuşkusuz doğurmuyor.

İslamiyet, zenginlik ve sermaye düşmanı bir din değildir. Ne vahşi kapitalizmde olduğu gibi maddeyi kutsar ne de sosyalizm ve komünizmde olduğu gibi mülkiyeti yok sayar. İnsan doğası ve fıtratına en uygun din olduğu için; komünizm, kapitalizm ya da diğer beşeri ideolojilerde olduğu gibi herhangi bir aşırılık ya da ifrat ve tefrit arasında savrulmalar göremezsiniz. Anahtar-kilit misali tam bir uyum ve uygunluk söz konusudur. Peki, durum böyle ise Müslümanların bugünkü perişan hallerini nasıl izah etmek gerekir?

İslam dünyasının geri kalmışlığının nedeni İslam değil, Müslümanlar ve diğer faktörlerdir: Müslümanların çalışmaması, tembelliği, sömürge oluşları, bilim ve teknolojiye gereken önemi vermemeleri vb. birçok neden İslam ülkelerini -bugün için- maalesef geri bırakmıştır. Ya da dindarlık ile dünyevileşme arasındaki dengeyi sağlayamamış ve kuramamış olmalarıdır. Oysa daha önceleri Batı’nın karanlık skolastik ortaçağı, İslam dünyasının medeniyet şahikası olduğu dönemdir. Kompleksli aydınımızın ağzında pelesenk olarak kullandığı “ortaçağ karanlığı” yaftası, aslında Batı’yı ifade eden bir kavramdır. Ne var ki Müslümanlar için kullanırlar. Günümüzde fütüristler, Türkiye’yi yakın geleceğin süper gücü olarak favori göstermektedirler. Bugün ileri olan birçok ülkenin ise gerileyeceği, bilimsel verilerle ifade edilmektedir. Şimdi, aşağılık kompleksiyle malul, Batı karşısında ezilen, dolayısıyla inancını sorgulayan zavallılara şu çarpıcı soruyu sormak gerekir: Yarın, Müslüman Türkiye her alanda çağının süper gücü olduğunda ki -bilimsel projeksiyonlar bunu gösteriyor- o zaman “Müslümanlığın geri bıraktığı” yönündeki tezleri çökmüş olmayacak mıdır? Bu, tam bir anakronizm halidir. Tarih yanılgısıdır.

Devlet ve milletlerin de takdir edilmiş belli ömürleri vardır. İnsanların doğup büyüyüp ölmeleri gibi, ülkeler, milletler de kurulup gelişip yıkılırlar. Ülkelerin de eceli söz konusudur. “Helak ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki hakkında (bizce) bilinen bir yazgı olmasın. Hiçbir millet ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” (Hicr, 15/4-5)

İmam-ı Rabbanî Hazretleri buyuruyor ki:

“Ey oğul! Dünya bir seraptır. Bu dünya imtihan yeridir. Onun yüzü yaldızla ve çeşitli yüzlerle süslenmiştir. Sureti nakışlıdır. Çirkin bir kadın gibi kaşı çekilmiş, yanakları boyanmış. İlk bakışta tatlı gelir, göze tazelik ve canlılık hayali verir. Lâkin gerçekte o üzerine koku sürülmüş cifeye benzer. Sineklerin ve kurtların içine dolduğu bir çöplük gibidir. Su gibi görünür, o bir seraptır, şeker suretinde zehirdir. İçi harap ve çok kötüdür. Bu süsü ve hayâsızlığı ile, söylenenlerin ve anlatılanların hepsinden şerlidir. Onun âşıkı sefih ve büyülüdür. Fitneye düşmüş, çıldırmış ve aldatılmıştır. Kim onun görünüşüne aldanırsa ebedi kayıp zehri ile zehirlenmiştir. Kim onun tazeliğine ve tadına bakarsa sonsuzluğa kadar pişmanlık duyar. Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Dünya ve ahiret iki kuma gibidir; birini razı etsen diğeri darılır.’ Ey oğul! Dünya nedir, bilir misin? Kadın, çocuk, mal, makam, reislik, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak… Bütün bu sayılanlardan hangisi seni alıp Allah’tan başka şeylerle oyalayıp perdelerse o dünyaya dâhildir. İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya âlimlerinden kaçınmak gerekir. Dünya adamlarıyla bizim ne işimiz var? Onlarla aramızda ne gibi bir münasebet olur ki onların hayrı ve şerri üzerinde söz edelim. Ey oğul! Nefis, makam ve baş olmak sevdası üzerine yaratılmıştır. Bütün gayreti, akranı üzerine üstün gelmektir. Bütün arzusu yaratılmışların hepsi kendisine muhtaç, emrine ve nehyine boyun eğmiş olmaktır. Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmasını istemediği gibi, hiç kimsenin hükmü altına da girmek istemez. Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: ‘Kibriya ridamdır, azamet izarımdır. Bir kimse bunlardan birisi ile benimle nizaya tutuşmak isterse onu ateşime atarım, haline hiç bakmam.’ Peygamberlerin gönderilmesinin hikmeti, nefs-i emmareyi âciz bırakıp onun yapısını tahrip etmektir. Dinî emirler, nefsî arzuları kaldırmak için gelmiştir. Ne kadar dinî emir işlenirse o kadar nefsanî arzu zail olur. Dinî hükümlerin birini yerine getirmek, nefsanî arzuların izalesi için bin senelik riyazetten ve bu uğurda mücahededen daha faziletlidir. Bu riyazet ve mücahede şeriat gereğince olmayınca nefsin arzusunu takviye ve teyit eder. Brahmanlar ve Hindular riyazet ve mücahedede hiçbir kusur işlemezler; fakat şeriat dairesinde yapmadıkları için kendilerine hiçbir faydası olmaz. Mesela bir kimse dinin emrettiği zekât niyetiyle bir dinar verse, nefisten gelen bir arzu ile nefsin tahribi yolunda bin dinar harcamasından daha faydalıdır. Hâsılı; nefsin, başkanlık, üstünlük, yükseklik taslamak hususundaki boş kuruntuları, pisliklerinden kurtulmadıkça kurtuluş mümkün değildir. Ondandır ki bu hastalığın izalesi zaruridir. Tâ ki, ebedi ölümle yüz yüze gelmeye…”

Bu ifadelerde; dünyadan el etek çekmek, sosyal hayattan soyutlanmış izole bir hayat tarzı benimsemek asla özendirilmiyor. Burada vahyin dışlandığı bir dünya anlayışı kötülenmekte ve eleştirilmektedir. Buna neden olan tüm kötülüklerin kaynağı “nefs” ıslah edilirse bu vartalardan kurtulunacağı izah edilmektedir.

İslamiyet; ruh-beden ya da dünya-ahiret dengesini gözeten yegâne dindir. Dünya, sonsuz ahiret hayatının kazanıldığı geçici bir konaklama menzilidir. Durum her ne kadar böyle olsa da dünyanın bu muvakkat pozisyonu onun asla önemsiz ve değersiz olduğu anlamına gelmez. Bilakis ebedi hayatın kazanıldığı yahut kaybedildiği yer olması itibariyle önemler üstü bir öneme haizdir. Ne var ki çoğu Müslüman bu dengeyi tam olarak tutturamamıştır. Ya ahiret hayatını kazanacağım diye dünyasını ihmal etmiş ya da ahiretine gereken önemi vermeyerek dünyaya dalmış, öncelik sıralamalarını birbirine karıştırarak dünyevileşmiştir.

Şunu öncelik ve açıklıkla ifade edelim ki İslamiyet, dünyayı ihmal ederek ruhban ve münzevi bir hayat sürmeyi emretmez. Ahireti kazanacağım diyerek dünyayı ihmal ederseniz bireysel anlamda zillet ve meskenete düçar olabilir, toplumsal ya da ülkeler düzleminde de gelişmiş ve kalkınmış ülkelerin emperyal politikalarının kurbanı olarak sömürge bir ülke konumuna düşebilirsiniz. Bugünkü İslam coğrafyasının pozisyonu maalesef budur.

İbadet ve taata verdiğimiz önem kadar bilim ve teknolojiye de önem vermek zorundayız. Kabul etmek durumundayız ki “akla” gereği kadar değer vermedik. Şunu hiçbir zaman unutmayalım: “Ahiret bizim, dünya inanmayanlarındır.” anlayışı kesinlikle doğru değildir. Aslında hem dünya hem ahiret ikisi de inananlarındır. “Andolsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazmıştık ki: Muhakkak yeryüzüne benim iyi kullarım varis olacaktır.”(Enbiya, 21/105) ayetinde bu hakikat açıkça ifade buyrulmaktadır. Ancak Müslümanlar İslam’ı tam olarak anlayamadıkları için maalesef bugün geriliğin hor ve hakirliğini iliklerine kadar hissetmekte, sömürge bir hayat sürmektedirler.

Bunları anlatırken karamsar ve kötümser olmaya hiç gerek olmadığını da belirtmek gerekir. Her ne kadar mevcudun fotoğrafını çektiğinizde karanlık bir tablo ortaya çıksa da hem Peygamber Efendimiz’in (sav) ahir zamana yönelik sahih hadisleri hem de yapılan bilimsel birtakım analiz ve projeksiyonlar, aydınlık bir geleceğin Müslümanları beklediğini açıkça müjdelemektedir. Bugün Müslümanlar ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb. hemen her alanda büyüyerek ve güçlenerek gelişme kaydetmektedirler. İslam’ın bu kadar dünya gündeminde olma nedenlerinden biri belki de en önemlisi budur.

Sosyal sınıf ve katmanları bir apartmana benzetecek olursak, Müslüman kesim önceki dönemlerde tabir yerinde ise apartmanın bodrum katını temsil ediyordu. Günümüzde ise çok daha üst katlara yükselmiş durumdalar. Hal böyle olunca, “Dünya bizimdir ahiret Müslümanların.” şeklinde özetleyebileceğimiz bir anlayışta olan kimi kesimler bu gelişmeden ciddi biçimde rahatsızlık duymuşlardır. Müslümanların dünyadan da pay istiyor olmaları, dünya pastasını paylaşmak istemeyenler arasında kaygı, korku ve huzursuzluklara yol açmıştır. Müslümanların engellenemeyen bu yükselişleri karşısında saldırıya geçmiş, suret-i haktan gözüken bazı argümanlarla eleştiriler geliştirmişlerdir.

“Abdestli kapitalistler, jip kullanan türbanlı kadınlar, bir hırka bir lokma anlayışı ile yatı katı olan Müslüman ikilemi” “para-takva” ilişkisi gibi tartışmalar da bu nedenlerle gündemi işgal etmektedir. Önemli olan, sahip olunan değerleri Allah’a hizmet yolunda kullanabilmektir. İsraf ve gösterişten uzak kalınmalı ama aynı zamanda İslam’ın izzet ve vakarına da azami özen gösterilmelidir. Her zaman ifade ettiğim gibi; unutulmamalıdır ki Ayasofya’nın karşısına ancak Sultanahmet’le, Süleymaniye ile çıkılabilir.

İslam kesinlikle zenginliğe karşı değildir. Burada ölçü; “Zengin ol olabildiğin kadar, kalbin cüzdan olmadıkça.” biçimindedir. Kişi zekâtını verir, tasadduk ve infakta bulunur, vecibelerini yerine getirirse helal yoldan zenginleşmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Tam tersine teşvik edilmiştir. Çünkü zenginlik, hizmette temel referans noktalarından biridir. Ancak kalp, cep ve cüzdan olmayacaktır. Çünkü kalp Allah’ın nazargâhıdır. Oraya mal-mülk, para-pul girerse dengeler bozulur, çürüme ve yozlaşma başlar. Aynı zamanda eli ile cebi arasında kilometrelerce mesafe de olmayacaktır. Dengeler korunduğu müddetçe korkulacak bir şey yok. “O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar! Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” (Şuara, 26/88-89)

“Şüphesiz ki Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır.” (Tirmizî)

Ebul Ahves’in babası anlatır: Ben çok basit bir elbise ile Resulullah (sav)’in huzuruna gelmiş idim. Resulullah (sav) “Senin malın var mı?” buyurdu. Ben de “Evet” dedim. Resulullah (sav) “Hangi mallardan?” dedi. Ben de “Allah bana deve, koyun, at ve köle verdi.” dedim. Resulullah (sav) “Allah sana mal verdiğinde Allah’ın verdiği nimet ve ikramın eseri (izleri) sende görülsün.” buyurdu. (Ebu Davud)

Hadis-i şeriflerden de açıkça anlaşılacağı üzere dinimiz “bir hırka bir lokma” anlayışını kesinlikle emretmiyor. Aynı zamanda insanlardan soyutlanarak izole bir hayat sürmeyi de ön görmüyor. Burada da alınması ve uyulması gereken temel ölçü; “halk içerisinde Hakk ile beraber olmak” düsturu olmalıdır.

Tüm bu anlatılanlar açıkça gösteriyor ki; İslam’ın dünyevilik, münzevilik gibi bir problemi yoktur. Problem; Müslümanların subjektif algılama, anlama ve anlamlandırma tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Efendimiz’in (sav) örnek ahlakı hayatımıza hayat kılındığı takdirde sorun kökten hallolacaktır.

Her zaman vurguladığım şu hakikati burada da tekrarlamakta büyük yarar olduğunu düşünüyorum: Unutulmamalıdır ki; hayat kendisiyle kumar oynanmayacak kadar kısa ve ciddidir. Ayrıca bir daha bu dünyaya geri dönme gibi bir lüksümüz de asla söz konusu değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.