Dizi Filmlerin Kamera Arkası / Yönetmen Mesut Uçakan

Sinemada sizi çok değerli eserlerinizle tanıyoruz. Ama 1987’de çektiğiniz, hala seyircilerin hafızalarında yaşayan ve ilk bilimkurgu denemesi olan “Kavanozdaki Adam” dizisinden sonra 27 yıl dizi sektörüne uzak kaldınız. 3 yıl önce çektiğiniz “Hayat Yokuşu” dizisiyle dizi sektörüne merhaba dediniz ve şimdi de “Sevda Kuşun Kanadında” dizisiyle büyük ses getirdiniz. Seyirciler ilk defa bu kadar milli bir duruşta, bu kadar cesur bir dizi gördü. Neden dizilerden 27 yıl uzak kaldınız? Bu ilginç bir karşı duruş gibi geldi bize. Dizi sektörüne tekrar dönüş hikâyenizi merak ediyoruz.

TRT’nin tek kanal olduğu dönemleri hatırlayanlar olacaktır. Özellikle 1986 yılını. Dijital teknolojinin kokusu bile hissedilmiyordu. Bir bilim kurgu yapmak için teknik altyapı tam anlamıyla sıfırdı. Diziler negatifle çekiliyordu ve çok pahalıydı. Bu yüzden filmler adeta yangından mal kaçırır gibi çekiliyordu. Böyle bir zamanda kalktık, bilimkurgu dizisi yaptık. Madara olmak, işten bile değildi. O zaman TRT’nin başında bulunan Mehmet Teoman Akköprülü projeyi görünce, bana “Sen çıldırdın mı?” dedi. Ama gene de çok güvendiği için ilk defa dizi çekecek bir yönetmen olarak bize bu imkanı verdi. Sonuç müthiş oldu. Yayımlandığında büyük sükse yapan ve aradan 30 yıl geçmesine rağmen hala hafızalarda duran bir dizi, sektörün ilk bilimkurgu dizisi çıktı ortaya. Bunu nasıl başardık? O dönem sektörde şartlar çok farklıydı. Tek kanal vardı. Yarış yoktu ve sürekli sündürülen uzun dizi periyodları düşünülmüyordu. Şimdikilerin minimal dizi dedikleri birkaç bölümlük diziler vardı. Bu önemli. Çünkü bu uygulama, kaç bölüm çekecekseniz, baştan hepsinin senaryosunun hazır olmasını gerektiriyor ve neyi nasıl çekeceğinizi bilmek gibi sinemasal bir uygulamayı beraberinde getiriyor. Ayrıca, yayın kuruluşu, senaryoya başta tamam dedi mi bir daha müdahale etmiyor, hele oyuncu seçimine hiç karışmıyor, çekilmiş bölüm karşısına çıktığında denetlemekle yetiniyordu. Şimdi tam tersi. Senaryoda ve cast’ta yayın kuruluşunun müdahalesi akıl almaz boyutta. Siyasal ya da sektörel gücünüz yoksa size bir varlık tanımıyor. Hatta içinize her an burun buruna geldiğiniz bir müfettişini sokuyor. Oysa görsel başarının sırrı özgürlüktür. O zaman vardı bu özgürlük. Başarının temel nedeni de tam anlamıyla buydu. Tabii, şimdiki yayın kuruluşları, bu durumu, diziler minimal olmadığı, senaryolar haftalık hazır olmak durumunda olduğu ve onları takip etmeleri gerektiği için gibi kendilerine göre haklı gerekçelerle açıklayabilir ama hepsi tartışmalı gerekçeler. Sonuçta, yönetmenin ve yapımcının özgürlüğü elden gidiyor. Acı olan bu. Dizi iş yapmadığı zaman da suçlu yine yapımcı oluyor. Bu hemen hemen her kanalda olan durum. Yönetmenin ve yapımcının özgürlüğü -hem genel yönetmen hem de yapımcı olduğum için bu iki kavramı bir arada kullanıyorum- sadece bu tür durumlarda berhava olmuyor. Diziyi, bir fabrika gibi, 2-2,5 saatlik öykünün binlerce çekimini, kurgusunu, müziğini, mixini 6 günde bitirip yayın kuruluşuna teslim etmeniz gerekir. (Kıyas bakımından söyleyelim; sinemada 1,5 – 2 saatlik bir filmi en az 1 ayda çekeriz.) Dizide bu denkleme uyamazsanız yayın durur. Bütün ekip gece gündüz karıncalar gibi çalışıp uymak zorundasınız. Çarkların boğucu gürültülerini hissettiğiniz bu denklemde, yapımcı da olsanız, yönetmen de olsanız, sadece bir dişliden ibaretsiniz. Uzun dizi denklemi size asla özgürlük tanımaz. Bu tür özgürlüklerin olmadığı yerde de haliyle sanatsal işçilik aramanız komik kaçar. İşte, benim dizi sektörüne onca zaman uzak kalmamın ana gerekçelerinden biri de bu oldu. Sanatsal özgürlüğümü kaybederim korkusu!.. Hele bir de dizinin bütçesi çok düşükse yandı gülüm keten helva. Dizi çekmek, kan tükürmeye bedel hale gelir. Bir konfeksiyon fabrikasında işçisi olmak neyse dizi çalışmasında yer almak öyle bir şey. Bir kostümü özene bezene en az iki haftada çıkaran titiz bir terziyseniz, dizi işi size tam anlamıyla kan kusturur. Kısacası şu: İçimdeki sanatsal iddia kaybolmasın diye onca yıl diziden uzak durdum denebilir. Şimdiki uygulamalarımla görüyorum ki doğru karar vermişim. İşin kötü tarafı dizinin temposuna alıştığınız zaman bu sizin duygularınızı, düşüncelerinizi, anlatımınızı da etkiliyor. Çarpıtıyor demek daha doğru.

“Sevda Kuşun Kanadında” dizisi Türkiye’de ekranlarda bir boşluğu doldurdu. Ve dizi çok sevildi, fanatik seyircileri oluştu… Dizi senaryo aşamasında iken, neyi hedefleyerek senaryoyu tamamladınız? Ve ekranlara geldikten sonra, hedeflemiş olduğunuz amaçlara ulaşabildiniz mi? Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Sevda Kuşun Kanadında bir dönem dizisi. 1970’leri anlatıyor. Çıkış amacımız bugünün kozmopolitleşen, sekülerleşen gençliğine fikir, estetik ve hakikat sancısı çeken ve geleceği kurma heyecanı taşıyan idealist bir kuşağı anlatmaktı. Bu kuşak sanatsal olduğu kadar siyasal kavgalar da vermiş, bu nedenle emperyal güçler tarafından manipüle edilmiş, sağcı-solcu diye kırdırılmış bir kuşaktı. Haliyle bu dönemi anlatmak demek, hala çatışmaları süren siyasal bir konuya da girmek demekti. Sömürenler ve sömürülenler, hainler ve vatanseverler, kahramanlar ve işbirlikçiler gibi çevreleri anlatmak demekti. Biz, böyle netameli konuyu işlerken, karşı kutupları çizerken, sağı solu anlatırken objektif kalmaya özen gösterdik, asıl suçlu olanın gençler değil, emperyal güçler olduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Bu kadar yaşayan gerçek isimleri de yoğun şekilde içine alarak siyasal bir konuyu bugüne kadar hiçbir dizide görmedik. Milli Türk Talebe Birliği etrafında çevrelenen milli bakış açısına sahip bir üniversite gençliğini mihver edindik. Bu da dizinin en orijinal yanlarından biridir. Bu bir anlamda, çoğunluğu MTTB’de yetişmiş olan bugünkü iktidarın gençliğini de anlatmak demekti. TRT gibi iktidarın sesi olarak görülen bir kurumda bile böyle bir dizi ciddi cesaret işiydi. Hamdolsun, bu fırsat bize verildi, hamdolsun başardık ve çok iyi geri dönüşler aldık. Her bölüm yayımlandığında sosyal medya adeta yıkıldı, medyada fenomen olduk. Ama gariptir, reytinglerde tutturamadık. Bu bizi çok şaşırttı. O konuda birtakım manipülasyonların yapıldığı şüphesini hala taşıyorum. Elimde somut deliller olmadan bu ithamı yapamam tabii. Ama dizinin reyting skalasındaki düşüşler ve yükselişleri son derece anormaldi. AB grubunu ele alırsak, bir hafta 25. sırada diğer hafta 64.sırada, sonraki hafta 24. sırada oluyorduk. Sanki biri bizimle oynuyor gibiydi. Neticede dizi tedavülden kalktı, artık yapacak bir şey yok. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki biz yine de amacımıza ulaştık. Bu millete fikir ve dava olarak söyleyeceklerimiz vardı, söyledik. Bir cesaret örneği sergiledik. Ve çok fazla övgüler ve dualar aldık. Bu da bize yetiyor. Bir kapı açtık. İnşallah bu kapıdan girenler olacaktır.

Umarız bundan sonra tekrar ara vermezsiniz… ”Sevda Kuşun Kanadında” dizisinden sonra projeleriniz var mı? İzleyici yeni projelerinizi heyecanla bekliyor olacaktır…

Firma olarak projelerimiz var tabii. Ekibimiz üzerinde çalışıyor. Ancak, yeni bir dizi projesinde tam hâkim olamayacaksam o dizinin jeneriğinde ismimi yazar mıyım bilmiyorum. “Sevda Kuşun Kanadında”da beni sıkıntıya düşüren yapımcı veya genel yönetmen olarak jeneriğe ismimi yazdırmam oldu. Yayın kuruluşunun müdahaleleri, yapım yürütücülüğünü verdiğin adamın yanlış tercihleri, senaryodaki ve çekimdeki ilkellikler, yanlışlıklar, projeye tam hâkim kılınmadığım halde bu yüzden hep bana mal edildi. Ne yazık ki dizi sektöründe yeni olduğumdan şartlara yenildim, akışa tam hâkim olamadım, yanlışlara tavır koyamadım. Eğer hâkim olabilseydim gerçekten çok daha farklı olurdu. Bir dizi çalışmasına, hele gerekli hâkimiyeti sağlayamayacağım bir işe, bir daha ismimi vermeyi düşünmüyorum. Ekibimiz günlük dizi projesi üzerinde çalışıyor. Kanallarla görüşülecek. Bu çalışmalar sürerken ben de bir sinema filmi yapma çabasındayım.

Türk dizilerinin geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Geldiği nokta yeterli mi? Yoksa daha çok yol almaları gerektiğini düşünüyor musunuz?

Bu bakışa göre değişir. İyi bir rezonans sergileyen diziler de var, sulusepken diziler de. Ama haftada en az 2 saat yayın şartına bağlı olan bir dizi sektöründe fikir ve estetik olarak kalite beklemek doğru değil. Hele dizilerin matematiği kurulurken “Seyircinin %80’i kadınlar ve çocuklar kardeşim, ona göre kur denklemini!” deniyor ya, daha başta ilkokul müsameresine dönüşüyor her şey. Bunu diyenleri de suçlamak zor. Çünkü kanalın yaşaması lazım, rakipleriyle rekabet etmesi lazım, televizyonculuk aşırı para tüketen bir iş. Böyle bakınca da karışınıza suçlu olarak ne kanal çıkıyor ne yapımcı. Suç dönüp dolaşıp daha ötesini daha ötesini isteyen halkın üzerinde kalıyor. Öyle ya, “Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” Tek suçlu halk mı? Bu da tartışılır tabii. Diziler onların duygularını istismar ederek yanlış yönlendiriyorlar denebilir; adeta her geçen gün seyirciyi daha aşırı dozda esrara alıştırır gibi daha bağımlı hale getiriyorlar denebilir. Sonuçta da kısır bir döngü çıkar karşınıza.

Dizilerde yeni yüzlere ihtiyaç var mı?

Bizim toplumda nedense herkeste bir oyuncu olma, kamera önüne çıkma kompleksi var. Bu yüzden oyuncularımız gani. Dizi çok yüz eskiten bir iş. Popülizme boğulmuş haldeyiz. Bence ihtiyaç olan yeni yüzler değil, toplumun dizilerdeki şu star oyuncu görme kompleksini aşmasıdır. Bunu başaramadığımız müddetçe işimiz zor. Ama bunu başarmak da öyle kolay değil. Gerçi her ülke için var bu sorun ama özellikle bizim gibi komplekslerle bloke olmuş bir millet için durum daha da vahim. Dizilerde starlardan neler çektiğimizi gelseniz de bir görseniz. Bizim gençlik dönemlerimizde sinema yaparken, karşınızdaki star da olsa yönetmen istediğini alamadığında ya da bir ukalalıkla karşılaştığında sert davranabiliyordu, yönetmene saygı büyüktü, hele iş disiplini muhteşemdi.

Gerek oyunculuk gerek çekim ekibi dikkate alındığında alaylı ve mektepli konularında da sizin yaklaşımlarınız nedir? Sanatçının illa mektepli mi olması gerekiyor?

Mektepli olmayan, işini avami olarak algılar. İyi bir zanaatkâr olabilir; ama yeni teoriler, farklılıklar getirmede zorlanır. Hem mektepli hem alaylı olmak işin olmazsa olmazı bence.

 

Yorum bırakın