Dinlenmek İstiyorsak Önce Dinlemeyi Öğrenmeliyiz / Klinik Psikolog Mehmet Dinç

Bizim “Dinliyorum” dediğimiz noktalarda bile belki sadece duyduğumuz gerçeğinden yola çıkarak siz etkili dinlemeyi nasıl tarif edersiniz?

İlk başta dinlemenin ne olmadığını konuşalım isterseniz. Bir kere, dinlemek duymak değildir. Algı eşiğine girdiği sürece, insan her şeyi duyabilir; yani bir kuşun sesini duyar, zilin sesini duyar, bir ışığın cızırtısını veya ışığın gürültüsünü duyar, arabanın korna sesini vesaire duyar; ama bunları dinlemez. Niçin? Dinlemek bir süreç gerektiriyor. Algı duyduklarını seçmez, geleni alır ama beyin seçer; bunları işler, anlamlandırır, insan ondan sonra dinlemiş olur. Dolayısıyla biz yakın çevremizle konuşurken algımıza bir şey geliyor. O algımızı işlemediğimiz sürece değerlendirmediğimiz sürece ona vakit ayırmadığımız, emek ayırmadığımız, işleme sokmadığımız sürece dinlemiş sayılmayız. Dolayısıyla eşimiz, çocuğumuz, kardeşimiz, arkadaşımızdan algımıza bir şey geldiğinde biz onu işlemezsek onu işlemek için vakit ayırmazsak emek vermezsek o zaman dinlemiş sayılmayız.

Aslında dinlemenin niyeti de önemli midir bu noktada? Çoğunluk, “Dinleyelim, hemen karşı bir atak oluşturalım.” niyetiyle dinler bir hâlde. Dinlemenin niyeti ne olmalı?

Pek çok kişi konuşmak için dinliyor. Dinlemenin niyeti dinlemek olmalı, anlamak olmalı. Anlamadan dinlenmez. Burada önemli bir şey var. Mesela aynı anda pek çok iş yapma bu neslin en önemli özelliklerinden bir tanesi; dinlemeyi de pek çok işin arasında yapabileceklerini zannediyorlar. Dinleme başka işlerin arasına girmez. Yani cep telefonuyla oynarken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Bilgisayarla uğraşırken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Televizyon seyrederken “Konuş, konuş, dinliyorum.” Bu böyle olabilecek bir şey değil. Çünkü dinleme iki taraflı bir süreç; yani karşı taraf söyleyecek, siz anlayacaksınız, işlemden geçireceksiniz ve anladığınızı göstereceksiniz. Anladığınızı anlayacak ki karşı taraf, dinlendiğine emin olsun. Çünkü iletişim arasında inanılmaz engeller olabiliyor. En büyük engel, insanın söylemek istediğiyle söylediği arasındaki farktır. İnsan bir şeyi söylemek ister; ama söylerken farklı bir şekilde çıkabilir, söyleyemeyebilir, kelimeler kifayet etmeyebilir veya herhangi bir sebepten dolayı kastetmediği şekilde söyleyebilir. İkinci boyutta da karşı tarafın duymak istediğiyle duyduğudur. Ben bir şey söylerim ama karşı tarafın duymak istediği o değildir, duymak istediğine göre duyabilir veya duymak istediğinden farklı duyabilir. Dolayısıyla iletişimde bu kadar engel varken, benim söylemek istediğimle söylediğim farklıyken, karşı tarafın duymak istediğiyle duyduğu farklıyken, tutup da hiç emek vermeden, hiç enerji sarf etmeden, hiç dikkat göstermeden, “Ben seni dinliyorum…” gibi bir şey söz konusu değil.

Duymak dinlemekten çok farklı bir durum. O yüzden onun altını üstünü çizmemiz gerekiyor. İnsan kulağıyla duyar ama dinlerken bedeniyle dinlemesi gerekiyor. Bu anlamda baktığımızda, duyacaksanız, kulağınızı o tarafa çevirmeniz yeterli; ama dinleyecekseniz, bedeninizi o tarafa çevirmeniz gerekiyor, yani bütün dikkatinizle o insana yönelmeniz gerekiyor ve bedeninizin dinlediğini göstermesi gerekiyor. Yani gözlerinizin dinlediğini göstermesi gerekiyor, başınızın, vücudunuzun, elinizin, ayağınızın dinlediğinizi göstermesi gerekiyor.

Dolayısıyla bu mutlaka takip etmemiz, mutlaka uygulamamız gereken bir ipucudur. Çoğu zaman insanlar özel sohbetlerde, kendileri için önemli insanlarla konuşurken dahi cep telefonuyla konuşarak, oynayarak dinliyorlar veya konuşuyorlar ama bu hakikaten dinlemek olmuyor; zaten o konuşmanın ardından akılda kalan bir şey de olmuyor. “Ne söylemiştin, unuttum.” diyoruz. Dinlememişsin ki unutasın. Duymada bir kulaktan giriyor, öbür kulaktan çıkıyor. Ama dinleme için insanın cep telefonunu bir kenara bırakabilmesi lazım, televizyonu kapatabilmesi lazım. Mesela, televizyon da dikkati çok çelen bir şey. İnsanların bir şekilde gözü gidiyor, bir şekilde dikkati kayıyor, kulağı gidiyor. Dolayısıyla ister istemez dinlemeye ayırması gereken dikkati, vermesi gereken dikkati veremiyor. Böylelikle dinlememiş oluyor.

Bu anlamda, insanın doğru dinlemesi için, sağlıklı dinlemesi için, karşı tarafı anlayabilmesi için duyduklarından, dinlediklerinden, engelleyici faktörleri mümkün olduğu kadar ortadan kaldırması lazım.

“Beden diliyle dinlemek çok önemli” dediniz. Evde televizyonun karşısında oturmak ya da bilgisayarın ya da akıllı telefonuyla sürekli meşgul olma ve eşi “Beni dinle” dediğinde, “Dinliyorum, kulağım sende” gibi tepkiler verilebiliyor. Sonuç olarak, eşler arasında iletişim kopukluğu, birbirini yeterince anlamama gibi bir durum ortaya çıkıyor.

İnsan dinlemeden anlayamaz, anlama niyeti olmadan da anlayamaz. Dinlemek hakikaten bir sanat, yani konuşma sanatı gibi bir sanat. İletişimde temel bir ölçü var, o da şu: Söz, iletişimin yüzde 7’sine etki eder. Geri kalanın büyük bölümü ise bedendir, ses tonudur, sözün söyleniş tarzıdır. Dolayısıyla insan sadece sese bakarak olayı anlamaya çalışırsa anlayamaz. Söze bakması lazım, bedene bakması lazım, duruşa bakması lazım, yüze bakması lazım, mimiğe bakması lazım; o zaman anlayabilir. Çünkü iletişimde söylenenden çok söylenmeyenler var. Yani iletişimde, ister istemez içerideki zenginlik kelimelere hapsolmak zorunda kalıyor ve içerideki zenginliği ifade etmeyebiliyor. İçerideki zenginliği ifade etmesi için, insanın mutlak surette bedene bakması gerekiyor. Eşim konuşurken vücudu ne diyor, çocuğum konuşurken gözü ne diyor, dudağı ne diyor, sesinin tonu ne diyor? Bu, ancak yoğun bir dikkatle başarılabilecek bir şey. Yoksa ben sadece kulağımı vermişim, sözüne bakıyorum, “Sen böyle demiştin” diyorum ama o öyle demedi.

Özellikle iletişimde erkeklerle kadınlar arasında ciddi farklar var. Kadınlar daha çok ima ederek, daha çok ihsas ederek konuşuyorlar ve iletişimi daha çok kod çözer gibi alıyorlar; yani söyleyeceklerini direkt söylemek yerine dolaylı söylemeyi çok daha fazla tercih ediyorlar, erkeklerin söylediklerinden de anlam çıkarmaya çalışıyorlar. Hâlbuki erkek direkt söylemiş oluyor.

Hakikaten, bu anlamda hanımefendilerin biraz kendilerini toparlamaları lazım söylemek istediklerini söylemek noktasında; dolaylı söylemekten biraz daha kaçınarak. Beylerin de biraz daha kendilerini toparlaması lazım; sözün gerisindekileri anlayabilmeleri anlamında.

Dinleme kısmı erkeklere daha mı çok düşüyor aslında?

Daha çok konuşana daha çok düşer. Daha çok konuşanın konuşmayı bırakıp biraz dinlemesi lazım. Erkekler duyulduğunu hissedemeyebiliyor çoğu zaman. Hanımefendiler de duyulduğunu hissetmiyor. Çok konuştukları için, erkek bir süre sonra alıcılarını kapatıyor. Yani diyor ki: “Ooo, bu bitmeyecek!”

Sağır dinlemeye geçiyor. Çünkü belli bir süre sonra insan, en çok dinlenilmediğini, duyulmadığını hissettiği zaman inciniyor, kırılıyor. Sesin yükselmesini de açıklarken öyle açıklarlar. Derler ki: “Bir insan niçin diğer insana sesini yükseltir? Çünkü her ne kadar fiziken yakın olsalar da kalp anlamında uzağa düştükleri için, karşı tarafa sözünün duyulmayacağını hisseder, o yüzden sesini yükseltir. “Beni duy!” demektir o. “Sinirlendim, hakaret ettim, kendimi kaybettim” bağırması değil o, “Beni duy!” bağırması. Hâlâ duymuyorsa bu sefer kavgaya dönüşür mesele. O yüzden “Beni duy! Beni dinle!” meselesi çok kritik bir meseledir. Erkeklerin de kendini toparlaması lazım, hanımefendilerin de kendini toparlaması lazım. Bu anlamda, dinleme sanatının en önemli önceliklerinden bir tanesi de belki az konuşmak, çok dinlemek. Yani dinleme sanatının birinci maddesi desek ne deriz? Dinlemek, mümkün olduğu kadar az konuşmak. Paylaşalım, paylaşmakta mani yok; ama karşı taraf da biraz paylaşsın, ona da imkân sağlayalım, ona da izin verelim.

Çevremizde bazen öyle insanlar var ki, biz nasıl anlatırsak anlatalım bizi dinlemeyeceğini, iletişime geçemeyeceğimizi de biliyoruz. Bu noktada karşımızdaki kişi bizi dinleyemiyorsa ne yapabiliriz?

Burada da iki tane çözüm yolu var; bir tanesi, “Hakikaten ben doğru anlatabildim mi, doğru ifade edebildim mi?” Her şey sözle ifade edilecek diye bir şey yok. İkincisi de bazen bazı şeyleri zamana bırakmak gerekebiliyor; çünkü fikirlerin de durumların da olayların da hâllerin de olgunlaşması gerekiyor. Kendinizden çok büyük bir insan, hayat tecrübesi olur diye bakıyorsunuz; ama onun için, mesela gelinle iletişimde hayat tecrübesi yoktur, ilk kez gelinle iletişim kuruyordur. Dolayısıyla ne kadar tecrübeli olursa olsun, o konuda tecrübesi olmadığı için hata yapabilir. Hoş görmek lazım. Biz de hata yaparız. Biz de gelin olarak, damat olarak, kayınvalidemizle, kayınpederimizle iletişimimizde, ilk kez kayınvalide, kayınpeder statüsünde insanlarla iletişim kurduğumuz için hata yapabiliriz. Hem kendimizi hem karşı tarafı da tolere edebilmemiz lazım.

Şöyle bir şey de var, insanların çokça yaptığı bir şey: Kendileri hata yaptıklarında ya da iletişim kusuru işlediklerinde kendilerini savunuyorlar ama karşı taraf hata yaptığında karşı tarafı asla savunmuyorlar. Kendilerine mazeret, bahane üretebiliyorlar, karşı tarafın da mazereti, bahanesi olabileceğini, karşı tarafın da bir sebebi olabileceğini asla düşünmüyorlar. Dolayısıyla bunu da bir düşünmek lazım. Yani karşı taraf bilmeyebilir, anlamayabilir, duymayabilir, dinlememiş olabilir, olgunlaşmamış olabilir. Bir sebebi vardır, o sebebi görebilmek lazım. O yüzden bazı şeyleri de sürece bırakmakta fayda var ama sürece bırakırken doğru olan şu iki tane noktanın üzerinde durmak lazım. Bir tanesi, iletişimi mümkün olduğu kadar kesmemeye çalışmak lazım, kapatmamak lazım; farklı farklı yollarla, farklı farklı sözlerle, farklı farklı kaynaklarla gitmek lazım. Yani birincisi, asla ümidi kesmeden devam edeceğiz. İkincisi de hemen olsun diye beklemememiz lazım, çünkü insan hakikaten sabır istiyor. Şair diyor ya, “Meyveler sabırla olgunlaşırmış” diye. Meyve bile, ot bile sabırla büyüyor, olgunlaşıyor. İnsan, meyveden, ottan çok daha karmaşık bir süreç işlettiği için, hepten sabırla, zamanla olgunlaşabiliyor, zamanla anlayabiliyor, fark edebiliyor. O yüzden insan doğru davranıştan kopmadan kendine yakışanı yaparak; ikincisi de iletişimi kesmeden farklı farklı iletişim yolları, dinleme teknikleri kullanarak sürece devam etmeli. Eninde sonunda faydasını görecektir.

Okullara asılmış çok güzel bir söz görmüştüm. Konu değerler eğitimi, değerler eğitiminde saygı konusu işleniyor. “Saygı görmek istiyorsan saygı göster.” diyor. Aynı bunun gibi, “Dinlenmek istiyorsan dinle” dememiz lazım. O yüzden bizim insanlardan, özellikle yakın ilişki içerisinde olduğumuz insanlardan ilk talebimiz bizim dinlenmemiz olmamalı, bizim dinlememiz olmalı. Ben dinleyeceğim; anlat. Anlatsın ki dinleyelim ki dinlenilmeyi hak edelim. Öbür türlü, “Her şey benim hakkım. İlla ben dinleneyim, beni dinlesinler” gibi bir kavgaya girersek olmaz.

Burada iki şey çok kaçırılıyor; birincisi, yakın çevremizle ilişkimizde karşı taraf gibi bakıyoruz, özellikle tartışmalarda. Ama Allah aşkına, bir insan eşiyle tartıştığında, hanımı, annesi, babası, çocuğu haksız çıksa mutlu olur mu? Normalde olmaması lazım. Eş karşı taraf değildir ki.

Dolayısıyla tartışmada, tartışmayı çok uzatmanın faydası yok. Baktık uzadı, bir noktaya gitmiyor, oturup “Anlat, dinliyorum. Ne diyorsun? Sakin sakin bir konuşalım” denilmeli.

Hakikaten bakıyorum çoğu insan şu noktada yanılıyor: “Çok mantıklıyım, çok haklıyım, çok doğru şeyler söyledim. Niye hâlâ anlamıyor?” diyor. Ama orada anlamayan akıl değil, anlamayan kalp. Kalbi ikna etmek gerekiyor. Kalbi ikna etmek için de karşı tarafın kalbinin değer gördüğünü, önemsendiğini bilmesi lazım. Değer görmenin, önemsenmenin de en büyük ölçüsü dinlenmek. Dinlenmek, bir insana verilebilecek en önemli değerdir, paradan her şeyden ziyade; dinlenmemek de bir insana verilebilecek en büyük cezadır. Dolayısıyla yakın ilişkilerimizde karşı tarafı dinlemediğimiz zaman bu aynı zamanda şu demek: “Sana değer vermiyorum, seni önemsemiyorum, seni sevmiyorum.” Bir sürü anlam çıkıyor. Bu mesajları verdiğimizde, karşı tarafla ilişkimiz bozulduğunda, sadece karşı tarafla ilişkimiz bozulmuyor, kendimizle ilişkimiz de bozuluyor; çünkü karşı taraf yok, ikimiz de aynı taraftayız.

Bu anlamda baktığımızda, benim çok danışanım müştekidir anne-babasından. Hatta hiç unutmam, demişti ki: “Babam öğretmen; ama ben, babamın oğlu değil de öğrencisi olmayı çok isterdim. Çünkü evimize öğrencileri geliyor; onlara dönüyor, onları dinliyor, kulak veriyor, dikkat veriyor. Onlar gittiğinde ben konuşmak istediğimde televizyonu açıyor, yüzü televizyona dönük, ‘Anlat, dinliyorum’ diyor bana.” Hakikaten acı bir şey. O yüzden dinlemek bize faydalı olacak bir şey. Dinledikten sonra yanlış olduğunu düşündüğümüz şeyler varsa güzel bir lisanla anlatmamız lazım.

Diğer mesele uzak çevremizle alâkalı. Tamam, yakın çevremizi dinleyelim, aynı taraftayız; ama sokakta karşılaştığımız adamı, tartıştığımız adamı, trafikte kavga ettiğimiz adamı da mı dinleyeceğiz? Evet onu da dinleyeceğiz.

Yakın çevremizdeki insanların mutluluğu ya da mutsuzluğu bizim mutluluğumuzu ya da mutsuzluğumuzu etkiler. Yani eşimiz, çocuğumuz, kardeşimiz, ağabeyimiz mutsuzsa biz de mutsuz oluruz, mutluysa biz de mutlu oluruz, doğru. Peki uzak çevremiz? O da etkiliyor. Yani günlük hayatta karşılaştığımız, sokakta gördüğümüz, markette karşılaştığımız, trafikte yanımızda park eden adam, her kimse, mutsuzsa bizi mutsuz edebiliyor, mutluysa bizi mutlu edebiliyor. Dolayısıyla mutsuz olmamak için, hatta üstüne üstlük mutlu olabilmek için yapmamız gereken önemli şeylerden bir tanesi, karşı tarafı mutlu etmek ya da mutsuz etmemek; yani zarar vermemek, incitmemek, kırmamak, dökmemek. Bunu yapabilmenin de en önemli aracı karşı tarafı dinlemek.

Yorum bırakın