Ana sayfa - Arşiv - Dinle Neyden Duy Neler Söyler Sana / Neyzen İsmail Hakkı Hafız

Dinle Neyden Duy Neler Söyler Sana / Neyzen İsmail Hakkı Hafız

49-neyÖncelikle, ney merakınız nasıl başladı?

Bir ağabeyim vardı. Bir akşam, “Gel, seni misafir olarak bir yere götüreyim.” dedi. Benim esasında enstrüman olarak ud merakım vardı. Daha sonra her ne olduysa bir akşamda değişen bir şey oldu. Fatih’te malum eski bir çınar ağacı vardır. Şu anda orası düzeltildi ama benim hikâyem, orada bir akşam sohbetten çıktıktan sonra, ağabeyimin ney hediye etmesiyle başlayan bir hikâye. Ondan sonra ney’e merakım git gide arttı. Ney’e başladıktan sonra da bir seneye yakın ders aldım. Bu hikâye başlayalı yaklaşık 17 sene oldu.

Meslek olarak nasıl karar verdiniz neyzen olmaya?

Türk Müziği Bölümünü okuduktan sonra ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi Konservatuar Bölümüne başladım. Okulumu bitirir bitirmez, o dönemin yurtdışından gelen ses mühendisliği konusunda öncü olan bir ağabeyim, “Ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi. “Müzisyenim. Daha ne yapayım? Ney üflüyorum.” dedim. “Güzel de üflüyorsun. Bu bir yere kadar gidecek, bir yerden sonra malum, seküler bir dünyada yaşıyoruz. Yine döneceksin başa.” dedi. “Ne yapalım?” dedim. “Ses mühendisliği oku” dedi. Yurtdışında “Sound engineering” dediğimiz sistemi okudum.

Yaklaşık 3,5 sene Londra’da eğitim aldım, daha sonra Türkiye’ye geldim. Şimdi bir üniversitede akademik olarak çalışmaktayım. Onun haricinde, yurtdışı ve yurtiçi olmak üzere bazı araştırmalar yapıyoruz. Tabi ki neyden ayrılmış değiliz, ney üflemeye devam ediyoruz. Zaman zaman konserlere, birkaç tane de üniversitede yine ney derslerine devam ederek, arkadaşlarla da bu işi paylaşıyoruz.

Akustik enstrümanlar, hele de dünyadaki folklor enstrümanları dediğimiz enstrümanlar ses mühendisliğinde çok önemli. Mesela ney’in, yurtdışındaki çoğu üniversitelerde akademik bölümleri bulunuyor. Türkiye’deki üniversitelerde Türk müziği bölümlerinin altında ney bölümü bulunmazken, sadece branş olarak bulunurken, yurtdışında bölüm olarak bulunuyor. Türk musikîsi altında ney bölümü olarak bulunuyor ya da Türk musikîsi üflemeli sanatlar bölümü olarak bulunuyor. Orada ufkumuz genişledi. Müziği nasıl ve niçin yapmamız gerektiğiyle alâkalı gerekli olan sebebiyetin ve niteliğin çok gerekli olduğunu orada daha neticeleriyle görmeye başladık. Daha sonra Türkiye’ye geldim. Şu an kendime ait bir stüdyom var; orada bazı film müzikleri, tiyatro müzikleri yapıyoruz. Hem üniversitede ney olarak hem de ses mühendisliği olarak…

Hangi üniversitelerde çalışmalarda bulundunuz?

3 yıldır Bilgi Üniversitesinde öğretim görevlisiyim. Onun haricinde, Çapa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Kültür İşleri, İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi… İki tane tıp fakültesinde hemen hemen 11 senedir ney ders veriyorum, Öğrenci Kültür Merkezinde de 5 senedir ders veriyorum.

Derslere talep ne ölçüde?

Talep çok önemli değil. Talep dediğimiz şey bir rüzgârdır. Bizim için önemli olan, o rüzgârdan kalan sağlam dallarla, ağaçlarla devam etmek.

Ney’le sadece iki tane ses çıkarmak, iki tane ilâhî yüklemek, bir saz eseri yüklemek ya da bir tane Mevlevî ayin çalışmak taraftarı değilim. Bence enstrümanla aranızda ünsiyet oluşması lazım. Yani enstrümanın gerekli olan özellikleri, o icra eden kişinin de bir taraftan kendi davranışı ve kendi düşüncesi olması gerektiği taraftarıyım. Sonuç itibariyle “ney” kendi kültürümüzün bir enstrümanı ve içerisinde koca bir kültürü barındırıyor. Ney’in arkasında yüzyılların getirdiği bir kültür var.

Türk müziği enstrümanları şu anda dünyada aynı Batı müziği enstrümanları gibi. Mesela piyanonun teknik olarak araştırma kitaplarına baktığınızda 8-9 cilttir; Bach, Mozart gibi, teknik olarak çalınma gibi. Şimdi yavaş yavaş dünyada müzikoloji bölümündeki bazı arkadaşlar bizim kendi enstrümanlarımızla ilgili de çalışmaya başladılar. Mesela bunlardan birisi bağlama. Yunan Atina Üniversitesi Konservatuarında olsun, İtalya Roma Konservatuarında olsun bunun teknik olarak hem ses mühendisliği hem de fiziksel olarak nasıl çalınması gerektiğiyle ilgili bazı yazılar yazılıyor. Bu konuda onlara gerekli olan desteği vermeliyiz ve bu çalışmaların bizimle birlikte devam etmesi çok önemli. Çünkü yarın öbür gün -maazallah, zaman zaman da karşılaştığımız bi durum- biz onlardan öğrenecek duruma gelirsek o zaman yazık olur. Yani ben kendi evimdeki yemeği başkasının evinde yemeye başlarsam çok yazık olur.

Anadolu’ya gittiğimizde, bununla ilgili çok büyük örnekler var. Mesela, annenin kızını büyütürken hangi müzikleri, hangi türküleri, ağıtları, yakarışları yaptığını teker teker görüyoruz. Maalesef, metropol olan şehirlerde medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar yozlaştığını ve insanlarımızın birbirinden daha uzak kaldığını görüyoruz.

Her zaman parayla gelen zenginlik olmaz, parayla gelen yoksunluk da olur. Çünkü parayı tek başına kazandığınız zaman bir şey ifade etmiyor, para bir araçtır. Kültür, sanat, ve edebiyatın içinde ahlak olmalıdır. Bu değerlerden uzak bir zenginleşme, fakirliğin ta kendisidir.

Bu bağlamda Anadolu kültürünü inceleme fırsatı bulabildiniz mi?

Kars yöresinden yeni geldim; Ağrı, Iğdır tarafındaydım. Tabi ki lisan olarak Türkçe ya da Kürtçe olabilir. Sonuç itibariyle, sınırların içerisinde konuşulan lisana değil, kültüre devam etmek, bakmak lazım. Çünkü medeniyeti yaşayan bir kültürdür. Hâlâ orada da devam ediyor bu. Mesela, Kars Kağızman yöresine baktığımız zaman, oradaki insanların ananeleri, düğünlerde bayanların yan yana geldiklerindeki konuşmaları, birbirlerine olan davranışları, birbirleriyle olan ilişkileri hâlâ devam ediyor. Bu önemli bir şey. Çünkü sonuç itibariyle evet, metropollerde bazı şeyler kaybedilmiş olabilir; ama bu kültürü kaybetmeye başladığınız zaman, esas problem orada başlıyor.

Metropollerde kültüre ulaşmak daha kolay değil mi?

Evet, kolay olabiliyor, ama “Zahmetsiz rahmet olmaz.” diye bir tabir var. Kolay elde edilen bir şey de bazen çabuk harcanabiliyor.

Bizim kültürümüzde, evet, büyükşehir belediyesi olması münasebetiyle bazı vakıflar, bazı dernekler çoğu yerlerde dersler açtılar, gerekli olan bazı yardımları yapmaya çalıştılar, ama şöyle bir gerçek var: Kendi kültürümüzün enstrümanlarından bahsettiğimizde, sonuç itibariyle sadece ney değil bu, bağlaması var bunun içinde, davulu var, zurnası var, daha birçok enstrüman var. Bunları sadece insanların merakından dolayı bir zaman dilimi olarak ders olarak gördüğünüzde, esas burada bir problem var. Neden? Çünkü sanat dediğiniz şey verilmez, alınır. Yani siz kalkıp ulu orta, “Şunu da şunu da şunu da veriyorum.” derseniz olmaz. Bu, dağıtılması mümkün olabilecek bir şey değil. Rahle-i tedrisat gibidir bu. Size birisi gelir, tâbi olur, yani gerekli olan yardımı alır, ondan sonra devam eder.

Size çok güzel bir örnek vereyim. Ben daha ufaktım, Eyüp’te yaşayan Mesut Paker vardı. Mesut Amca, rahmetli Neyzen Aka Gündüz Kutlay’ın hocasıdır ve çok nadir insanlardan birisidir. Aynı zamanda Neyzen Emin Dede’nin talebesidir. Ben, ona pek çok zaman diliminde gidip geldim, kapısını aşındırdım. Sonra, “Evet, gel, seninle azıcık sohbet edebiliriz.” dedi. Bu işler devamlılık arz eden şeyler. Siz kalkıp, bugün ses çıkartıp, yarın öğrendim deyip de öbür gün de konser verdim deyince, bu iş, “Ben yaptım, ben yedim, üstüne de afiyet olsun dedim.” muhabbetine gitmeye başlar. Onun için, bence bu işler çok alenen değil de daha gerekli olduğu şekilde dağıtılması gerekir ve alınması gereken insanları da seçmek lazım.

Bir de şöyle bir gerçek var: Herkes sanatçı olmak zorunda da değil. Herkes bakkal olmak mecburiyetinde değilse herkes sanatçı olmak mecburiyetinde de değil; ama sanatı bilmek mecburiyetinde. O ayrı bir mevzu. Neden? Sonuç itibariyle siz bir medeniyetin, bir kültürün, bir coğrafyanın içerisinde yaşayan insanlarsınız.

Şimdi her tarafta, Allah’a çok şükür ney dersleri var. Üflemeler, çalmalar… Kimse karşı değil, çok da güzel oluyor. Sonuçta iyi ve kötünün ayırt etme ortamı doğuyor. Yoksa, o da olmasa, bu sefer iyileri de bulamayacağız. Hiç olmazsa iyiler çıkıyor ortaya, bu çok güzel.

Bize hocalarımız şunu öğretti: Bir şey öğrenirken daha nitelikli, daha nicelikli ve daha net öğrenmek lazım. Bu dönemde arkadaşların maalesef hoca bulma problemleri var; yani yetkin olan, nitelikli olan insanlar öğretme taraftarı değil. Bunun da iyi tarafı, hoca olarak ya da ders veren insanların eksik olup olmadığı görülüyor. Evet, şu anda İstanbul’da, baktığımız zaman, 1000’e yakın ders verilen yer var. Ama şöyle bir gerçek var: O kadar yetiştiriyorlar da bu yetişen arkadaşlar nerede?

Ney üflemeyi öğrenen kişilere icazet verdiğiniz bir sistem yok mu?

Bizde maalesef yok. Bizde icazet sistemi daha ağızdan ağza geçen bir şey. Konservatuarların II. Abdülmecit’ten sonra kurulmasıyla, esas III. Selim’le başlıyor olay, ilk kayıt evrakı. 5 nota sisteminden sonra nota sistemine geçiyoruz. Abdülmecit’ten sonra zaten Batı müziğiyle birlikte konservatuarların kurulması, gerekli olan salonların yapılması Batı odaklı; yani opera, bale gibi mimarilerin yavaş yavaş kurulması. Zaten Anadolu’da bunlar hiçbir zaman işleme haline girmiyor. Anadolu’daki kültürün yürümesi daha farklı. Konservatuarlardan sonra, sizin sorduğunuz gibi, ağızdan kulağa icazet verme işi bitiyor. Artık ondan sonra hocanızdan alabildiğiniz eğitim kadar, konservatuarların vermiş olduğu diploma başlıyor 6 sene zaman diliminde. Ama şöyle bir gerçek var: Bizim hocamızla, konservatuar dilimiyle başlayıp konservatuar dilimiyle biten bir hayatımız yok. Evet, birlikte başlayan bir hayatımız var, ama hayatımızın bitmesi bizde musalla taşında. Çünkü böyle bir ilişkimiz var. Bizim hocamız bize sadece ney öğretmiyor; gerekli olan davranış şekillerini, yapmamız gerekenleri de öğretiyor.

Kültürel boyutu, ahlaki boyutu, davranış biçimi… Yani ney aynı zamanda bir hayat tarzı ve kültür taşıyıcısı…

Tabi, bu bir rahle-i tedrisat. Ben hocama hâlâ gidip geliyorum, çayını taşıyorum, sohbet ediyoruz, hâlâ görüşüyoruz. Sadece iki tane konsere çıkmakla, bir tane neyle, bir tane notaya basmakla, bir tane eseri öğrenmekle biten bir münasebet yok burada. Ama bu dönemde bu iş, bakkala gidip ekmek alıp gelmeye dönmüş.

Bizim kültürümüzde esas olan, hiçbir ustanın hiçbir çırağıyla olan münasebetinin hayatı sonlanana kadar bitmemesidir, her zaman devam eder; çünkü ondan bir el almıştır. Anadolu’nun devam eden bir kültürüdür bu.

Şöyle bir gerçek var: Şu anda, hemen hemen bizden 4 nesil öncekilerin kayıtları var. Artık eskisi gibi değil bunlar. Eskiden kayıtlar yoktu, ulaşılması zordu. “Bu hoca nasıldı, şu hoca nasıldı?” diye bir kıstas yapma problemimiz vardı. Şu anda artık o yok, elimizde bütün kaynaklar var; yazılı olarak var, görsel olarak var, işitsel olarak var. Ondan dolayı çok iyi ney üfleyen arkadaşlar var bu dönemde, yok diyemeyiz.

Esas önemli olan ağzımızla enstrüman icrası, sanatçılık konusunda kuş tutmak değil; önemli olan hal ve hareketlerimiz. Yoksa sanat dediğimiz şey sadece bizde değil. Yarın öbür gün bunu Yunanlar alırsa bizden daha da ileri götürebilir. Teknik açıdan baktığımız zaman, bu işi yapamayan insan yok. Şu anda Washington Üniversitesinde var, Kaliforniya Üniversitesinde de var.

Bir ülkenin nüfus cüzdanını alırken, sadece adınızı, soyadınızı, ırkını, milletini almıyorsunuz; onun sınırları içerisinde olan dünyayı alıyorsunuz. Kültür de aynı böyledir. Yani kalkıp da “Sadece ben ney üflerim, sadece notayı bilirim.” derseniz bu şuna benzer: “Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur.” Bir insana yararlı olmak istiyorsanız ister istemez başka şeyleri de öğrenmeli, öğretmelisiniz. Yani insanoğlunun hayatı sadece iki tane nota, beş tane eser, beş tane enstrümandan ibaret değil ki. Gittiği yerlerde, “Ben şurada burada konser verdim…” demek… Ver cancağızım, verme diyen yok. Ama yarın öbür gün “Evet, bu adam buralara, buralara çıkmış ama hak etmiş.” desinler; sadece “Bu adamın kolundan tutup şu sandalyeye oturttuk.” demesinler.

Ney dersi veren hocalar, ney’in kültürel boyutuyla beraber incelikleri de öğretebilmeli…

Evet, ney dersi veren insanlarda bu özelliklerin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sonuçta biz bir koltuğa oturuyoruz. Yarın o koltuğu başkasına devredeceğiz. Bize de birileri o koltuğu devretti. Birileri o koltuğu bize devrederken şunu demedi: “Boşta kaldın; otur.” demediler, “Canın sıkılıyor; otur.” demediler. “Sen bunu, bunu, bunu yapmaya başladın. Artık zaman yavaş yavaş yaklaşmaya başladı.”

Necdet Yaşar vardır; Türkiye’nin en büyük tamburisidir kendisi. Türk müziği analiz dersimize girdiğinde, sınıftaki bütün öğrencilere taksim yaptırdı hoca. Bizim için çok önemli, dünyanın hemen hemen en büyük tamburilerindendir kendisi. Biz merak ederdik. Niye bize taksim yaptırtıyor, niye kendisi yapmıyor, biz kayıt yapıp da çalışmıyoruz? Hocaya sorduğumuzda şöyle derdi her zaman: “Ben zaten yapıyorum. Mesele bende değil. Siz ne yapıyorsunuz? Herhangi bir anayoldan giderken yanlış istikamete sapmanızı kurtarabilmek için…” diyordu. Hani bir tabir var “Boynuzun kulağı geçmesi lazım. Geçmedikten sonra, o boynuz ne işe yarar.” derler.

Ney’in Türkiye’deki ve dünyadaki durumundan bahsettik. Biraz da hayallerinizden bahsedelim. Ney’in nerede olmasını istersiniz?

Türkiye’de, dünyanın her tarafından insanın gelebileceği çok ciddi bir müzesinin olmasını isterim, bir tane kütüphanesinin olmasını isterim. Çünkü yurtdışındaki arkadaşlarla irtibat kurduğumuzda, “Müzemiz ve kütüphanemiz yok.” dediğimiz zaman, bizim boynumuz bükük kalıyor. O kütüphanenin içerisini dolduran ciddi bir arşivin olmasını isterim; hem görsel hem sesli hem yazılı hem de enstrüman olarak.

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Kültürümüze ve sanatçıya verdiğiniz önemden dolayı ayrıca teşekkür ederim. Gönül dergisi, kültürümüze emek harcamış güzel bir dergi gerçekten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.