Ana sayfa - Arşiv - Derin Acıyı Dillendirmek… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Derin Acıyı Dillendirmek… / Dr. Alper Yücel Zorlu

63-derin-aciGünümüzde insana dair özlü bir söz arasaydık, insanın halini herhalde bundan daha güzel anlatmazdı. Yaralı ruhlardan bahseder Meltem İdiğ Çamuroğlu “Yaralı Ruhlar Yaralı Bedenler” kitabında. Kendine zarar verme eğilimlerinin altındaki psikolojiyi anlatır, farklı görüntülerini dillendirir. Toplumdaki problemler için “afet masası” deyimi ise Prof.Dr. Kemal Sayar’a aittir.

Günümüzde çocuk eğitimine verilen değer, onun günün şartlarına göre yetiştirilmesi ve kültürel mirasın aktarılması çocuğun kişisel gelişiminin; aile, devlet, millet hayatının olmazsa olmazı olarak kabul edilmiştir. Nitekim aile, çocukta benlik oluşumunun ilk ve en önemli unsurudur. Ne var ki günümüzde hızlı sosyal değişim, aile içi dinamikleri de beraberinde sürüklemektedir.

Yetişkin insanın kişilik özelliklerinin temellerinin bilinçaltı yaş dönemi diye ifade edilen erken dönemlerde atıldığı iyi bilinir. Özellikle, çocukta “özerklik” konusunda çocukluk döneminin ilk 5 yılındaki anne-baba tutum ve davranışlarının büyüyen çocukta yetişkin hayatını çok derinden etkilediği de peşinen kabul edilmektedir. Özetlemek gerekirse bu konuda Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı şöyle diyor:

“1,5-3 yaş arası dönem, çocuğun çevreyi tanıma ve başkalarını fark etme dönemidir. 2 yaş çocuğunda aile dışındaki bireylerle ilişki kurmak, yaşıtlarıyla bir arada olmak dikkati çekerken, bu dönemde güçlü olma ve bağımsızlık duygusu, çocuğun beceri ve eğilimlerini de etkiler. Bu dönem aynı zamanda çocuğun ilk sosyalleşme çabalarıdır. 2-6 yaş arasında ise çocuklarda sosyal davranışlar benzer özellikler gösterir. Yaşıtlarına nasıl davrandığı, anne-baba dışındaki sosyal çevreyle uyumu, kendine güven, girişken ve özerk bir yapı geliştirme bu dönemin deneyimleriyle gerçekleşmektedir. Özellikle 2-3 yaş arasında ilgi çekmek, onay almak ve bağımsız davranma ihtiyacı, otoriteye karşı çıkma istekleri belirgindir. Bu dönemdeki anne-baba tutumları ise cezalandırma/aşırı koruyucu tutumlar ya da anneye bağımlılık şeklindedir. Bu dönemdeki ebeveynle ilişkiler sonucunda çocukta çekingenlik ve bağımlılık oluşabilir. Anne-babanın yanlış tutumlarını düzeltmesi çocuk için bir şans olabilir.

Bu dönemde çocukların davranış özerkliğini kazanması için zorluklarla yüzleşmesi önerilir. Özellikle yürümeye başlama, kendi kendine yemek yeme ve tuvaletini söyleme gibi öz bakım becerilerini kazanması esnasında çocuğa fırsat tanınması önemlidir.

Duygusal özerklik açısından başedebileceği sıkıntılarla yüzleşmesi ve başarması, çaba göstermesi, vazgeçmemesi ve dayanıklı olması önemsenmeli; yürürken düşünce ayağa kalkması, bir yeri acıdığında acılara dayanması, sıkıntılarla baş etme denemeleri için fırsat tanınmalıdır. Aksi halde karşılaştığı her sıkıntıda anne-babaya koşması ya da acil müdahaleler, çocuğun duygusal gelişimini olumsuz etkileyebilir.

Değer ve karar verme özerkliği ise kendi doğru ve yanlışlarını oluşturabilme, davranışlarının sonuçlarını yaşayabilme ile şekillenir ve çocuk, sabır gösterebilme, isteklerini erteleme, beklemenin, kendini kontrol etme gibi olumlu davranışların ilk adımlarını bu dönemde atar. Aksi takdirde her isteğinin yerine getirilmesini isteyen, öfke nöbetleri yaşayan, dürtüsel ve kontrolsüz davranışların öğrenilmesine zemin yaratılmış olur. Çocukta özerkleşme sağlanırsa normal çocuk profili ortaya çıkar.”

Günümüzde yetişen insan profili de yukarıda anlatılanlardan bağımsız olması mümkün olmayan izler taşır. Aynı zamanda yaşanılan her şeyin bu süreçler tarafından beslendiği bir gelişim çizgisi vardır. Yaklaşık otuz-kırk yıl önce insanlar sevgisiz büyütülmekten şikâyetçi idiler ve bunun hayata yansıması zilletli, çekingen, asosyal ve kendi değerlerinin farkında olmayan insan tipini üretmişti. Ne yazık ki durum böyleydi. Aradan geçen zaman içinde kompleksli insan tipinin yerini erkeklerde ağırlıklı olarak narsizmin, bayanlarda ise borderline çizgideki hastalıkların yer almaya başlandığı gözlendi. Gebze Psikiyatri Enstitüsünden Psikiyatrist Dr. Tahir Özakkaş’ın, yukarıda bahsettiğimiz özerklik süreçlerinde oluşan patolojilerin temeline ilişkin çözümlemeleri, üzerinde fazlasıyla konuşulmaya değer…

Değersizlik Çekirdeği ve Narsizm

“Gelişim evrelerinden yola çıkarak narsisizmi biraz daha farklı yorumlayanların başında narsisizm üzerine çok yoğun çalışan Kohut geliyor. Kendilik psikolojisinin kurucusu Kernberg ve Masterson geliyor. Bunların detayına girmeyeceğim ama bunlar şöyle bir iddiada bulunuyorlar. Diyorlar ki: İnsan iki türlü bir yol izler. 1- Normal gelişim seyri, normal kendini seven insan olması gereken narsistik yapı, narsistik çekirdek. Bu, insanın kendini beğenmesi ve sevmesi. 2- Anormal, anormalin birçok görünümleri var. Burada hikâye nedir? Bir annenin çocuğunu yetiştirirken bebeklik döneminde gerçekten var olduğu sevgisini çocuğuna işleyebilme kapasitesidir. Evladım, canım, sen iyi ki varsın diye sadece onun varlığından dolayı sevdiği istek ve arzuyla çocuğuna sahiplenme duygusudur. Çocuk burada ne yapıyor? Primer narsisizm. Daha sonra seyreden dönemde kendisinin gerçekten sevildiğine ve önemli bir varlık olduğuna, annenin gözündeki ışıltıdan yola çıkarak inanıyor ve bunu içselleştiriyor. O gerçekten sevilen bir şeydir. Bu, 0-5 yaş arasında, 0-6 yaş arasında çocuğun içine işlediği zaman çocuğu bu dünyada kimse tutamaz. Üzülür, kırılır, incinir ama kendi sağlam eksenini, sağlam mendireğini dikmiştir. Kendisi sevilen bir şeydir. Başarabilir, başaramayabilir. Hayatta çeşitli işler ile ilgili üzüntüleri, kaygıları, kayıpları olabilir ama en derinde o sevilen bir şeydir, o önemli bir şeydir, o değerli bir şeydir. Şimdi bu duyguyu anneler veriyor mu, vermiyor mu ona bakalım. Tüm annelerin iddiaları biz çocuğumuzu bu şekilde seviyoruz.

Bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım. Anne diyor ki: Ben çocuğumu mükemmel yapacağım, tüm hayatımı hasrettim ve o yolda yürüyorum. Ne demek istiyor bu anne? Ben kendi işimi gücümü bıraktım, çocuğumun en güzel bir çocuk olması için, en mutlu bir çocuk olması için onu en güzel şekilde büyüteceğim ve yetiştireceğim. Bu ne demek? Bu şu demek: En güzel çocuk şu kadar saat uyuyan, şu dakika uyanan, şu saatte uyanan, filan gıdaları şu oranda alan, filan yatakta yatırılan, falan müzik dinletilen… Burada ne oluyor biliyor musunuz? Çocuğun, bebeğin içsel gelişim potansiyellerinde birey ve özerk olma ve hayatı keşfetmeye yönelik içsel, bireysel ihtiyaçları vardır. Çocuk içinde coşkuyu hisseder, gülmek hisseder, ağlamak hisseder. İşte çocuğun beklediği şey annenin buna eşlik etmesi, yerinde ve zamanında çocuğunu aynalamasıdır. Ama anne o dertte değil, anne çocuğunu mükemmel yetiştirme derdindedir. Dolayısıyla çocuğuyla senkronize olmadığı için çocuğu kendi bireysel kimliğinin özerkliğini yaşayamaz. Böyle bir yapıda anne çocuğunu tepeden tırnağa işgal etmiştir, çocuğun bireysel kimliğini yok etmiştir. Kafasında hayal ettiği bir bebek tasarımını ve çocuk tasarımını çocuğa yüklemeye çalışmaktadır. Çocuğun içindeki bireysel varoluşun o kendi parmak izi gibi kendi kimliğini ortaya çıkarmayla ilgili tüm alanı istila ederek, benim istediğim formda bir çocuk olacaksın demektedir. Bu anneler ne yapıyor biliyor musunuz? Çocuklarını biblo gibi görürler. Terapiye başlamadan aile resimlerinizi getirin, derim. Başka hiçbir şeye bakmaya gerek yok, çocuğa özel resim çektirmişler, hepimiz çektirmişizdir. Çocuk böyle has… Delikanlı… Takım elbiseli papyonlu, arkada bir fon, kızımıza böyle etek giydirmişler, saçları yapılmış… Aman öyle dur, aman böyle dur… Hanım efendi ol, o resim yıllarca gösterilecek… O sırada çocuk dışarıda oyun oynamak istiyor, “başlarım senin resmine, resmin bir anlamı yok” tepkisinde… Onun, sadece anne için anlamı var. Anne kendi varlığını çocuk üzerinden var etmeye çalışıyor, biblo gibi bir çocuk başkalarına göstermeye çalışıyor. Ama çocuğun coşkusunun, ruhunun yıkıldığının farkında değil, çocuğun derdini anlamayla hiç ilgilenmiyor. Aman kızım, aman oğlum, misafirler gelecek efendi ol, şu şekilde kıyafet giy, aman yaramazlık etme falan filan. Bunların hepsi bir bir çocuğu işgal etme anlamına geliyor. Şimdi böyle bir yapıyla yetişmiş olan kişiler kendi kendine yok olur. Bu kişide sınırlanmış narsistik kişilik örgütlenmesi ortaya çıkar. Nereye giderse kendisine şekil vermeye çalışan her şeye isyan eder. Bir arkadaşımız var terapiye geliyor. Allah aşkına bir gün benim oturduğum şu seans odasını değiştirme… Koltuğu on santim ileri alıyor, on santim sehpayı çeker. Ne yapabilirse. Mutlaka kendi şeklini vermek durumundadır. Çünkü benim koyduğum şekle girerse kendini yok edilmiş ve işgal edilmiş hisseder. Koltuğu biraz çekiyor? Ne oldu diyorum; ya bu koltuk burada dar oldu diyor. Aklileştiriyor aslında, ben biliyorum niye yapıyor. O benim koyduğum formu bir şekilde delecek. Annesinin yaptığına isyan edecek… Öfkesini benden alıyor. O hafifçe kendi şeklini verdikten sonra süreç devam ediyor. Lokantaya giderler bazen sıra sıra masalar vardır. Oturursunuz, biri kalkar, “Şu masayı biraz şu tarafa doğru çekelim, şu sandalyeyi böyle alalım, tabakları böyle koyalım…” Orada kendine önerilmiş olan sistem onun yokluğuyla eş değerdir. Annesi onu yine biblo gibi giydirmeye çalışıyor. İsyancı bir yapı çekirdeği.

Birinci yapıda demek ki biblo gibi yetiştirilmeye çalışılan çocukların bir grubunda tepkisel bir narsistik yapı çıkar. Her türlü kurala isyan, kendi kuralını mevcut hale egemen kılmaya çalışır. Yani anneyle kavgada çocuk artık anneye isyan edebilecek: “Yeter anne, sen bana şekil veremezsin. Bundan sonra ben şekli kendim koyacağım.” Ama bu rasyonel bir tepki değil, başkasının dediği her türlü kurala isyan eden ve onun dediğinin tersini yapan ters bir kimlik getiriyor.

Birinci grup anne ne yapıyor? Mükemmel çocuk yetiştirme niyetiyle yola çıkmıştı ama nankör bir evlat çıkıyor, annesinin sözünü dinlemeyen… Oysa annesi saçını süpürge yapmıştı. Ama karşılığı, bedeli anneyle hep kavgalı, otoriteyle hep kavgalı bir evlat.

İkinci tip yapı narsistik çekirdeğinde, o çocuğun coşkusu, heyecanı, ihtiyacı olduğunda annenin ona senkronize olması dedik. Ya annenin derdi o değil, anne kendine bir oyuncak bulmuş, kendi ihtiyacını kendi üzerinden gidermek istiyor. Bir evlat bulmuş, mutluluk duyduğunda diyelim ki başarı elde ettiğinde, içinden bir coşku hissettiğinde, eşi tarafından onurlandırıldığında gelip çocuğa seni çok seviyorum diyor. Çocuk o esnada mesela makara sarıyor, bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü diye düşünüyor. Çocuğun o taraklarda o dakika bezi yok, o oyunuyla meşgul. Anne ne yapıyor, coşkusunu paylaşacak bir nesne aradı, bir biblo gibi duran çocuğa bunu yaptı. Çocuğun orada ne hissedip ne hissetmediğini de bilmiyor. Çocuk orada adeta bir çanta anne için… Daha sonra kocası daralttı onu, kızdı, öfkelendi, işyerinde problem oldu, içi öfke dolu. Ne yapacak? Orada bir çanta var ya… “Allah’ın belası pislik, daha oyuncaklarını toplamamışsın, ne yapıyorsun?” diye kızıyor bu defa… Çocuk ise “Daha dün oyuncaklarım için sevmiştin beni, dün ne oldu bugün ne oldu.” şaşkınlığı içinde. Ne oldu? Annenin bir dünyası var ve o dünyada iyi ve kötü olduğu zaman dilimleri var. İyi zaman dilimlerinde tutuyor oradaki çantayı öpüyor öpüyor, koyuyor. Kötü zaman dilimlerinde bu öfkeyi boşaltacak kaynak ararken “ha buldu suçluyu” tepkisini ortaya koyuyor. Daha sonra çocuk bakıyor ki makaraya, oyuncağa… Kafasını kaldırdığı zaman anneden kopuyor. O zaman anneden kopup gelen duyumlar olduğunda, annesinin kendisini sevmediği şeklinde bir duygu hissediyor. İşte bu çocuk o zaman anneyi takip ediyor, anneyi bekliyor. Çocuk anneyi beklerken beklemesi gerekirken, çocuğun gözündeki ışıltılardan anne “çocuğun şu anda her türlü ihtiyacı karşılanmış” ve var diye tam tersi ilgisiz kalıyor. Çocuk varlığını ayakta tutabilmek için, sevildiğinden, önemli ve değerli olduğundan emin olabilmek için annenin gözüne bakıyor. Anne mutlu ise hemen mutluluk tabloları çiziyor. Anne üzgün ise o da üzgün ve kırgın… Ne yaptık; kendi hayatımızdan vazgeçtik annenin hayatına adapte olduk… Bedeli ne bunun? Annenin sevgisinin kesilmemesi. Anneye böyle bir senkronizasyon yaptığımızda anne ötekini temsil ediyor. Ötekidir. O zaman biz sevilen bir insan oluyoruz. Aradaki farkı anlayabiliyor muyuz? Ne yaptık birinci anne normal olan tipte; gerçekten bizi seviyor bizi var olduğumuz için seviyor. Şimdi ikinci tipte ne oldu? Annenin isteklerini kabul eden ve onunla eş duyum göstermeyen onun ihtiyaçlarını karşılamayan bir bebeğe karşı da anne küsüyor. Çocuk için en büyük ceza çocuğu yok saymak ve sevgimizi esirgemektir. Yaşlı insanlar için de bizler için de aynı şekilde grup içinde verilebilecek en büyük ceza bir insana, o insanı yok saymaktır. Kavga küfür bağırma değil, yok saymaktır. Bir deneyin; arkadaşınıza bir şaka yapın, birkaç gün bir gün birkaç saat onu yok sayın, karşınızdaki insan, bu hisler karşısında çılgına dönüyor, inanılmaz kötü bir durum. Tartışmak öbürünü var etmek, kavga etmek öbürünü var etmek, yumruklaşmak öbürünü var etmek… Ama yok saymak hiçliktir, yokluktur, cehennem gibi bir şeydir. Bir borderline hastama sordum nasıl bir duygu diye? “Sevgilin seni terk ettiğinde… Hiçlik ve yokluk duygusudur. Her şeyin buz gibi, yoksun, ben bunu nasıl size anlatayım. Bir saniye dayanamazsınız, tek istediğiniz şey bunun bitmesi ve ölmeniz. İntihar inanılmaz güzel bir şey bu yokluğun ve hiçliğin karşısında.” diye cevap verdi. Allah hiç hissettirmesin dedi, dayanılacak gibi bir şey değil. Çocuğun, annesinin sevgisinin olmadığı bir ortamda hissettiği duyguyu anlatmak için bu cümleleri sarf ettim. İşte bu hiçliğe dayanamayan çocuk hep anneyi takip etmek durumundadır. Onun gözüne girmek, onun hayranlığını yakalamak, onu mutlu etmek peşindedir. Bu durum, çocuğun içinde değersizlik çekirdeğini koymuştur… Sahte bir kendilik dediğimiz balonla, ötekini memnun etmek üzere kurulan bir hayatın ilk temel taşını koymuştur. Bu çocuk daha sonra ne olacak biliyor musunuz? Şu anda toplumun büyük bir kısmını oluşturan narsistik bir yapı oluşturacaktır. Yaptığı her eylemde yaptığı her girişimde her başarı ve tercihte şöyle düşünecek: Başkaları nasıl görür, öteki nasıl görür acaba? Ben içerden nasıl görüyorum diye düşünemez narsistik sistem. Bir toplantıya gidilecek, başkaları bana nasıl bakar… Bir aşk ilişkisine çıkacak, öbürü beni beğenir mi acaba… Bir proje yapacak, sonuçta başarılı olurum da alkışlanır mıyım, şeklinde düşünecektir. Zengin olacak, herkes bana hayran kalacak, sporcu olacak başaracağım göreceksiniz hepiniz beni alkışlayacaksınız… Eğer bir olayın içinde her etapta yaptığınız bir eylemin karşılığında üçüncü bir kişinin gözü varsa bu annenizin gözü ve onu memnun etmekle mecbur olduğunuz bir hayat var ve siz hiç yoksunuz. Hiç yaşamadınız. Başkalarının hayranlığına muhtaç zavallı bir yapı. Kendi özünüze yabancılaşmışsınız. Ne oldu o zaman burada? Başkalarının hayranlığını toplamaya mahkûm edilmiş bir kürek mahkûmuyla karşı karşıyayız.”

Çocuk yetiştirmenin, çocuğa büyürken doğru eşlik etmenin ne denli incelikler taşıdığına dair çok anlamlı düşünceleri aktarmaya çalıştım. Tahir Bey’in eline, yüreğine sağlık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.