Ana sayfa - Manşet - Denizlerin Kahraman Reisi: Barbaros Hayreddin Paşa / Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Denizlerin Kahraman Reisi: Barbaros Hayreddin Paşa / Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Kanuni Sultan Süleyman, bir gün devlet adamlarını toplamış, demiş ki: “Karada karşımıza çıkacak güç kalmadı; fakat denizde Andrea Doria’nın karşısına kimi çıkartacağız?” Osmanlı Devleti artık dünyanın bir numarası haline gelmişti. Mohaç Savaşında bir cihan gücünü 2 saat içinde yok etmiş, artık dünyada karşısına çıkabilecek bir ordu kalmamıştı. Ama henüz denizde bu noktaya gelememişti. Kanuni’yi bu durum düşündürüyordu. Ve o zaman İspanyolların meşhur amirali Andrea Doria da her yerde Osmanlı donanmasının karşısına çıkıyor. II. Beyazıt döneminde Osmanlılar her ne kadar Venedik gücünü kırdılarsa da bir numara hâline gelememişlerdi. İşte bu sırada Kanuni’ye Barbaros’tan bahsettiler. Kanuni Sultan Süleyman, “O büyük bir gazidir, her vesileyle de bize muhabbetini, bizim yanımızda olduğunu, bize bağlılığını arz eder. O zaman, biz neden onu hizmetimize çağırmıyoruz.” dedi ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı hizmetine çağırdı.

Barbaros Hayrettin Paşa o sırada Cezayir’in sultanıydı. Cezayir’i kendi bileğinin gücüyle, kendi askeriyle, kendi levendiyle almış, sultanlığını ilan etmişti. Kanuni Sultan Süleyman’dan davet haberini aldığı zaman, en ileri gelen beylerini, leventlerini, âlimlerini camide topluyor ve onlara diyor ki, “Ben sizin beyinizim, sultanınızım ama benim de bir sultanım var ve ben o sultanımın bir kuluyum; o sultanımın benim gibi binlerce kulu var, onun binlerce kulundan bir tanesiyim. O şimdi beni huzuruna, hizmetine davet etmiş, gitmemek olmaz, ben ona hizmete gideceğim. Benimle beraber misiniz, bunu kabul ediyor musunuz?” Bütün leventler, “Baba Reis, sen neredeysen biz oradayız.” dediler. Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı’nın hizmetine, Kanuni’nin hizmetine girişinin başlangıcı böyle oldu.

Görülmemiş hediyeleri gemilere doldurdu. Gelirken, yolda birkaç Venedik gemisini de önüne kattı, onları da aldı ve görülmemiş bir ihtişamla İstanbul’a girdi. Yüzlerce köle başının üzerinde tepsiler içerisinde mücevherler getirdi, Kanuni’nin önüne koydu. Kanuni şaşkındı. Ve onca hediyenin üzerine de Cezayir’in tapusunu koydu ve şöyle söyledi: “Bir Hayrettin kulun geldi, sen ol şah-ı Süleyman’e; sana layık nemiz vardır, kabul eyle fakirane.” Senin gibi bir Sultan Süleyman’ın huzuruna bir Hayrettin kulun geldi ve naçizane bir hediye sunuyor, kabul eyle fakirane. Ne kadar tevazu ehli olduğunu o kadar hoş, güzel gösteriyor ki. Kanuni hayretler içerisinde kalıyor.

Türk tarihinde devletine isyan edenin onlarca misali vardır. Ama bir sultan olup da, o sultanlığın tapusunu başka bir sultanın önüne koyup, birlik ve beraberlik mesajı veren ikincisi yoktur. Barbaros, adı enstitülere, üniversitelere verilecek bir kişidir, ismi altın harflerle yazılacak bir kişidir. Liselerde özel ders olarak anlatılacak ve mutlaka birlik, beraberlik, tevazu yönü ortaya konulacak bir reistir, Baba Reis’tir o. Gerçekten çok farklı bir kişidir.

Kanuni durumdan müthiş memnun olur ve onu Cezayir’in beylerbeyi sıfatıyla Osmanlı donanmasının başına getirir. Hatta lâf arasında Andrea Doria’yı sorar. Sorduğunda, ki Barbarossa, yani Kızıl Sakallı demek, yüzü kırmızıya çalar, kıpkırmızı olur. Der ki, “Böyle bir melunun adı nasıl Padişahımın ağzına gelir. Onun adıyla ağzınızı nasıl kirletirsiniz?! O melunu 10 yıldır takip ediyorum Hünkârım, daha karşıma çıkamadı. Karşıma çıktığında bir böcek gibi ezeceğim.”

Bu birliğin neticesinde Barbaros Hayrettin Paşa dünyanın en büyük armadasının başına geçti. 1538’de, Haçlılar, 600 parçalık çıkarabilecekleri en büyük donanmayı çıkardılar. Osmanlı arazilerini, kıyılarını baştanbaşa çiğneyeceklerini umuyorlardı. Korkunç bir güç ve dünyanın en meşhur amirallerinden sayılan Andrea Doria da başında. Barbaros, Preveze’de bu donanmayı 2 saat içerisinde mahvetti, perişan etti ve arkalarına bile bakmadan kaçmak zorunda kaldılar. Andrea Doria, hayatının bozgununu yaşadı. Barbaros, Akdeniz’i Avrupalılar için tahta parçası bile yüzdüremeyecekleri hâle getirdi ve Akdeniz’de de Osmanlı gücünü hâkim kıldı.

Bunun tek bir nişanesi vardı; birlik ve beraberliktir. Kanuni’yle, Osmanlı’yla cihanın, Türk’ün en büyük kaptan-ı deryalarından Barbaros Hayrettin Paşa’nın bir araya gelmesi Osmanlı’ya böyle muazzam bir zaferi yaşattı.

Barbaros Hayrettin Paşa durmadı; 1546 yılına kadar, 12 sene, şan ve şerefle Osmanlı sancağını Akdeniz’de dalgalandırdı. Onlarca kaleyi aldı, Fransızlara yardıma gitti, Nice Kalesi’nde İspanyollara karşı Fransızlara yardım etti. Ki orada Kanuni’nin Barbaros Hayrettin Paşa’ya özel bir teşekkürü vardır, kale kapısında. Böylesine bir şahsiyet. 1546’da vefat ettiğinde tarihe not olarak düşüldü: “Mâte reisü’l bahr” (Denizin reisi öldü.)

O, zaferlerini padişahın duasına bağlardı ve şöyle ifade ederdi: “Dünyada iksir dedikleri şey, ölümsüzlük dedikleri şey padişah duasıdır. Biz Âl-i Osman’ın duasını aldık. Cenab-ı Hakk, kılıcımızı iki cihanda arş-ı ala’ya astı, aziz olduk. Osmanlı’ya her kim ki göz diker, yüreğinin üstüne tersten yumruk yer. Her kim ki Osmanlı’ya isyan ederse, karşı gelirse, iki cihanda zelil olur.”

Barbaros Hayrettin Paşa o duada görüyor bütün zaferlerini, o duaya mazhar olmak için uğraşıyor, çalışıyor. Düşman ne kadar çok olursa olsun, onun Rabb’ine güveni en yüksek noktadaydı. Hazreti Ömer Efendimiz’in “Düşmandan korkma, Allah’tan kork.” sözü Barbaros Hayrettin Paşa’nın en önemli düsturu idi.

20-25 gemilik donanmayla denizde giderken, Venedikliler 70 gemiyle öteden geliyorlar. Leventlerin gözleri korkuyor, acaba bir tarafa gidelim mi, ayrılalım mı, ne tarafa gidelim derken; Barbaros onlara diyor ki: “Evlatlarım; yüreğinizi, kalbinizi pek tutun, diri durun, sağlam olun. Ne kadar çok olsa da ördek ü kaz, yeter imiş ona bir şahin ü baz. Düşman, ördek ve kaz ne kadar çok olursa olsun, bir avcı kuşu hepsine yeter. Ne kadar çok olsa da koyunun sürüsü, yetermiş ona kasabın birisi. Koyunların çokluğu kasabı sadece memnun eder. Ona göre durun, ona göre bakın, ona göre kalbinizi pek tutun, sadece Allah’tan korkun.”

Barbaros Hayrettin Paşa türbesi 1940’lı yıllarda, maalesef çöplük hâlindeydi. Etrafındaki evler camı kırık türbenin içerisine çöplerini dökerlerdi. O yıllarda onun orada olduğundan haberimiz yoktu.

O yıllarda bir Fransız heyeti geliyor. Diyorlar ki, “Bizi amiralinize götürün.” “Hangi amirale götürelim?” “Sizin meşhur amiralinize.” “Efendim, ismi ne?” “Barbarossa.” Nereye götüreceklerini belki bilen de yok içlerinde, belki o heyeti karşılayanların içinde türbesini bilen de yok. Güçlükle ikna ediyorlar yarın götürelim diye. Onların Barbaros Hayrettin Paşa’ya özel bir muhabbetleri vardı; kendilerini İspanyollara karşı savunmuştu, kurtarmıştı. “Bizi ilk götüreceğiniz yer orası olsun.” dediler ama bizimkiler güçlükle ertesi güne ikna ettiler. O gece sabaha kadar türbesinde çalıştılar, çöplerini temizlediler, attılar, cam çerçeve taktılar ve sabah ilk işleri, onları, “Buyurun Barbaros’un türbesine, Amiral’in türbesine” deyip getirdiler. Ne kadar üzücü değil mi? Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesini dahi bu şekilde tanımak ve temizlemek?!

Beşiktaş’ta, o Deniz Müzesi’nin olduğu yerde, Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesi, yanında yapılmış bir heykelle beraber duruyor. Bizim Barbaros’tan sonra denizcilerimiz onu selamlamadan oradan gitmezlerdi, ona Fatihalar okumadan sefere çıkmazlardı. Biz de oradan geçerken, hiç olmazsa nereden geçtiğimizi bilelim, Barbaros Hayrettin Paşa’nın ruhuna üç İhlâs, bir Fatiha okumadan oradan ayrılmayalım. Böyle gazilerimizi, yiğitlerimizi, şehitlerimizi unutmayalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.