Ana sayfa - Arşiv - Denge / Ayşegül Hakverdi

Denge / Ayşegül Hakverdi

Hiç gömleğinizi sıyırır gibi göğüs kafesinizi iki elinizle yarıp bedeninizden çıkmak istediniz mi? Muhakkak yaşamışsınızdır. Hem beden hem dünya dar gelir insana, bitmeyecek gibi gelir malum sıkıntılar.

Güzel şeylerin sonu var da kötü şeylerin yok mu? Var elbet. Hepsi biter, hepsi geçer. En son ihtimal bir sela sesiyle biter. Biter bitmesine de peki biz nasıl dururuz finale kadar?

Yüreğimizi telaşlardan kurtaracak ne vardır? Tabii ki sevgi. Dağ gibi dediğimiz sorunların karşısında birkaç sevgi kırıntısı bile her şeyi hafifletmeye yetiyor. Asıl derdimiz derdimizin olması mı, sevgimizin olmaması mı? Sorun sevgisiz kalmamız. Sevgiden, sevdiğimden dertliyim diyenlerde vardır, ancak sevgisizlikten daha büyük bir dert olamaz. Ayrıca sevdiği için dertli olan da sevgisini yitirmekten korktuğu için dertlenir.

Hayat gailesiyle uğraşırken sevgi nasıl itici ve hafifletici güç oluyorsa akıl da yönetici vasfını üstleniyor. İkisinin dengede tutulduğu mücadele bizi istikamet üzere tutarken doğru bir tavır almamızı da sağlıyor.

Bizler kararlarımızda ya çok duygusal ya da çok akılcı olabiliyoruz. İkisinin de sonuçları ölçüsüzce ve bize zarar verebilecek nitelikte olabiliyor. Bunun dengesini çok iyi yapmak lazım. Çünkü bu öyle bir denge ki mesela aldığımız duygusal bir karar neticesinde ortaya çıkan sonuçtan pişmanlık duyabilir ve tamamen akılcı bir yaklaşım gösterebiliriz. Fakat ileride bunun da çok doğru olmadığını farkeder, ne yapacağımızı bilmez bir haldeyken en sonunda ikisinin ortasında daha makul kararlar vermenin doğru olduğunu anlarız. Sanırım buna da pişmek deniyor.

Duygu ve aklın aynı anda kullanılması mantık çerçevesini de oluşturacaktır. Mantığın anlamı: “doğru ve düzgün düşünme; düşünceleri ve onlar arasındaki ilişki ve nizamı belirleyip tespit eden yasa ve ilkeleri inceleyen bir disiplin; doğru akla uygun düşünme yetisi ve yolu; akıl yürütmede, düşüncede doğruluk, düzgünlük, tutarlılık.” Mantıklı yani doğru düşünmeye her konuda ihtiyacımız vardır. Her fizik kanununun kendine has bir çalışma prensibi vardır. Her olayın da kendi dili ve farklı yorumlama durumu vardır. Bu sebepledir ki doğru düşünme dediğimiz terazimizi doğru ölçüde tutmalıyız ki duruma göre doğru tespiti yapabilelim.

Bir olay üzerine bir sürü insan farklı yorum yapabilir. Bunlar doğru da gelebilir. Ancak elde ettiğimiz bilginin yanında yorum yapabilmek için hakikat ölçüsü gerekli.

Aristoteles de “ölçülülük” kavramında bundan bahsetmiştir: Duygularımızın akıl ile birleşme önerisi olup; tutkularımızın düşüncelerimizi, değerlerimizi, yaşam mücadelemizi yönlendirmekte olduğunu ve iyi kullanıldığında bir bilgelik içerdiğini, kötü kullanıldığında ise kişiyi kolayca yoldan çıkarabileceğini ifade etmektedir.

Duygu ve aklın devrede olması, ölçülü olup mantıklı davranmamıza, duruma özel tedavi uygulamamıza, daha vicdanı rahat bir hayat yaşamamıza vesile olacaktır.

Akla kendimizi çok teslim ettiğimizde bir şeylerin tatsız olduğunu hissederiz. Duyguya çok ağırlık verdiğimizde anlam bulayım derken anlamları yitirdiğimizi farkederiz. Duygu ve aklın terbiyesidir aslında aslolan. Nefsimiz iyi ve kötü tüm duygularımızı kontrol altına alabilir ve bizi sürekli yanlış yönlendirebilir. Aklı da gene nefsimiz ve şeytan ele alıp şeytani mantıkları mantıklıymış gibi sunabilir.

Bunun terbiyesi nasıl olacak peki? Bunun terbiyesi yaşayarak olacak ancak. Ama öyle boş boş değil, her yaşadığına tefekkür ederek. Doğruyu yanlışı ayırt etmeye çalışarak. Yüzeysel doğru ve yanlışlar değil, derindeki doğru ve yanlışı görmeye çalışarak.

Bunu da ancak zamanla öğreneceğiz. Zor ve zahmetli gelebilir, bildiğimizi okumak isteyebiliriz. Ancak insan istedi mi her şeyi öğrenir. 1920 yılında John Watson ve Rosalie Rayner tarafından yapılan “Küçük Albert” deneyi öğrenmeyle ilgili ilginç bir deneydir. Albert adında 11 aylık bir bebeğe zararsız bir laboratuvar faresinden korkması klasik koşullanma yöntemiyle öğretilmiş. Albert’e beyaz bir fare gösteriliyor. Çocuk önceleri korku belirtisi göstermiyor hatta fareye doğru emekleyip onunla oynamak istiyor. Çocuk fareye her yaklaştığında çok yüksek bir ses çıkarılıyor. Çocukların tamamının yüksek sesten korktukları gibi Albert’in sese karşı doğal tepkisi de korku oluyor. Aynı şartlarda yapılan birkaç tekrardan sonra Albert ne zaman fare görse ağlamaya ve korkuyla ondan uzaklaşmaya başlıyor. Başka bir zaman da fareden korkan 3 yaşındaki Peter adındaki bir çocuğa her gün şeker verilerek kafesteki fare yaklaştırılıyor ve sonunda çocuğun korkusu gidiyor. Hatta neşe ile tepki vermeyi öğreniyor.

Bizler ölçüsüzlüğümüzün altında yatan korkularımızı nasıl kazandığımızı ve nasıl kaybedeceğimizi öğrenebilirsek ölçüyü de bulacağız inşallah. İnsanın korku duygusu vardır, tehlikelere karşı ya da harekete geçmesi gereken mevzularda olması gereken bir duygudur. Ancak lüzumsuz konulara da istemeden sirayet eden bu duygu öğrenmemizi geciktirir ve engeller.

Bu hayat bize bazen sevdire sevdire bazen acıta acıta bir şekilde doğru düşünmeyi öğretecek.

Neden doğru düşünmek bu kadar önemli? İnsanları izleyin, tepkilerini izleyin, bazen herkes delirmiş gibi gelir. Bende mi bir tuhaflık var diye düşünmeye başlarsınız. Öyle saçma fikirleri öyle rahatça savunurlar ki ya da savunmaları gereken şeylerde öyle rahat davranırlar ki “Nasıl bir düşünce tarzınız var ki bu şekilde yaşayabiliyorsunuz?” diyor insan içten içe. Kendi kendimizi kandırmış, kendi yalanımıza inanır olmuşuz. Maalesef değişmeye de kapatmışız kendimizi.

DERİN DENGE

Kâinatta güzellikler ve kusurlar; ahlak ve ahlaksızlıklar vardır. Bu zıtlıkların sebebi güzel olanı daha net görebilmektir. Aydınlıkta olsa her yer, aydınlığın farkedilebilmesi için karanlığın olması gerekir. Zıtlığıyla yaratılan her şey beynimizin çalışma prensibi olan kıyas yöntemiyle hakikat neyse onu bulmamızı sağlar.

Kıyas yöntemiyle gene duygu ve akıl eşliği sağlanır. İkisini birbiriyle kıyas etmeden orta yolu bulamayız. Aklın çalışma koşullarından biridir kıyas. Nefret, sevgi, hırs, öfke, umut vs. bir sürü duygumuzun aşırılığını akıl kontrol ediyorsa, aklın hududunu da sıkılan ruhumuzu, körelebilecek duygularımızın verdiği soğuk hava belirliyor. Yani ferasetimiz, kalp gözümüz, basiretimiz, derin algılayışımız. Bu konuyla ilgili olarak Şenel İlhan’ın “Allah’ın Nuruyla Bakmak” isimli yazısındaki bir bölümü sizlerle paylaşmak isterim: “Bir meseleyi hakkıyla bilmek ve anlamak, ya da bilinenin bilinmesinden asıl maksat ne ise onu ruhta ve tüm hislerle algılamak; yalnız bilmeyle ve kuru akılla değil, ruhun veya kalbi cihazların da katılımıyla mümkün olacaktır.”

Bizler duygularımızı akılla dengelemeye çalışırken amacımız, duygularımızı nefsimizin kullanmasını engellemek olacaktır. Böylece kararlarımızda daha net olabileceğiz. Ancak en doğru ve daha net kararlar ve hayata bakış, ahlakımıza verdiğimiz değerle oluşan derin algılayışla, ferasetle mümkün olacaktır.

Nefsimizin duygularımızı kullanmasını engellediğimizde çok fazla beslenemeyen nefsin kontrolü biraz daha mümkün olacaktır. Böylelikle manevi tarafımız biraz daha açığa çıkacak ve hayatı yorumlayışımız daha bütünsel ve aynı zamanda daha derin olacaktır.

Çünkü nefsimizi ne kadar kontrol edebiliyorsak onu o kadar iyi tanıyoruz demektir. Nefsimizi tanıyor olmamız kendimizi tanımamızı, kendimizi tanımaksa başka insanları çok rahat algılamayı beraberinde getiriyor.

Önce kendimizi, kendimizden dolayı insanlığı gerçek manada derin bir algılayışla algıladığımız zaman bu düzenin dilini, kâinatın dilini, en önemlisi de Allah (c.c.)’ın ne anlatmak istediğini yavaş yavaş, az az da olsa kavramaya başlarız. Amaçsız olmadığımızı kavramaya başlarız.

Kişinin nefsini tanımasıyla oluşan ilim herhangi bir ilim değildir. Elbette ilim boyutu da akıl boyutu da duygular boyutu da ahlak boyutu da olacak. Bunların toplamında doğacak olan ferasetle oluşan ilim, manevi âlemin dilini okuma ilmi olacaktır.

Bu da bize hayatın her köşesinde lazım olacak. Çünkü asıl teşhisi böyle yapabileceğiz. Ama asıl önemlisi amacımızın ne olduğunu algılıyor olmak olacak. Şu zamanın en büyük ızdırabı olan belirsizlik içindeki bunalımlı toplumların ilacı olacak. Kaybolan yitip giden, uyşturucuda, cinsel sapkınlıklarda, zinada, sapkın grupların, terör gruplarının içinde, haramda hayat bulmaya çalışan, çalışırken de debelenerek daha çok batağın içine giren şu ruhunu yitirmiş toplumlara ilaç olacak.

Tabi öncelikli olarak da bu işin ordinaryusu olmuş nadir insanları bulmak önemli. Tabiri caizse insanı yemiş yutmuş, teşhis ve tedavisi mükemmel, bünyemizde gerçekten önemli değişmeler sağlayan bu ender insanları bulmak gerekir.

İlginçtir ki görüş alanımız arttıkça hayat kolay hale geldiği gibi, nefsimize uyduğumuz anlarda çok tahammülsüz de olabiliyoruz. O yüzden bizlere çeki düzen verecek, “Bunlar da geçer, normal, mücadeleyi bırakma.” diyecek bir âlimin varlığı şart.

Tüm değerlerimizin dengede olduğu ölçülü bir hayat yaşamak dileğiyle… Samimiyetle kalın…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.