Ana sayfa - Arşiv - Çocukların Manevi Eğitimi ve Duygusal Zekâ / Pedagog Ali Çankırılı

Çocukların Manevi Eğitimi ve Duygusal Zekâ / Pedagog Ali Çankırılı

Konu “çocukların manevi eğitimi” olunca işe duygusal zekâdan başlamamız gerekecektir. Çünkü manevi ve dini konular, bir başka ifade ile fizikötesi konular ancak duygusal zekâ ile kavranmaktadır. “Duygusal zekâ” psikoloji literatürüne henüz yeni girmiş bir kavramdır. Howard Gardner “çoklu zekâ” kuramını ortaya atıncaya kadar bilinen ve testlerle ölçülebilen tek zekâ ölçeğinin IQ olduğuna inanılıyordu. IQ’nun doğuştan geldiğine, aileden ve okuldan alınan kaliteli eğitimle işlerlik kazandığına inanılıyordu. Zamanla psikologlarda zekânın tek bir ölçekle değerlendirilemeyeceği kanaati ağır basmaya başladı. Gardner, insan beyninde birbirinden bağımsız çalışan farklı algılama merkezleri olduğunu, bunlardan baskın olanı kişinin öğrenme kimliğini ve bilişsel niteliğini temsil ettiğini iddia etmiştir. Gardner, çalışmaları sırasında insanlarda mantıksal, sosyal, görsel, sözel, müziksel, doğa, bedensel ve içsel olmak üzere 8 farklı zekâ türü olduğunu ileri sürmüştür.

Gardner’in içsel zekâ olarak tarif ettiği zekâ, türüne Daniel Goleman “duygusal zekâ” adını verdi ve EQ testleriyle ölçülebileceğini ortaya koydu. Goleman’ın araştırmaları yüksek IQ’nun üniversite bitirmeye, iyi bir kariyer elde etmeye ve çok para kazanmaya yettiğini; ancak kişinin iyi bir insan olmasını garanti etmediğini göstermektedir. Ona göre diktatörler, terör örgütü ve mafya liderleri kesinlikle yüksek IQ sahibi insanlardır. Gözünü kırpmadan ve vicdanları sızlamadan yüzlerce insanın ölümüne karar verebilmektedirler. Çünkü onlarda eksik olan duygusal zekâdır.

Son araştırmalar, duygusal zekânın IQ gibi doğuştan gelmediğini, aileden yaşanarak kazanıldığını göstermektedir. Sevgi, şefkat, yardımlaşma, dürüstlük, adalet, sözünde durma, güvenirlilik, arkadaşlık, dostluk ve hoşgörü gibi erdemler kişiyi değerli kılmakta, bunlar da duygusal zekâ ile kazanılmaktadır. Çocukluk yıllarında ailede verilemeyen bu erdemli davranışların ve değerlerin sonradan eğitim kurumları tarafından kazandırılması çok zordur.

Duygusal Zekânın Gelişiminde Anneye Güven Duygusunun Önemi

Anneye güven duygusu, özgüven duygusunun temelini oluşturur. Anneye güven duyan bir çocuk babaya ve diğer insanlara da kolayca güven duymayı öğrenir.

Anneye güven duygusunun oluşumunda, özellikle ilk iki sene, anne çocuk beraberliği çok önemlidir. Bu beraberliği değerli kılan anne sütüdür. Anne sütü eşsizdir. Başka hiçbir besin onun yerini tutamaz. Doğumu takip eden 6 ay boyunca bebeğin tüm besin ihtiyacını karşılar, başka ek besine ihtiyaç yoktur.

Hastalık yapan mikroplara karşı antikor içerdiğinden anne sütü emen bir bebek ateşli hastalıklara kolay yakalanmaz. İlk 2 seneyi anne sütünden ve anne sevgisinden ayrı geçiren çocuklarda güven duygusu ve duygusal zekâ gelişmez.

Değerler eğitimi söz konusu olduğunda annelik ve babalık tutumu daha çok önem kazanır. Baba, otorite ve güç sembolüdür. Anne, sevgi ve şefkat sembolüdür. Anne, fazla sevgi ve şefkat göstererek korumacı tutumuyla kural ve sınır koymaktan kaçınır, çocuğu şımartma eğilimindedir. Baba, otoritesiyle çocuğun davranışlarına sınır koyarak disiplinde dengeyi sağlar.

Anne babalar, özellikle iki konuda, cinsel eğitim ve din eğitimi konusunda, olaylara yetişkin gözüyle bakmakta bu yüzden çocukla iletişim kurmakta ve sorularına cevap vermekte zorlanmaktadırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde: “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.” buyuruyor. Bunun psikolojideki karşılığı empatidir. Peygamberimiz çocukla iletişimde bulunurken, bir şey anlatırken veya sorusuna cevap verirken, onun seviyesine inmemizi, anlayacağı basit bir dil kullanmamızı tavsiye etmektedir. Çocukların dikkat süresi kısadır. Uzun ve detaylı açıklamalardan sıkılır, bizi dinlemek istemezler. Açıklamalarımız kısa, basit ve doğru olmalıdır.

Çocuk, beş yaşına kadar görsel düşüncenin etkisinde olduğu için hayal ile gerçeği ayıramaz. Canlı-cansız ayrımı yapamaz. Hayal ettiği şeyin gerçekleşeceğine inanır. Rüya ile gerçeği de birbirine karıştırır. Gördüğü bir rüyayı yaşamış gibi anlatır. Bu özelliklerinden dolayı 2-5 yaş arası döneme “masal çağı” adı verilmektedir.

Beş yaşında bir çocuk masalda geçen doğaüstü olaylara inanır ve zevkle dinler. Bu gerçeği göz ardı eden bazı eğitimciler soyut kavramlar içerdiği gerekçesiyle çocuğa küçük yaşta dini konuları anlatmanın sakıncalı olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüşün bilimsel bir dayanağı yoktur. Dini konular çocukların zihinsel gelişimine uygun bir dil kullanarak anlatılabilir.

Çocuklarda Zihinsel Gelişim

Piaget ve arkadaşları, araştırmalarında, 3-6 yaş arası, işlem öncesi dönemde çocukta görsel içerikli üç inanış biçimi olduğunu tespit etmişler:

1.Canlılık (animism)

2.Yapaylık (artificialism)

3.Ortaklık (participation)

Canlılık (animism): Çocuk; güneşin, ayın ve yıldızların tıpkı insanlar gibi canlı olduğuna ve hayatla birlikte ortaya çıktığına inanır. Bu inanış biçimi, canlı-cansız her şeyin Allah’ın emrine itaat ettiğine inanmasını kolaylaştırır.

Yapaylık (artificialism): Çocuk; güneşin, ayın ve yıldızların kendi kendilerine ortaya çıkmadıklarına, güçlü biri tarafından yapılmış nesneler olduğuna inanır. Çocuktaki bu düşünce yapısı, her şeyi Allah’ın yarattığına inanmasını kolaylaştırır.

Ortaklık (participation): Çocuk; insanlar, nesneler ve doğal olaylar arasında bir ilişki ve bir etkileşim bulunduğuna inanır. Örneğin düştüğü zaman, yaptığı bir yaramazlıktan dolayı düştüğüne inanır. Bu inanış biçimi çocuğun “kaza ve kadere inanmasını” kolaylaştırır.

İşlem öncesi (3-6 yaş) dönemin bir özelliği de egosantrizmdir. Çocuk beş yaşına kadar benmerkezci bir kişiliğe sahiptir. Kendisini evrenin merkezinde görür. Herkes ve her şey ona hizmet etmek için vardır. Paylaşmayı ve yardımlaşmayı bilmez. Anne baba kişilik gelişimi için gerekli olan bu duyguyu kabul etmekle birlikte yavaş yavaş çocuğa paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğretmeli ve bu konuda teşvik etmelidir.

Çocuklara erdemli davranışlar kazandırma konusunda yaşadığım olumsuz bir vakayı sizinle paylaşmak istiyorum. Hastanede yatan bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Henüz ziyaret saati açılmadığı için bekleme salonunda oturuyordum. Beş yaşlarında bir kız çocuğu atlaya zıplaya oynuyordu. Bir ara gözü dış kapıya takıldı. Yaşlı bir kadın kapıyı açmaya çalışıyordu. Bu güzel kız hemen koşup yaşlı teyzeye kapıyı açtı. O da çocuğun başını okşayarak teşekkür etti ve hayır duada bulundu.

Çocuk yardımda bulunmanın zevkine varmış olacak ki, her gelene kapıyı açmaya başladı. Kimi teşekkür ediyor, kimi de aldırış etmiyordu. Anne kızını ararken bir de baktı ki dışarıdan gelenlere kapıyı açıyor; hızla ve sinirli adımlarla çocuğa doğru yürüdü. Kulağından tuttuğu gibi kapıdan uzaklaştırdı. “Aptal çocuk, buraya kapıcı mı oldun!” diye çıkıştı. Çocuk: “Ama anne…” diye başladığı sözünü bitiremedi. Anne: “Kes sesini, yanımdan ayrılmayacaksın, o kadar!” diyerek çocuğu susturdu.

Annenin bu davranışına çok üzülmüştüm. Çocuğun iyilikte bulunma davranışını destekleyeceği yerde engel oluyordu. Anne, muhtemelen iyilik yapmaktan hoşlanmayan, bencil bir insandı. Kim bilir, belki de çocuğuna hizmetçilerin ve kapıcıların yaptığı bir işi yakıştıramamıştı. Toplu taşıma araçlarında çocuğunu yanına oturtan, ayakta bekleyen yaşlı insanlara aldırmayan, kendisini uyaranlara “Çocuğumun bileti var, kalkmak zorunda değil.” diye cevap veren anneler görürsünüz. Kimi anneler de okula giden çocuğunun beslenme çantasına yiyecek koyarken “Sakın yiyeceğinden kimseye verme, kendin ye.” diye sıkı sıkıya tembih ederler.

Çocuklarını sevdiklerini ve koruduklarını zanneden, erdemli davranışlardan nasibi olmayan bu anneler, farkında olmadan kendileri gibi bencil çocuklar yetiştirmektedir. Dini ve manevi konular “duygusal zekâ” ile kavranır. Temeli ana rahminde atılan duygusal zekâ ailede yaşanan sevgi, saygı, koruma, acıma, yardımlaşma, iş birliği gibi insanî değerlerle beslenerek gelişir.

Çeşitli sebeplerle annesi tarafından istenmeyen, çocuk esirgeme yurtlarında anne kucağından, anne sütünden ve anne sevgisinden mahrum büyüyen çocuklar, duygusal zekâ yönünden sağlıklı bir gelişme gösteremezler. Ailede şiddet ve baskı gören, sevgi ve şefkatten mahrum yetişen, sokaklarda dilencilik yapmak ve kâğıt mendil satmak zorunda bırakılan çocuklar da duygusal zekâ yönünden geri kalırlar. Bunlara “anneli annesiz çocuklar” diyoruz.

Çocuk Eğitiminde Davranış Dili Söz Dilinden Daha Etkilidir

Bilginin, teori ve eylem olmak üzere iki aşaması vardır. Çocuk eğitiminde sözlerimiz eyleme dönüşmediği sürece bir anlam ifade etmez. Çocuğumuza “Medeni insan temiz olur.” dediğimiz zaman bir söz söylemiş oluruz. Bu, bilginin teori aşamasıdır. Evde, sokakta, çarşıda, pazarda piknik alanında yere çöp atmadığımız, çöpümüzü çöp tenekesine attığımız zaman “Medeni insan temiz olur.” bilgisini eyleme dönüştürmüş oluruz. Çocuklarda taklit güçlü bir öğrenme aracıdır. Çocuklarımız yere çöp atmadığımızı gördükçe onlar da bizi taklit ederek çöp atmamayı öğrenirler.

Temizliğin iyi bir şey olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Anne babalar evde, öğretmenler okulda, hocalar camide sık sık temizlikten bahsederler. Ancak bu bilgi eyleme dönüşmediği için sokaklarımız, piknik yerlerimiz, park ve bahçeler, umumi tuvaletler hiç de temiz değildir. Yetişkinler elindeki çöpü yere attığı sürece bunu gören bir çocukta temizlik alışkanlığı gelişmez; o da eline geçen çöpü yere atacaktır.

Çocuklarımıza canlı-cansız bütün varlıklara karşı saygı duymayı ve onlara değer vermeyi öğretmeliyiz. Yunus Emre “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.” sözü ile bunu çok güzel anlatıyor. Çocuklarımıza bir karıncayı bile öldürmeye hakkımız olmadığını onun da can taşıdığını, oyuncaklarına karşı da saygılı olması, onlara zarar vermemesi gerektiğini öğretmeliyiz.

Bir hocamızın güzel bir tespiti var, der ki: “Yere düşen ekmeği tekmeleyen insan görmedim; çünkü ekmeği nimet bilir saygı duyarız. Ama yere düşen adamı tekmeleyen çok insan gördüm. Ekmeğe gösterdiğimiz saygıyı insana göstermiyoruz; bu bir çelişki değil mi?” İnancımıza göre insan Allah’ın yarattığı en üstün ve en değerli bir sanatıdır. Sanata saygısı olmayanın sanatkârına saygısı olur mu? Olsa da göstermeliktir, içten değildir.

“Kur’ân’da: “Yiyin, için fakat israf etmeyin; Allah israf edenleri sevmez.” buyruluyor. Ülkemizde her gün tonlarca ekmek çöpe atılıyorsa, nimete ve nimet verene saygısızlık yapıyoruz demektir. Çocuklarımıza nimete saygıyı, şükretmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı yaşayarak öğretmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.