Ana sayfa - Son Sayı - Çocukların Enerjisini Yönetmek / Dr. Öğr. Üy. Oktay Aydın

Çocukların Enerjisini Yönetmek / Dr. Öğr. Üy. Oktay Aydın

Çocukların enerjisi derken anlatılmak istenen nedir?
Aslında bütün varoluşumuz enerjidir diyebiliriz. Bizler doğduğumuz andan itibaren bütün yapıp etmelerimizle bir enerji olarak kendimizi ifade ederiz. İlişkilerimiz ve iletişimlerimiz de bu enerjinin paylaşımı ile ilgilidir. Herhangi biriyle ya da grupla iletişime geçtiğimiz andan bir enerji akışı başlar. Bu enerji akışının yönü, içeriği, şiddeti gibi özellikleri o ilişkinin pozitif ya da negatif yöne evrilmesini sağlar. Buna bağlı olarak denebilir ki, ilişki halinde olmak demek enerji alış verişinde olmak demektir.
Çocukların, kendilerini ifade etme biçimlerine göre üç temel enerjiden söz edebiliriz:
• Düşünsel enerji
• Duygusal enerji
• Davranışsal enerji
Çocuk bir düşünce dile getirdiğinde, hissettiği bir duygusunu ifade ettiğinde, olaylara karşı davranış gösterdiğinde enerjisini de ortaya koymuş olur. Ebeveyne düşen temel sorumluluk, çocuğa güvenli bir ortam sağlayarak bu enerjiyi ifade etmesine izin vermektir. Güvenli bir ortamda enerjisini özgürce ortaya koyan çocukların zaman içinde daha olgun, sınırlarını daha iyi bilen, yaratıcı ve üretken bireyler olma olasılığı doğal olarak daha yüksektir.
Çocuklarla ilgili “hareketli”, “yerinde durmuyor”, “dürtüsel” dediğimiz çocuklar, enerjilerini doğru yönlendiremeyen çocuklar olduğu söylenebilir. Bu yönlendirememe ve yönetememe hali belirli bir seviyenin üstünde olursa desteğe ihtiyaç duyulması da gerekebilir.
Çocuğun enerjisinin olumlu ve üretici bir enerji olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?
Varoluşsal enerjimiz yine varoluşsal amacına doğru doğal bir akış halindedir. Bu nedenle, varoluşsal enerjimiz doğası gereği iyidir ve olumludur. Çocukların enerjileri de özü itibariyle bu dinamiğe sahiptir. Süreç içinde sergilediğimiz davranışların hayatımızı zorlaştıran yanları olduğu da bir gerçektir. İşte bu noktada, ister çocuk olsun ister yetişkin olsun enerjimizin sağlıklılığı hakkında belli başlı kriterlerden söz edebiliriz. Eğer enerjimiz genel olarak;

  • belirli bir amaca dönükse
  • olumlu duygu ile bütünleşmişse
  • sınırlarını biliyor ve başkalarının sınırlarını ihlal etmiyorsa
  • günlük hayatı ve sorumlulukların yapılmasını engellemiyorsa
    sağlıklı, anlamlı ve üretken bir enerji olarak kabul edilebilir. Bunların aksi yönünde ifadelere sahip enerjiler ise dikkat edilmesi, ilgilenilmesi ve yönlendirilmesi gereken enerjiler olarak değerlendirilebilir.
    Çocuklarda sağlıklı ve üretken enerjinin temelleri nasıl atılır?
    Doğduğumuz anda, anne rahmindeki güvenli, huzurlu ve konforlu ortamdan uzaklaşmış ve ne olduğunu bilmediğimiz, belirsizlikler ve tehditlerle dolu bir dünyaya geçiş yapmış oluruz. Üstelik de kendimize yetemediğimiz de düşünülürse, zorunlu ihtiyaçlarımızı gidermekle ilgili çaresizlik yaşarız. İşte tam bu noktada, annelerimiz imdadımıza yetişir. İhtiyaçlarımızı gidererek, belirsizliklerle dolu dünyayı bizim için güvenli bir yer haline getirir. İşte bu ilk ilişki, dış dünya ile kurduğumuz temasın “güvenli” ya da “güvensiz” olacağına ilişkin ilk hissediş ve algılarımızın da oluşmasını sağlar. Psikoloji literatürü açısından bu ilk temasları oluşturduğu “bağlanma” bütün hayatımızı etkileme gücüne sahip “kök enerji”dir.
    Anne ile kurulan “güvenli bağlanma”nın yarattığı kök enerji bizim için itici bir güç olur. Bu gücün etkisiyle büyür, gelişir ve zenginleşiriz. Hayatımıza giren insanları olduğu gibi kabul eder; onlarla daha sağlıklı, anlamlı ve derinlikli ilişkiler kurarız. Gerçek anlamda iletişim de bu dinamiğin sonucunda ortaya çıkar.
    Annemizle kurduğumuz ilk ilişki “güvensizlik” duygusu ile şekillenirse, hayatımıza yansımaları da buna göre olur. Hem kendimizle ilişkimiz hem de başkalarıyla ilişkilerimiz zorlayıcı süreçlerden geçer. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeyiz. Eksik ve yetersiz hissederiz. Eksiklerimizi örtmek için bilinçaltı savunma mekanizmalarımızı devreye sokar ve kişisel gerçekliğimizden uzaklaşırız.
    Sosyal hayatımızda da sağlıklı ilişkiler kurmamız zorlaşır. Yeni tanıştığımız insanlara karşı ilk duygumuz güvensizlik olur. Çoğu zaman önyargılı algılarla hareket ederiz. Başkalarının eksiklerini görür, abartır ve onları eleştirerek aşağılarız.
    Görüldüğü gibi, annenin çocukla, doğum sonrasında kurduğu ilk bağlar son derece belirleyicidir. Sonrasında babanın, kardeşlerin, öğretmenlerin, arkadaşların ve diğer sosyal çevrenin etkileri üst üste eklenerek çocuğun kimlik ve kişiliğinin belirlenmesinde etkili olur. Bu noktada başta anne olmak üzere ebeveynin çocukların varoluşsal enerjilerini besleyecek ortamları sunmaları gerekir. Çocuğu sağlıklı şekilde besleyecek aile ortamının sahip olması gereken temel değerler ve duygular şunlardır:
    • Güven ve huzur verici ortam
    • Koşulsuz sevgi sunan ortam
    • İletişime açık ortam
    • Mantıklı ve gerçekçi ortam
    Aile, sahip olduğu ve yaşadığı değerlerle çocuğa son derece önemli kazançlar sağlar. Bu atmosferi teneffüs eden çocukların, özdeğerleri ve kişilik yapılanması elbette ki çok daha sağlıklı olur. Bu ortamın sağlanmasında da, çocuğa yönelik davranış ve tepkilerden önce eşlerin ya da ailedeki yetişkinlerin birbirleriyle olan ilişkileri belirleyici olur. O nedenle, eşiyle iletişim kurabilen, eşine karşı kabul edici ve nezaket ölçüleriyle davranan, sevgisini ifade eden ebeveynler, doğal olarak çocukları için de çok önemli referans kaynağı olurlar. Bir anlamda, çocuğa giden yol eşimizden ya da evdeki yetişkinler arasındaki ilişkilerden geçer diyebiliriz.
    Çocukların enerjisini yönetmek nedir?
    Aslına bakılırsa, çocukların enerjisini yönetmek derken kast edilen şey “ilişkileri yönetmek”tir. Çoğu ebeveynin en çok istediği şey, çocuğun davranışlarını yönetmektir. Dersini çalışsın, öfkesini kontrol etsin, sorumluluklarını yerine getirsin, arkadaşlarına iyi davransın, anne-babasının söylediklerini yapsın… Uzayıp giden bu liste ve öncelikler ebeveynden ebeveyne değişiklik gösterebilir. Bu listelerde kimi zaman makul sayılabilecek istekler olabildiği gibi kimi zaman da abartılı istekler olduğu da söylenebilir.
    Çocuklarla ilişkileri yönetmek, özellikle istenmeyen davranışların ortaya çıktığı durumlar için geçerli olması gereken bir durumdur. Bunun dışında, ilişki ve iletişimleri yönetilmesi gereken bir süreç olarak görmek çok doğru ve anlamlı bir yaklaşım değildir. İletişim kurduğumuz kişinin davranışlarını yönetme çabası özü itibariyle narsistik bir egonun sağlıksız bir yolla kendini tatmin etme uğraşıdır. Karşımızdaki kişiyi etkilemek, ikna etmek, manipüle etmek, ona davranış dikte etmek gibi pek çok yönetme çabası, o ilişkinin gerilim potansiyelini artıracaktır. Karşıdaki kişi de davranışlarının yönetilmeye çalışıldığını hissettiği andan itibaren aksi yönde hareket ederek, kendisinden beklenen davranışları sergilemeyecektir. Böylece, kimi zaman pasif kimi zaman da aktif çatışmanın kaçınılmaz olduğu durumlar yaşanacaktır.
    İlişkilerde aslolan doğal akıştır. Birbirini itip kakmayan, sınırları ihlal etmeyen, dayatmalar içermeyen ilişkiler en anlamlı değerleri üreten ilişkilerdir. Bu nedenle, iletişim kurmanın çekirdek dinamiğinin “yönetme” eylemi üzerine kurulu olmaması gerekir. Kaldı ki, istenen etkiyi yaratan ilişkiler de bunlardır. Bir başka ifadeyle diyebiliriz ki, “ilişkileri yönetmenin en etkili yolu yönetmemek”tir.
    Peki, çocuklar söz konusu olduğunda bazı davranışları yönetmek gerekmez mi? Bu sorunun cevabı evettir. Elbette, bazı davranışları yönetmek kaçınılmazdır. Bu hem ebeveyn-çocuk ilişkilerinde hem de öğretmen-öğrenci ilişkilerinde geçerlidir. Burada önemli olan, bu ilişkileri her boyutta her durumda her zaman yönetme derdi içinde olmamaktır. Gerekli davranışları, gerektiği zaman, gerektiği yerde ve gerektiği kadar yönetmek yeterlidir. Bunun sınırlarını da temel bazı değerlerden hareket ederek çizebiliriz. Yönetilmesi gereken davranışlar hakkında aşağıdaki kriterler fikir verebilir:
  • Kendisine zarar veren davranışlar
  • Başkasına zarar veren davranışlar
    Bu iki çerçevenin içini çeşitli davranışlarla doldurmak mümkündür. Eğer çocuk davranışlarıyla kendisi için risk oluşturuyorsa, “pedagojik destek” verilmesi gerekir. Eğer çocuk davranışlarıyla çevresi için risk oluşturuyorsa, “pedagojik otorite” ile yaklaşılması gerekir. Elbette bu iki yaklaşımın içinde çok sayıda teknik ve uygulamadan söz etmek mümkündür.
    Çocukların gelişimini destekleyecek yöntemler neler olabilir?
    Değer odaklı aile kültürünün çocukların gelişimine yansımalarının olumlu olacağı açıktır. Bununla birlikte bazı uygulamaların da çocuğun kişilik gelişimine katkı sağlayacağı bir gerçektir. Bu kapsamda aşağıdaki önerilerin yol gösterici olacağı söylenebilir:
  • İletişim kurulabilir ebeveynler olunmalıdır. Çocuklar, gelişim süreçlerinde doğru ve yanlış pek çok davranış sergileyecektir. Ebeveynler, çocuklarının doğru ya da yanlış tüm davranışlarında iletişim kurulabilir kişiler olduğunu göstermelidir. Bu güveni çocuklarına vermeleri gerçekten son derece önemlidir. Çocuğun, “Her ne yaparsam yapayım, anne-babamla konuşabilirim.” diye düşünebiliyor olması bütün hayatı boyunca en değerli kazanımlardan biri olacaktır.
  • Konuşmaktan çok dinleyici olunmalıdır. Çocuklarla iletişim kurarken çoğu zaman çok konuşur ve onlara sürekli doğru ve yanlışları öğretip dururuz. Oysa asıl yapılması gereken şey, çocuğun konuşmak istediği zamanlarda onu gerçek anlamda dinlemektir. Ona küçük sorular sorarak konuşmasını genişletmesi sağlanmalıdır. Böylece bir süre sonra kendi söyledikleri ile içinde bulunduğu durum ile ilgili farkındalığı artacak ve çözüme ilişkin de düşünceler geliştirecektir.
  • Mizahtan yararlanılmalıdır. Anne-babalar, ev ortamında bolca mizahtan yararlanmalıdırlar. Gülmecenin bol olduğu ortamda duyguların pozitif olması ve ilişkilerin gelişmesi çok kolay olacaktır.
  • Çocuğa sevgi dolu notlar yazılmalıdır. Yaşına göre farklılaşan içeriklerle küçük notlar yazmak, e-mail yazmak, telefonuna mesaj atmak çocuklar için harika birer duygu yatırımıdır. Küçük bir çocuğun yatağında annesinin yaptığı kalp resmini içeren bir kâğıdı bulması, okula giden çocuğun kitabın arasından sevgi dolu bir mesajı bulup okuması, babasının gün içinde telefonuna attığı güzel mesajı okuması unutulmaz birer hatıra olacaktır.
  • Paylaşım saatleri yapılmalıdır. Paylaşımın önemi hepimizce bilinmektedir. Buradaki ayrıntı, o saate isim konması ile ilgilidir. Örneğin, çocuğunuzun adını kullanarak “…….Saati” diye bir isimlendirme yapmanız, o saatin çocuk için özel olması ve akılda kalıcı olmasını sağlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.