Ana sayfa - Son Sayı - Çocuk Eğitiminde Disiplinin Ölçüsü ve Sınırları / Pedagog Ali Çankırılı

Çocuk Eğitiminde Disiplinin Ölçüsü ve Sınırları / Pedagog Ali Çankırılı

Çocuğumuz kendisine ve çevresine zarar verecek hatalı bir davranışta bulunduğu, bize karşı saygısızlık yaptığı, verdiği sözü yerine getirmediği veya görevini ihmal ettiği zaman anne baba olarak onun bu davranışını onaylamadığımızı belli ederiz. Anne baba olarak bu bizim sorumluluğumuz ve hakkımızdır.

Ancak burada önemli olan ve üzerinde durmamız gereken şey, çocuğun olumsuz davranışını onaylamadığımızı gösterirken kullandığımız araçlardır. Kimi anne babalar onaylamadıkları bir söz ve davranışı durdurmak için ceza yolunu seçer. Ceza, en hafifiyle, sözle aşağılamadır.

Ancak çocuğun davranışı bazen anne ve babayı o kadar kızdırır ki aşağılayıcı ve suçlayıcı sözler yetmez, buna fiziki ceza yani dayak da eşlik eder. Anne babaların büyük çoğunluğu cezanın caydırıcı bir etkisi olduğuna inanıyor.

Çünkü onların anne ve babaları da onlar küçükken onaylanmayan davranışları ceza ile düzeltmeye çalışıyorlardı.

Peki, bir çocuk ceza aldıktan sonra, cezaya sebep olan olumsuz davranışı terk ediyor mu? Belki geçici olarak evet, ama kalıcı olarak hayır. Ceza vermeye alışık olan anne babalar burada itiraz edecek, “Ceza vermeden çocuklarımızın olumsuz davranışlarını nasıl önleyeceğiz?” diyeceklerdir.

Bizim karşı olduğumuz ceza, onur kırıcı, aşağılayıcı, ruhsal ve fiziksel yönden inciten, sebep sonuç ilişkisine dayanmayan, içerisinde sevgi olmayan cezadır. Aslında çocuk için incitici olan, cezanın kendisi değildir; ceza sırasında anne babanın takındığı saldırgan tutum ve kullandığı aşağılayıcı sözlerdir.

OLAY 1: Üç yaşındaki küçük kızını evin kedisini kuyruğundan tutmuş çekiştirirken gören bir anne, çocuğun üzerine yürüse. “Bu yaptığından utanmalısın, zavallı kedinin canını acıtmaya hakkın yok!” diye bağırsa. Kedinin kuyruğunu çocuğun elinden kurtarsa ve “Canın acısın da zavallı hayvanın canını acıtmak neymiş anla.” diyerek çocuğun poposuna iki şaplak indirse.

Çocuk yaptığı bu olumsuz davranıştan dolayı eleştirildiği, küçük düşürüldüğü ve poposuna iki şaplak yediği için “Bu bana ders olsun, bir daha kedinin kuyruğunu çekmeyeceğim.” diye kendi kendine söz verir ve sözünde durur mu?

OLAY 2: On yaşında bir erkek çocuğu, yalan söylediği için, iki gün bisiklete binmeme cezası almış olsun. Çocuk, bisiklete iki gün binemediği için “Bu bana ders olsun, bir daha yalan söylemeyeceğim.” diye kendi kendine söz verip yalan söyleme huyunu bırakır mı?

OLAY 3: Kalabalık bir aile akşam yemeğine davetli gelse. Yemekten sonra evin hanımı lise birinci sınıfa giden kızından bulaşıkları yıkamada kendisine yardım etmesini istese. Kızı da: “Bulaşık yıkamayı sevmiyorum. Ders çalışacağım. Bulaşık yıkamak benim görevim değil!” diye homurdanarak mutfaktan çıkıp odasına gitse. Kendisine yardım etmek istemeyen ve saygısızca homurdanan kızına çok sinirlenen anne, arkasından gitse; misafirler duymasın diye odanın kapısını kapatsa. “Benimle bu şekilde konuşmana izin veremem küçük hanım! Bir hafta televizyon izlemeni yasaklıyorum. Umarım bu ceza yeniden düşünmeni ve annene karşı daha saygılı olmanı sağlar!” dese. Genç kız, televizyonsuz geçen bir hafta sonra, yaptığından pişmanlık duyup annesine karşı daha saygılı ve ev işlerinde hamarat bir kız olur mu?

Çocuk sahibi olup da yukarıdaki üç soruya “evet” diyecek anne baba sayısı çok azdır. Ancak çoğu anne baba çocukların cezayı hak ettiğini söyleyeceklerdir. Çünkü hemen her çocuklu evde bu tür davranışlara rastlamak mümkündür. Verilen cezalar belki kısa süre için işe yara­sa da uzun vadede hatalı davranışların düzelmesine katkı sağlamaz. Katkı sağlamadığı gibi, sık tekrarlanan cezalar çocukla anne baba arasında bir gerilim ve çatışma zemini oluşturur.

Ceza alan çocuk yaptığı yanlışın bedelini ödemiş ve aklanmış olduğunu düşünür. Yanlışla doğruyu birbirinden ayırt etmeyi öğrenmiş ve bir iç disiplin kazanmış olmaz. Bunun böyle olduğunu fark eden anne babalar dahi, başka yol ve yöntem bilmedikleri için, ceza vermeye devam ederler.

Ceza, çocuktan ziyade, anne babayı rahatlatır. Çocuğun hatalı söz ve davranışına sinirlenen anne ve babanın vücudunda adrenalin seviyesi yükselir. Elinde olmayarak fiziksel cezaya yönelir. Çocuğun poposuna iki tokat indirdikten sonra vücudunda birikmiş olan negatif enerjiyi boşaltır ve kendisini rahatlamış hisseder.

Zamanla ceza hem veren hem de alan için alışkanlık haline gelir, caydırıcılık özelliği kalmaz. Çocuk aldığı cezanın şoku ve acısıyla, geçici olarak, o an için hatalı davranışını bırakabilir. Ancak bir süre sonra, dayağın acısı geçince, aynı gün içinde aynı davranışı tekrarlayabilir.

Şiddet öğrenilen bir davranıştır. Şiddet ve fiziksel acı içeren cezalar, zamanla çocuğu şiddete yönlendirir; o da kendinden zayıf çocuklara şiddet uygulamaya başlar.

Dayak, medenî ve insanî bir davranış değildir. Dayağın çocuğu disipline soktuğuna inanan anne babalar kendilerini savunurken şöyle derler: “Kızını dövmeyen dizini döver.”

Cezanın, özellikle dayak ve fiziksel şiddet içeren cezaların, disiplin sağlamada ve olumsuz davranışı düzeltmede bir işe yaramadığını söylediğimizde anne babalar haklı olarak “Peki çözüm nedir?” sorusunu yönelteceklerdir. Ceza vermeye gerek kalmadan olumsuz davranışları engellemek mümkündür ve bunun denenmiş yöntemleri vardır.

Doğru Davranışlar Kazandırmada Ceza Yerine Sınır Koyma Yöntemi

Arabanızla büyük ve kalabalık bir şehrin sokaklarında seyahat ettiğinizi, daha önce hiç gitmediğiniz bir adresi bulmaya çalıştığınızı, ancak kavşaklarda ve dönemeçlerde hiç levha bulunmadığını düşünün. Aradığınız adresi bulmak için kim bilir kaç kez yanlış yola girer, kaç kez kaza atlatırsınız.

Doğru ve kabul edilebilir davranışları öğrenmeye çalışan çocuklar için de durum aynıdır. Koyduğunuz sınırlar yol gösteren levhalar gibidir. Sınırlar, sanıldığı gibi, çocukların haklarını kısıtlamak, onlara baskı uygulamak değildir. Sınırlar, çocuklara korundukları, gü­vende oldukları ve değer verildikleri duygusu kazandırır.

Aile içi kurallara uymalarını, iş birliği yapmalarını, otoriteye saygı duymalarını sağlar. Sorumluluk kazandırır. Sınırlar, onaylanan davranışları tanımlayan, çocuğa hatalı davranışlarını düzeltme fırsatı veren eğitici ve öğretici bir etkiye sahiptir.

Sınırlar basit, anlaşılır ve tutarlı olduğu sürece çocuklar için anlamak, izlemek ve uyum sağlamak daha kolay olur. Çocuklar iyi birer gözlemci, dikkatli birer deneycidirler.

Gözledikleri davranışları taklit etmekte, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini bulmakta, topladıkları bilgilere dayanarak yetişkinlerin dünyasını ve koydukları kuralları anlamaya çalışmaktadırlar. Çocukların edindiği bilgi, çoğu zaman anne babanın beklentilerine uymaz. Neden? Çünkü çocuklar üzerinde sözlerden çok davranışlar etkilidir. Onlar ne söylediğinize değil, ne yaptığınıza dikkat ederler. Sözlerinizi değil, davranışlarınızı hafızaya alırlar.

OLAY 1: Dört yaşındaki Cenk, yap-boz kutusundaki parçaları odanın her tarafına dağıtmıştı. Annesi: “Yap-bozlarla işin bitti mi?” diye sordu. Cenk, elindeki yarış arabasının pilini takmaya çalışıyordu; annesini duymazdan geldi. Anne, sesini yükselterek, sorusunu tekrarladı. “Evet” dedi çocuk, arabadan gözünü ayırmadan. — İşin bittiğine göre yap-bozları toplayıp kutusuna koyman gerekmiyor mu?”

Cenk, yine duymazdan geldi. Buna psikolojide “sağır dinleme” diyoruz.

— Neden beni dinlemiyorsun; beni üzmek hoşuna mı gidiyor?

“Hayır.” dedi Cenk, yarış arabasını çalıştırırken.

— Eğer beni gerçekten üzmek istemiyorsan, o arabayı bırakır, yap-bozlarını toplar, kutusuna koyarsın.

— Sen topla, benim işim var.

— Yaa, demek öyle küçük bey! Senin dağıttığın oyun­cakları ben toplayacağım, öyle mi?

Anne, yerinden fırladığı gibi, yarış arabasını çocuğun elinden aldı.

— Ya hemen şimdi yap-bozlarını toplar kutusuna ko­yarsın, ya da bir hafta süreyle yarış arabasıyla oynayamaz­sın. Seçimini yap, hangisini istiyorsun?

— Tamam anne, kızma, yap-bozları toplayacağım.

Annenin kararlı son tutumu işe yaradı. Neden? Çünkü ancak o zaman, Cenk annesinin gerçekten ne demek istediğini tam olarak kavrayabildi. Çocuk için ondan ön­ceki konuşmalar, ikna çabaları, “Ben gerçekten ne istediğimi söyleyinceye kadar onaylamadığım davranışa devam edebilirsin.” anlamına geliyordu.

OLAY 2: Mahmut Bey ve eşi, bir kitapta anne babaların çocuklarını dinlemeleri ve sorularına cevap vermeleri gerektiğini okumuştu. Onlar da bu tavsiyeye uyarak, her durumda, işlerini bırakıp üç yaşındaki oğulları Bekir’i dinlemeye çalışıyorlardı.

Anne baba ne zaman bir işe başlasa veya sohbet etse, çocuk olmadık bahanelerle gelip araya giriyor, lafa karışıyor, sorular soruyordu.

Anne baba, bundan hoşlanmadıkları halde, işini ve sohbetini kesip onu dinliyorlardı. Bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüyorlardı. Ancak Bekir beş yaşına geldiği halde bu huyundan vazgeçmedi. Çünkü, anne baba başkalarının sözünü kesmenin doğru bir davranış olmadığını, konuşmak için ya izin alması ya da sözlerinin bitmesini beklemesi gerektiğini öğretmedikleri için çocuk yaptıkları işi ve sohbeti bölmenin bir sakıncası olmadığını zannediyordu.

Bekir ancak anaokuluna başladığı zaman başkalarının işini ve konuşmasını bölmenin doğru olmadığını anlayabildi. Anaokulu öğretmenleri ve yardımcıları başkalarının sözünü ve işini bölmenin doğru olmadığını söylüyor, konuşmak veya bir şey sormak için izin istemesi gerektiğini hatırlatıyorlardı. Bekir, konan bu yeni sınıra uyum sağlamakta ve sebebini anlamakta güçlük yaşıyordu.

OLAY 3: Üç çocuk, parkta kaydıraktan kayarak oynuyorlardı. Aşağı kaydıktan sonra, sıra ile merdivenden yukarı çıkıyor, tekrar kayıyorlardı. Bu arada anneleri de sohbet ediyordu. Kaydırağın tepesinde sıra tartışması çıkıncaya kadar her şey yolunda gidiyordu. Tartışmakla kalmayıp birbirini itmeye başlamışlardı. Çocuklardan birinin anne­si durumu fark edip oğluna seslendi:

— Hakan, yaptığın işin tehlikeli olduğunu biliyorsun sanırım. Daha dikkatli olmanı istiyorum yavrucuğum!

— Tamam anne, dikkatli olurum! dedi Hakan; ama itişmeye devam etti.

İkinci çocuğun annesi de duruma müdahale etme gereği duydu: “Bahadır, Hakan’ın annesinin dediklerini duymadın mı? Eğer canın dayak yemek istemiyorsa, ar­kadaşlarını itmeye son verirsin!”

— Ben itmiyorum, onlar beni itiyor! dedi Bahadır. Üçüncü çocuğun annesi çocuğunu yanına çağırdı:

— Fatih, lütfen yanıma kadar gelir misin, seninle konuşmam gerekiyor!

— Geliyorum, anne! dedi çocuk. Gelince, annesi:

— Ya arkadaşlarınla itişmeden kaydıraktan kayarsın, ya da başka bir yerde, mesela salıncakta, oynarsın. Hangisini yapmak istersin?

— Arkadaşlarımla itişmeden kaydıraktan kaymak istiyorum, dedi Fatih.

— Teşekkür ederim, gidebilirsin, dedi annesi.

Fatih, annesine söz verdiği gibi, merdivenden yukarı çıktı, sırasını bekledi, arkadaşlarıyla itişmeden kaymaya devam etti.

Birkaç dakika sonra bir çığlık işitildi. Hakan, Bahadır’ı itmiş, o da kafasını kaydırağın kenarına çarpmıştı. Bahadır’ın annesi yerinden fırladığı gibi, oğlunun poposuna birkaç tokat attı: “Bunlar belki kavga etmeden oynaman gerektiğini öğretir!” dedi. “Ama o beni itti.” dedi

Bahadır kızgın bir ses tonuyla. Hakan’ın annesi oğlunu yanına çağırdı: “Derhal buraya gel ve arkadaşından özür dile!” dedi. Hakan gelip Bahadır’dan özür diledi. Çocuklar oyunlarına geri döndüler.

Bir süre sonra ikinci bir çığlık daha duyuldu. Bu seferki çifte çığlıktı. Hakan’la başka bir çocuk kaydırağın tepesinde sıra kavgası yaparken birbirini itmiş, ikisi birlikte aşağı düşmüşlerdi. Hakan’ın annesi oğlunun yanına koştu. Hakan ayağa kalkarken kendini savundu: “Yemin ederim anne, önce o beni itti.” dedi. Anne, Hakan’ın kolundan tuttu:

— Yürü eve gidiyoruz, sözümü dinlemediğin için oyun hakkını kaybettin! dedi.

— Özür dilerim anne, lütfen, biraz daha oynamak istiyorum. Kimseyle kavga etmeyeceğim.”

— Söz mü?

— Söz.

— Peki, göreceğiz bakalım.

Burada en doğru yaklaşımı, oğluna seçme hakkı tanıyarak ve ona güvendiğini belli ederek Fatih’in annesi gösterdi. Bahadır’ın annesi, cezacı bir yaklaşım, Hakan’ın annesi ise tutarsız bir yaklaşım sergilediler.

Çocuk Düşe Kalka Yürümeyi, Deneye Yanıla Doğruyu Öğrenir

Çocukların hata yapabileceklerini önceden kabullenip buna hazırlıklı olmamız gerekir.

Çocuklarda “deneme-yanılma” çok etkili bir öğrenme aracıdır. Atalarımız, “hatasız kul olmaz” demişler. Hatasız insan olmayacağına göre, hatasız çocuk da olmayacaktır. Bunu kabullendiğimiz zaman çocuğun hata yapmasını normal karşılar; “deneme yanılma” yoluyla bundan ders çıkarmasına fırsat tanımış oluruz. Çocuğun hata yapmasına izin vermez, devamlı koruyup kollar, onun adına sorumluluk alırsak; hatalı davranışın sebep ve sonuçlarını düşünmesine ve bundan ders çıkarmasına fırsat vermemiş oluruz.

Çocuklar yaratılışta sorumluluk almaya ve kendi işlerini kendileri görmeye yatkındır. Yeni yürümeye başlayan çocukları gözlemleyerek bunu fark edebilirsiniz. Yürürken elinden tuttuğunuz zaman, yardımınızı istemez. Elini elinizden kurtarmaya, sizin desteğiniz olmadan yürümeye çalışır.

Atalarımız “çocuk düşe kalka yürümeyi öğrenir” demişler. Dikkatsiz yürüdüğünde düşüp bir yeri incinen çocuk, deneme-yanılma yoluyla düşmemek için daha dik­katli yürümesi gerektiğini öğrenmiş olur.

Düşecek (hata yapacak) endişesiyle elini bırakmadığınız veya düştüğü zaman, bir yeri incinip incinmediğini bilmeden koşup kaldırdığımız zaman, çocuk kendi başına dikkatli yürümeyi ve düştüğü zaman kendi çabasıyla kalkmayı öğrenemez.

Yeni emeklemeye başlayan bir çocuğa, yanan sobaya veya sıcak ütüye doğru giderken on kere “Cıs! Cıs!” demeniz bir anlam ifade etmez. Ancak sobaya veya ütüye yaklaşıp elini değdirdiği zaman, deneme-yanılma yoluyla sıcak sobanın ve ütünün el yaktığını, “Cıs! Cıs!” uyarısının el yakmak anlamına geldiğini öğrenmiş olur.

Okula yeni başlayan bir çocuğa “Sınıfta öğretmenini dinlemezsen, ders çalışmazsan, verilen ödevleri yapmazsan, kurallara uymazsan tembel bir öğrenci olursun, sonunda zayıflarla dolu bir karne alırsın, sınıfta kalırsın.” diye nasihat etmenin bir anlamı yoktur. Bunları ancak yaşayarak öğrenecektir. Ders çalışmadan ve ödevini yapma­dan okula gittiği zaman öğretmeninden ikaz alacak veya azar işitecek, mahçup olacak, üzülecek, deneme-yanılma sonucu, dersini çalışmadan ve ödevini yapmadan okula gitmenin iyi bir şey olmadığını yaşayarak öğrenmiş olacaktır.

Okula başlayan bir çocuk okuma yazma öğrenmeye çok heveslidir. Öğretmenini dikkatle dinler, verilen ödevleri özene bezene, zevkle yapar. Çocuğun gözünde öğretmen çok bilgili, önemli ve büyük bir insandır. Öğretmenin an­lattıkları mutlak doğrudur. Öğretmen, anne ve babadan daha bilgilidir. Neyin nasıl yapılacağını öğretmen daha iyi bilir. Anne baba profesör de olsalar, ders ve ödev konusunda onların söyledikleri değil, öğretmenin söyledikleri doğrudur ve önemlidir. Anne baba yardımcı olmaya çalışırken öğretmenden farklı bir şey söylediğinde, kabul etmez. “Hayır, öğretmenim böyle yapmamızı söyledi.” der.

Her şey yolunda giderken, çocuk yardım istemediği halde, anne baba çocuğun derslerine ve ödevlerine yardım etmeye başlar. Bazı anne babalara bu da yetmez, çocuk okuldan gelince başına dikilir, ders çalıştırır, ödevlerini yaptırır. Öyle ki, çocuk bir şekilde ödevini yapmadan veya bitirmeden yatsa; öğretmenine mahçup olmasın diye ödevini yapan anne babalar var.

Çocuk anne ve babanın çalıştırdığı dersten ve yaptırdığı ödevden, aferin alınca sevinemez. Neden? Çünkü aldığı aferin kendi emeğinin karşılığı olan bir aferin değildir.

Okulun başladığı günden itibaren anne ve babadan de­vamlı yardım alan bir çocuk şöyle düşünecektir:

“Demek günlük derslerimle ilgilenmek ve ödevlerimi yaptırmak anne ve babamın görevi.” Eğer ödevini yapmadığında anne baba endişelenir, zayıf aldığında anne baba üzülürse çocukta sorumluluk ve iç denetim duygusu gelişmeyecek; kendi başına ders çalışma alışkanlığı kazanamayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.