Ana sayfa - Manşet - Cesaret ve Merhametin Sultanı: Selahaddin Eyyubi / Şair- Yazar Ali Emre

Cesaret ve Merhametin Sultanı: Selahaddin Eyyubi / Şair- Yazar Ali Emre

Selahaddin Eyyubi’nin duyguları nasıldı? Bulunduğu ortam onda ne tür inkişaflara yol açtı?

Asıl adı Yusuf olan Selahaddin Eyyubi, Haçlı Seferleri’nin bütün dünyayı kasıp kavurduğu ve Müslüman dünyanın da bugünkü gibi hem fikrî hem de fiilî olarak bölünüp parçalandığı 12. yüzyılda yaşadı. 1138’de Tikrit’te doğdu. Doğumundan kısa bir süre sonra, bir cinayet ve siyasi kriz yüzünden babası Eyyub, kardeşi Şirkûhla birlikte ailesini Musul’a, Atabey İmadüddin Zengi’nin yanına götürdü. Daha önce bir savaşta yenilip düşmanlarından kaçmaya çalışırken ona Tikrit’te yardım etmişlerdi. Eyyub ailesinin iyiliklerini ve yardımını hiç unutmayan Atabey, onlara candan bir yakınlık gösterdi. Bu nokta, gözden kaçırılmamalıdır. İki ailenin, hanedanın yakınlığı, gelecekte tarihin gidişatını değiştirecektir çünkü. Atabey Zengi bir yıl sonra Baalbek’i alınca, Eyyub’u bu şehrin idarecisi yaptı. Kardeşi Şirkûh da önde gelen kumandanlarından biri oldu. Selahaddin’in ilk yılları tarihî kalıntılarla dolu bu şehirde geçti. Atabey’in vefatından sonra şehri Şam’daki Tuğtekinliler ele geçirdiler. Eyyub o zaman Şam’a göçtü, kendisine Şam yakınlarında birkaç köy verildi. Şehrin ileri gelenlerinden biri oldu. Kardeşi Şirkûh ise Atabey’in oğullarından Halep emîri Nureddin Zengi’nin yanındaydı. Selahaddin Yusuf, eğitimini Şam’da tamamladı. Türkçe ve Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Farsçaya da hâkimdi. Latince çalıştığını söyleyenler de vardır. Selahaddin Yusuf, on yaşındayken İkinci Haçlı Seferi gerçekleşti ve Şam günlerce kuşatma altında kaldı. Şehri ve Müslüman dünyayı günlerce dehşet içinde bırakan bu sefere Selahaddin bizzat tanık oldu. Ağabeyi Şahinşah da Şam direnişi esnasında şehid düştü. Doğumundan itibaren yaşadığı göçler, yer değiştirmeler, yolculuklar gibi bu büyük kuşatmanın, çarpışmaların, kayıpların, halktaki olağanüstü korku ve telaşın; Selahaddin’in ruh ve düşünce dünyasında köklü izler, etkiler bıraktığı söylenebilir. Kitaplardan, hocalardan öğrendiklerine hayattan, dünyadan, deneyimlerinden süzdükleri de eşlik etti. Neredeyse ömrü boyunca savaşmak zorunda kaldı. Fakat onda aslında, bir eğitimci ve imarcı ruhu vardı. Amcasına eşlik ettiği Mısır seferleri ise kapalı bir zarfın içinde duran mücevherin görünmesini, ışıldamasını sağladı. Mısır, böylece yeni bir Yusuf hikâyesine tanık oldu. Selahaddin de orada yeni bir gömlek giydi. Ayaklarını sürüyerek gittiği yerde, kabiliyetlerini ve sağlam duygu dünyasını tartma imkânı buldu. O zamana dek dünyadan kaçan Selahaddin, sarp yokuş kendini gösterdiğinde taşın altına elini koydu ve büyük bir özgüvenle sahneye çıktı. Şark’ın kartalı kanatlarını çırpınca, insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açıldı. Orada, Mısır’da, dünyanın ortasında bir ateş yaktı Selahaddin. İskenderiye fenerinden daha büyük bir fener buldu. Onu, Müslüman Şark’ın hatta bütün insanlığın üstüne tuttu. Hem kendisine sırnaşan hem de milyonlarca insanı karanlığa gömen o karanlık örtüyü yavaşça çekip attı. Kendisiyle birlikte onlarca belde de tekrar zulumattan nura çıktı. Uyanan bir insan, binlerce, milyonlarca uyuyanı uyandırmaya koyuldu.

Selahaddin Eyyubi şahsiyeti ve ahlakı ile de ön plana çıkan birisi, bu konuda neler söylemek istersiniz? Hangi ahlaki özellikleri dikkati çekiyor?

Yakından bakınca, çeşitli nedenlere bağlı olarak her insanda hatalar, kusurlar, eksiklikler buluruz kuşkusuz. Selahaddin de benzeri kolay kolay gösterilemeyecek çok zorlu, sıkıntılı bir dönemde büyüdü. Çocukluğunu ve gençliğini, içleri bin türlü yarayla dolu insanların arasında geçirdi. Kalabalık bir ailede yetişti. Yiğitlik ve cömertlik ile düşkünlük ve tamah iç içeydi. Coğrafyayı, demografiyi, mimariyi, ticareti, askerî düzenlemeleri, iktidar mücadelelerini sürekli etkileyip değiştiren göçler devam ediyordu. Onun yaşadığı şehirler, hem Frenkler hem de rakip Müslüman emîrler tarafından kuşatılma, istila edilme korkusuyla titreşiyordu. Kıtlık, açlık, hastalık nedeniyle kitlesel ölümler yaşanıyordu. Ardı arkası gelmeyen, uzayıp giden çekişme ve savaşlar, büyük yıkımlara yol açar. En iyi insanları bile sendeletir. Zorda bırakır. Romanda “Kartalın Kanatları Altında” bölümünde bu hususları anlatmaya çalıştım. Selahaddin, tabiri caizse, bizzat kendi bünyesinde bir başarı hikâyesi taşıdığını biliyordu. O değişmişti, bir güzellik devrimi yaşamıştı. Kendisine bahşedilen cevherin üstünün örtülmesine, karartılmasına izin vermemişti. Üstüne seğirten kiri pası silkelemiş, kendini bırakmamış, zihnini ve yüreğini açık tutmuştu. Özellikle Mısır veziri olduktan sonraki hayatı bir ibret ve ahlak levhasıdır. Öyleyse, bunu başkalarının başarması için de çaba sarf edebilirdi. Bunu görmesi, anlaması; insana bakışını da büyük ölçüde etkiledi, değiştirdi. Upuzun bir sabır libası geçirdi bundan sonra üzerine. Attığı her adıma dikkat etmeye çalıştı. İnsana güvenini asla yitirmedi. Ye’se düşmedi.

Yiğitlik önemliydi o devirde, Selahaddin yiğitti. Gençliği kılıçtan çok kitaba, sohbete, sanata, ilme yakın durarak geçmesine rağmen, en zorlu anlarda bile cesaretini kaybetmemeyi öğrendi. Kendini zorluklar içinde eğitti. Yeri geldiğinde vuruşkan bir kartal olmayı bildi. Müslüman Şark uyurken o, dünyanın yarısının karşısına büyük bir izzet ve şecaatle çıktı. Yıllarca geri adım atmadı. Kılıçlarını çekerek üzerine yürüyen şirk okyanusuna mızrağını daldırdı. Kudüs’ü aldıktan sonra kendisini Müslüman dünyaya siper etti. Bugün Ortadoğu denen coğrafyayı bütünüyle kuşatan devasa bir kalkana dönüştü. Kendi birliklerinden zaman zaman on kat, yirmi kat daha fazla nüfusa ulaşan istilacılar karşısında elinin ayağına dolaşmasına izin vermedi. Fedakârlık önemliydi, Selahaddin fedakârdı. Ömrünü Allah rızasına ve Müslüman Şark’ın korunmasına adadı. Yıllarca doğru dürüst uyumadı. Kendisini tarih sahnesine çıkaran Mısır’ı on iki yıl hiç göremedi. Şam’dan dört yıl uzak kaldı. Ailesinden, çocuklarından ayrı düştü. Akkâ önlerinde savaşırken bütün vücudu çıbanlar içindeydi. Birkaç kez sağlığı ciddi anlamda bozuldu, ölümün eşiğinden döndü. Evine yahut kabuğuna çekilmedi. Zaman zaman kumandanları, subayları hatta en yakın akrabaları çekip gittiler, onu yalnız bıraktılar. Fakat o direnmeye ve Müslümanların şerefini, namusunu, şehirlerini, istikbalini korumaya devam etti. Hızlı ve aşırı yaşlanma nedeniyle öldüğünü söylemiştir hekimleri. Yeryüzünün gördüğü en cömert insanlardan biriydi aynı zamanda. Asker karnını doyurmadan, yemeğe oturmadı. Sahip olduğu her şeyi paylaştı. Hazine memurlarına yıllarca saç baş yoldurdu. Kendisi için bir şey biriktirmedi. Öldüğünde borç parayla gömüldü. Adaletliydi. Anlayış ve izan sahibiydi. Sadece Müslümanlar arasında değil düşmanları karşısında da hep âdil davranmaya çalıştı. Karısını götürmek için Kudüs’e gelen İbelinli Balian, halkın kendisini bırakmadığını, Kudüs’ü savunması için yalvardığını söyleyince ona izin verdi. İçinden gelen sese kulak vermesini söyledi. Başsız, idarecisiz bir şehre çöküp kalan bir zorba gibi anılmak istemediğini söyledi. Merhametliydi. Kendisine eziyet eden yeğenlerini, kardeşlerini, emirlerini hep bağışladı. Savaşmak için karşısına çıkan Müslümanlara hep kardeşliği hatırlattı, asıl düşmanı gösterdi. Yıllarını almasına rağmen Diyarbakır’ı, Halep’i, Musul’u mümkün mertebe kan dökmeden bir araya getirmeye çalıştı. Savaş esnasında çocuklarını evlendirmek, düğün yapmak için kendisinden ricada bulunan Frenklere bile kulak verdi, belli bir süre saldırıyı durdurdu. Frenk kadınlarının çocuklarını bulmalarına yardım etti, onlarla birlikte ağladı. Açlıktan ölmemeleri için düşmanına yiyecek gönderen biriydi Selahaddin. Frenk soylularına, krallarına yeri geldiğinde hediye yollayan, atlarından düştüklerinde at gönderen, hastalandıklarında hekimlerini seferber etmeyi teklif eden bir önderdi. Kendisi de çok zor durumda olmasına ve sahilde düşmanla boğuşmasına rağmen, yeri geldiğinde Anadolu’daki Kılıç Arslan’ı düşünen, oğullarının kendisiyle ve birbiriyle mücadelesini bitirmesi için Abbasi Halifesinin araya girmesini isteyen bir Müslümandı. Kudüs’ün fethinden sonra sergilediği merhamet ise insanların akıllarını başından almıştı. Askerî yönden hatalı bulunsa da on binlerce insana gösterdiği bu sınırsız şefkat ve merhametin insanlık tarihinde bir benzeri daha yoktur. Gerçek bir beyefendiydi Selahaddin. Asalet ve zarafeti herkesi etkiliyordu.

Müslümanlar, vefatından kısa bir süre sonra Nureddin gibi Selahaddin’i de unuttular. Adeta Allah’ın kendilerine bir armağanı olan bu insan hazinelerinin üzerinde uyudular. Fakat Batılılar bu güzideyi, bu harikulade insanı çeşitli nedenlerle yaşattılar, yüzlerce yıl onunla ilgili kitaplar yazdılar, hem kızdılar hem övdüler, efsaneler ürettiler. İslâm peygamberinden sonra dünyada ismi en çok bilinen ikinci Müslüman oldu Selahaddin. Öfkelerini de hayranlıklarını da bir türlü unutamadılar. O yüzden Birinci Dünya Savaşında General Allenby’nin, Şam’ı işgal ettikten sonra yaptığı ilk işlerden biri onun kabrini ziyaret etmek, onun naaşıyla çekişmek oldu.

Bir komutan ve lider olarak neleri önemser, nasıl davranırdı?

Askerlerini kendi evlatları olarak gören biriydi Selahaddin. Sultan unvanını bile kendisi hiç kullanmadı. Daima onların içindeydi. Gencecik yiğitlerle kırk yıllık arkadaşıymış gibi sohbet eden, şakalaşan bir insandı. Asla kibirli değildi. Ordusunu her şeyden önce sabır ve cesaret gıdasıyla beslemeye, kardeşlik bağlarını güçlendirmeye çalışıyordu. Herkesin bin türlü derdinin olduğunun farkındaydı. Kendi yapamadığını başkalarına buyurmuyordu. Genellikle askerleri doymadan kendisi yemeğe oturmuyordu. Abdest almaya, namaz kılmaya giderken yorgun emirleri, genç bahadırları da kollarına girerek, sırtlarını sıvazlayarak yanında sürüklüyordu. Onlara örnek olma noktasında titizdi. Merhameti, gazabından daima üstün ve fazlaydı. Önemli işlerde danışmanlarıyla, yakınlarıyla, kumandanlarıyla muhakkak istişare ederek karar alıyordu. Bir düşüncesi olan herkesi dinliyordu. Kocakarıları dinlemekten bile büyük bir zevk alan bir mümindi. Durumu iyi olduğunda, ganimet elde ettiğinde hepsini paylaşıyordu. Çok zeki bir önderdi aynı zamanda. Avrupa’nın en kurnaz, en sinsi, en maharetli krallarını, kontlarını, şövalyelerini bile sürekli şaşırttı. Aynı anda onlarca konuyu birlikte düşünebiliyordu. Pes etmiyordu. Metîn bir liderdi. Çok iyi bir stratejist olduğunu bütün savaş uzmanları söylüyor zaten. Yaşadığı zamanın özelliklerini çok iyi biliyordu Selahaddin. Coğrafyayı neredeyse ezbere biliyordu. Akrabalarını, kumandanlarını, halkını çok yakından tanıyordu. Zaafların da erdemlerin de farkındaydı. Bilmek; şecaati, gözü karalığı bazen budayan bir şeydi elbette. Fakat hiç bilmemenin getirdiği ölümcül yıkımı da engelliyordu. Savaşta da barışta da halkının içinde olması, sade ve mütevazı bir hayat sürmesi; zorlu eşikleri halkıyla birlikte aşmasını sağladı.

Günümüzde Ortadoğu’da olanları anlamak adına Selahaddin Eyyubi ve mücadelesi bize neler söylüyor?

Selahaddin’in bu konudaki örneklik ve mücadelesi, birçok yönüyle Nureddin Zengi’den devraldığı bir mirastır. İşin sırrı, en azından büyük zorlukların yaşandığı dönemlerde bir olmak, mümkün olan en zinde ve katılımcı birliğe ulaşmaktı. Bu amaçla o da Nureddin gibi önce dört büyük beldenin; Musul’un, Halep’in, Şam’ın ve Kahire’nin kalbini ve kaderini birbirine bağlamaya çalıştı. Bu şehirlerin kalbi birlikte atarsa, dünyanın yarısı da buralara yığılsa, bizi düşüremezler diyordu. Fırat, Dicle ve Nil kucaklaştığında yer yerinden oynayacaktı. Öyle de oldu. İkincisi, merkezî bir hedef belirlemenin gerekliliğiydi. Bunu büyük ölçüde, Kudüs’ün fethine yönelik vurgu ve çabalarla inşa etti. İç didişme yerine, asıl ve gerçek düşmana dikkat çekti Selahaddin. Kudüs’ün fethini, Müslüman halkın ve ülkenin korunmasını ve istilacılardan temizlenmesini öne çıkardı. Bunun için bir sabır kalesi inşa etti önce. Bir heyecan dalgası oluşturmaya çalıştı. Dört bir tarafa elçiler gönderdi. Sürekli mektuplar yazdı. Âlimlerden, müderrislerden, fakihlerden, sanatçılardan, bilge analardan yardım istedi. Bugünün ifadesiyle söylersek süreğen bir canlılık, etkili bir kamuoyu oluşturmaya çabaladı. Bunların yanında asıl sır, kafaların kıymetli düşüncelerle yanıp tutuşmasıydı. Sürekli çalışmaktı. Kesintisiz bir cehd ve direnişin sonunda Müslüman dünya belki de yok olmaktan kurtuldu. Şunu da ekleyelim: Nureddin de Selahaddin de kılıcın yanına kandili, kitabı, ilmi, adalet terazisini, merhameti getirmeyi ihmal etmedi. Hayatın bütün alanlarını ayağa kaldırmaya gayret ettiler ve Allah da onların çabalarını bereketlendirdi. Reçete bugün de birliği öne çıkarmak, fikrî ve fiilî olarak işgalden kurtulmayı öncelemek ve sabır eşliğinde sürekli çalışmak, çok çalışmaktır. Güzel işlerin arısı olan samimi, hünerli ve adanmış insanların sayısını artırmaktır.

Fethinden sonra Kudüs’e ne tür katkıları oldu?

Selahaddin, Kudüs’ü gerçek anlamıyla yeniden özgürleştirdi. Onu inciten, tanınmaz ve kıpırdayamaz hâle getiren zincirleri kırdı. Adalet, merhamet ve özgüven sahibi bir fatih edasıyla sarıp sarmaladı. Kılıç hakkıyla almasına rağmen halkına merhametle davrandı. Haçlıların seksen sekiz yıl önce kana buladıkları, on binlerce insanı katlettikleri şehirde hiçbir taşkınlığa izin vermedi. Müslümanlar zafer sevincini büyük bir olgunluk içinde kutladılar. Selahaddin, kıble mescidini ve diğer yerleri gül suyuyla yıkattı. Mabetlere güzel kokular sürdü. Haçlıların bozdukları binalarda gerekli tadilatları yaptırdı. Bu arada, din ve mezhep ayrımı yapmadan şehirdeki bütün fakirlerin, acizlerin doyurulmasını istedi. Zorda kalana el uzattı. Daha önce Nureddin Zengi’nin yaptırdığı minberi getirtti. Onun rüyasını da gerçekleştirmiş oldu. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Yakubî Hristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîlerin de şehre yerleşmesine izin verildi. Hıristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi. Bir süre Kudüs’te kalan Selahaddin, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi. Rivayetlere göre Kubbetü’s-Sahra’nın tepesindeki haçı kaldırarak oraya hilâl koydurdu. Beytülmakdis kurtulana dek gülmeyeceğini, kahkaha atmayacağını söylemişti. Fetihten sonra o hilâli seyrederek, okunan ezanları dinleyerek uzun uzun gülümsedi. Fetih nasip olana dek başından çıkarmadığı siyah sarığa veda etti. Tapınak şövalyelerinin yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı. Şehrin surlarını tamir ettirdi ve önlerine derin hendekler kazdırdı. Burçlar inşa etti. Sultan, Kudüs’ün idaresini Fakih Ziyâeddin İsa’ya verdi. Onun 1189’da ölümü üzerine de yerine Hüsâmeddin en-Necmî getirildi. Yaklaşık bir ay sonra şehirden ayrılarak tekrar sahildeki Frenklerin üzerine yürüdü. Üçüncü Haçlı seferi başladığı zaman da büyük bir sabır ve fedakârlıkla Kudüs’ü korudu. Aylarca, yıllarca adım adım Frenkleri izledi. Kudüs tarafına geçmelerine izin vermedi. Rişar geldiğinde ve saldırı hazırlıkları yaptığında, kılıcını bir kenara koyup o da halkıyla birlikte taş taşıdı. Surların tamiratında çalıştı. Sonra emirlerini topladı. Onlarla istişare etti. Topyekûn bir saldırı olduğunda topyekûn direnmek için ahidleştiler. Kudüs’ü ve Müslümanları korumak için ölüme dek vuruşmaya söz verdiler. Birlikte cuma namazına gittiler. Selahaddin, namazdan sonra dua ve secdeye devam etti. Son altı yılında Selahaddin’in yanında bulunan İbn Şeddad, günlüklerinde, o gün ağlamaktan seccadesini göle çevirdiğini söylüyor. Rişar ve adamları gittikten, Frenklerle anlaşma yapıldıktan sonra da bir süre Kudüs’te kaldı. İbn Şeddad’ı Kudüs kadısı yaptı. Şehirde bir Şafii medresesi açtırdı. Bütün ihtiyaçlarının görülmesi için vakıflar kurdurdu. Zaten kısa bir süre sonra da vefat etti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.