Çerkes Sürgünü ve Türkiye Çerkesleri / Kafkas Vakfı Kurucusu Mehdi Çetinbaş

Çerkesler 1500’lü yılların ortasından itibaren Ruslarla sürekli savaş halinde oldular. Bu savaş bazen çok şiddetli, bazen de fasılalarla durgun dönemler yaşadı. Eskiden Knez adı verilen küçük prenslikler halinde yaşayan Ruslar, Moskova Knezliğinin etrafında toplandıktan sonra doğal olarak güneye doğru inmeye başladılar.

Güneye yani Rusların tabiriyle sıcak denizlere inen yolda iki engel mevcuttu. Bunlardan birincisi Kuzey Kafkasya halkları, diğer bir tanımla Çerkesler, diğeri ise Kırım Hanlığı idi. Rusların Karadeniz’e ulaşmaları ve oradan Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasına ulaşmasının tek yolu bu engellerin ortadan kaldırılmasıydı.

Ruslar güney bölgelerini ele geçirmek için üç yüz yılı aşkın bir süre savaşmak zorunda kaldılar. Kuzey Kafkasya Halkları topyekun bir direniş gösterdiler. Ruslar Kırım üzerine yaptıkları seferlerde karşılarında Osmanlı’yı buldular.

Çerkesler siyasi ya da idari yapı olarak Osmanlı’ya bağlı olmamakla birlikte, doğal müttefik olarak düşmanla birlikte savaştılar. Ruslar 19. yüzyılın ortalarına kadar pek fazla bir başarı elde edemediler. Osmanlı’nın zayıflaması ve çöküşe geçmesi Kafkasya ve Kırım’ın kaderini de yakından etkiledi.

1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca antlaşması ile Kırım Osmanlı’nın elinden çıktı. Bu anlaşma maddeleri arasında Kuzey Kafkasya’nın da Ruslara bırakıldığı yazıyordu. Oysa Kafkasya Osmanlı toprağı değildi. Burada Osmanlı egemenliği de yoktu. Sadece savaş zamanlarında Çerkesler ile Osmanlılar zaman zaman müttefik olarak karşılıklı olarak birbirlerine yardım ediyorlardı.

Ruslar kağıt üzerinde Osmanlı’dan devir aldıkları Kafkasya topraklarına hakim olabilmek için yetmiş yıla yakın savaşmak zorunda kaldılar.

Ruslar bu savaşlarda çok vahşice davrandılar. Binlerce köy ve mezra yerle bir edildi. Ormanlar ateşe verilip tabiat yok edildi. Milyonlarla ifade edilebilecek kadın çocuk ve yaşlı acımasızca katledildi.

Çerkesler kanlarının son damlasına kadar savaştılar. 20.000 civarındaki son Çerkes birliği, Soçi yakınlarındaki Kabaade platosunda Ruslara teslim olmayı kabul etmeyerek son neferine kadar savaştı ve hepsi şehit düştü.

Ruslar 21 Mayıs 1864 gecesi meşalelerle Kabaade platosunda zafer alayı tertip ettiler. Savaş meydanında yatan şehit Çerkes askerlerinin bedenlerini çiğneyerek, ordu komutanı Çar Naibi Grandük Mişel’in önünden resm-i geçit yaptılar.

Bu savaşın ardından Grandük Mişel yayınladığı bir genelgeyle Karadeniz kıyısında yaşayan Çerkeslerin burayı bir ay içinde boşaltmasını aksi halde kalanlara esir muamelesi yapılacağını duyurdu. Çaresiz durumda kalan Çerkesler buldukları tekne ve gemilere binerek kendilerini Osmanlı topraklarına atmak durumunda kaldılar.

Rusların Kafkasya savaşları sırasında yaptıkları tartışmasız olarak bir soykırımdır. Burada bir milletin topyekun olarak imha edilmesi amaçlanmıştır. 1825 yılında Batı Kafkasya’da yaklaşık olarak beş milyonu aşkın Çerkes yaşamaktaydı. Bu rakam bölgeyi ziyaret eden Avrupalı seyyahlar tarafından da doğrulanmaktadır.

Savaş bittiğinde iki milyona yakın insan vatanlarından zorla koparılıp sürgün edilmiş, sürgüne giden insanların beş yüz binden fazlası yollarda hayatını kaybetmiştir. Vatanında kalabilen Çerkes sayısı ise yüz bin civarındaydı. Buradan da şu anlaşılıyor ki 1825 yılında beş milyon Çerkes’ten sadece bir milyon Çerkes’ten bahsedebiliyoruz. Ruslar 1864 yılında büyük bir insanlık suçu işleyerek Çerkes halkına soykırım uygulamıştır. Bu tarihten sonra Çerkes halkı dünyanın farklı yerlerine dağılarak dil ve kültür noktasında da büyük bir yok oluşun içine sürüklenmiştir.

Osmanlı imparatorluğu 1864 yılında yaşanan bu sürgün sırasında, Kafkasya’dan gelen Çerkeslerin tamamını ülkesine kabul etmiştir. Bu kabulde, Osmanlı’nın geleneksel olarak izlediği mazlum milletlerden yana olan politikasının yanında, ülkenin ihtiyacı olan taze nüfusun karşılanması da amaçlanmaktadır.

Osmanlı’nın Çerkesleri yerleştirdiği bölgeler incelendiğinde Rusya ile anlaşmalı bir politika izlediği sonucunu çıkarmak da mümkün oluyor.

Ruslar üç yüz senedir kendilerine kan kusturan Çerkeslerden kurtulurken, Osmanlılar da savaşlar sırasında kaybettikleri Müslüman nüfusun yerine taze ve aynı zamanda cengaver bir nüfus ikame etmenin hazzını yaşamışlardır.

Osmanlı yönetimi Çerkeslerin bir bölümünü, iki yüz bin civarındaki Çerkesi, Balkanlara yerleştirmiştir. Balkanlarda yerleşim yerleri de planlı ve özenle seçilmiştir.

Varna, Rusçuk ve Silistre hattına yerleştirilenlerle Eflak bölgesinin kontrolü amaçlanmıştır. Vidin ve Niş bölgesine yerleştirilen Çerkesler ile de Romanya ve Macaristan üzerinden gelecek tehlikeler göğüslenmeye çalışılmıştır.

Kosova ve Sırbistan sınırında Priştine ve Mitroviça dolaylarında ikame edilen Çerkesler ile, Sırp çetecileri kontrol altına alınmak istenmiştir.

Bunların dışında Flibe ve Batı Trakya dolaylarında da önemli miktarda Çerkes iskanı olmuştur. Bu bölgelere yerleştirilen Çerkesler ile yöre halkı arasında kanlı mücadeleler yaşanmıştır. Bilhassa Filibe dolaylarında yaşanan Bulgar ayaklanmasında sayısı binlerle ifade edilen Çerkes hayatını kaybetmiş; isyanın bastırılması sırasında da binlerle ifade edilen Bulgar ölmüştür.

Tarihe 93 Harbi olarak geçen, 1877-78 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus savaşında Çerkesler aktif olarak yer almışlardır. Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanan 93 harbinden sonra imzalanan Berlin Anlaşması’nın maddelerinden biri de, Balkanlara iskan edilen Çerkeslerin buradan uzaklaştırılmasıdır.

1864 yılında vatanlarından koparılıp Balkanlara yerleştirilen Çerkesler, 93 Harbi sonrası tekrar büyük bir dram yaşamıştır. On dört yıl önce yerleştikleri topraklara tam alışmak üzereyken yeniden zorunlu bir göçe tabi tutulmuşlardır.

Balkan Çerkesleri bu sefer bu topraklardan alınıp Ortadoğu bölgesine yollanmıştır. Bu gün Suriye, Ürdün ve İsrail topraklarında yaşayan Çerkeslerin büyük bir kısmı Balkanlardan sürülen Çerkeslerdir. Balkan Çerkeslerinin çok az bir kısmı da Anadolu topraklarına İzmit-Adapazarı dolaylarına yerleşme imkanı bulmuştur.

1864 yılında Karadeniz limanlarına indirilerek Anadolu topraklarında iskan edilen Çerkesler de belli bir politika güdülerek iskan edilmişlerdir. Çerkesler Samsun’dan başlayarak Amasya, Çorum, Tokat, Kayseri, Sivas ve Hatay arasında bir çizgi oluşturacak şekilde iskan edilmişlerdir.

Kayseri’de Uzunyayla dolaylarına iskan edilen Çerkesler sayesinde Osmanlı, sürekli olarak isyan eden ve huzursuzluk çıkaran göçebe Avşar aşiretlerini hizaya sokmayı amaçlamıştır. Bu konuda başarılı olduğu da söylenebilir.

Marmara bölgesine ve İstanbul’a komşu yerlere yerleştirilen Çerkes kabileleri arasında Ubıh ve Şapsığ boylarının çoğunlukta olması da tesadüfi değildir. Bu kabilelerin önde gelen liderlerinin kızlarının Osmanlı Sarayına gelin olarak gitmesi doğal olarak Şapsığ ve Ubıh kabilelerinin Osmanlı sarayı ile yakın ilişkiler içinde olmasını sağlamıştır.

Çerkesler bu ülkeye toplu olarak 1864 yılında gelmişlerdir. Bu tarihten itibaren gerek Osmanlı, gerekse Türkiye Cumhuriyeti için kan dökmüşler ve bedel ödemişlerdir.

Bugün Türkiye’de tahmini olarak Çerkes kökenden gelen beş milyonu aşkın Çerkes’in varlığından söz edebiliriz.

Sovyetler Birliği zamanında ana vatanlarından kopuk olan ve oradan hiç haber alamayan Çerkesler, bugün Rusya Federasyonu bünyesinde federal devletçikler halinde yaşayan akrabaları ile yeniden irtibat kurma imkanına kavuşmuşlardır.

Dünyanın dört bir yanına dağılmış olarak yaşayan Çerkeslerin en büyük arzusu, ata vatanları ile yakın diyalog kurabilmektir. Akrabalarının yaşadığı Federal Cumhuriyetlerde kolayca mülk edinme ve oturum haklarının kendilerine tanınmasını istemektedirler.

Çerkes toplumu geçmişte çok büyük acılar yaşamış ve buna paralel olarak hem dil hem de kültürel anlamda büyük bir erozyona uğramıştır. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bazı talepleri vardır.

Türk devletinin farklı dil ve lehçelerde TRT marifetiyle yapmış olduğu yayınlar arasına Çerkesçe’nin de alınması en büyük arzularıdır. Bu konuda yetkililerin gerekli adımları atacağını ümit ediyorum.

Yorum bırakın