Ana sayfa - Arşiv - Cengiz Küçükayvaz’la Söyleşi

Cengiz Küçükayvaz’la Söyleşi

62-cengiz-kucukayvazCengiz Küçükayvaz oyunculuğa, tiyatroya, sanat hayatına nasıl başladı? Bu yetenek biri tarafından mı keşfedildi, eğitimle mi oldu, nasıl oldu?

1986 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Oyunculuk Bölümünü kazandım ve 1990 yılında mezun olduktan sonra profesyonel anlamda İstanbul’da tiyatro yaşamına başladım. Belirli özel tiyatrolarda rol aldıktan sonra, televizyon dizileri ve sinema filmlerinde yer aldım. Bu çalışmalardan sonra 2008 yılında kendi tiyatromu yani Cengiz Küçükayvaz Tiyatrosu’nu kurdum ve 2011 yılında da bundan 4-5 sene önce Cengiz Küçükayvaz Tiyatro Akademisi’ni kurma şansına sahip oldum. Bir yandan tiyatro çalışmalarını yürütüp bir yandan televizyonla, sinemayla haşır neşir olup bir yandan da okuldaki, akademideki öğrencilerimize sağlıklı, akademik anlamda eğitim veren bir çalışmanın içerisine girdik ve hâlâ bu çalışmanın içerisinde devam ediyoruz. Daha sonra bir yapım kimliğimiz olmaya başladı. Bu yapım kimliği içerisinde de televizyon ve sinemadaki belirli projelere imza atma şansına sahip olduk.

Evet, sizi genelde komedi türünde gördük. Bu sizin tercihiniz miydi yoksa size gelen teklifler mi bu doğrultudaydı, nasıl oluştu bu süreç?

Tabi gelen tekliflere bağlı olarak. İnsanların kafalarına yerleşen bir Cengiz Küçükayvaz metaforu var. Bu metafora göre hareket etmek ve bir de benim komikliği çok sevmemden kaynaklanan bir durum bu. Ama en nihayetinde bir oyunculuk eğitimi aldığımdan dolayı… Bazı formlar vardır, bazı karakterler vardır, hem komediyi hem dramı aynı şekilde canlandırabilmeli. Bunun inceliklerine göre hareket ettiğinizde her iki rolü de oynama, her iki türde de başarılı olma şansına sahip olabiliyorsunuz. Fakat yapımcıların tercihi; “Malzemesi buna daha uygun, bunda herhangi bir şekilde zorluk çekmeyiz, rahatlıkla hareket edebiliriz.” dinamizmi içerisinde böyle taleplerde bulundular. Senaryo da hoş olunca keyifli bir iş çıkacağını tahmin edince siz de öyle bir projenin içerisinde yer alıyorsunuz.

Teklifleri kabul ederken kriterleriniz nelerdir? Mesela “Bu film iş yapar, bu oyun iş yapar.” mı diyorsunuz?

Ben önce oyuncuyum, ben önce senaryonun dinamikliğine bakıyorum, dinamik yapısına. Arkasından da öngörülen rolün bana ne katacağına benim ona ne katacağıma ne katabileceğime, beni zorlayıp zorlamayacağına. Bunlara bakıyorum. Ama senaryonun dinamizmi benim için gerçekten çok önemli. Bizde komedi anlayışı denilince çoğu zaman ve çoğu noktada sabun köpüğü işler de karşımıza gelebiliyor. Ben bu sabun köpüğü şeylerin içerisinde çok fazla yer almak istemiyorum. Akıllı, içinde zekâ ürünü barındıran, yaşamın kendi içerisindeki duru komikliklerin ortaya çıkmış olduğu eserler benim daha çok ilgimi çekiyor. Yani doğal olması benim için çok önemli. Hem komedi için hem dram için. Doğal olduktan sonra, yaşayan, soluk alıp veren bir senaryoyla karşılaştığım zaman, rolün azlığı veya çokluğu benim için hiç fark etmiyor. Eğer onu seversem “Evet” diyorum; bunun sonuna kadar yanında olurum.

Peki, sizce oyunculukta eğitimin önemi nedir?

Bence çok önemli. Çünkü bir yeteneğin, mevcut kişideki yeteneğin hangi normlara ve forma uygun olarak hareket etmesi gerektiğine eğitim karar veriyor. Çok yetenekli olabilirsiniz, tamam; bu işin temel bazı gerçekten yetenekten geçiyor. Fakat bunu çevreleyen iyi bir iskelet yapısına, bir kas yapısına sahip olmazsanız doğru ve sağlıklı bir şekilde hareket edemezsiniz. İnsan vücudu gibi düşünün; her şeyin yeri belli ve her biri birbirini tutan sinir uçları, kas yapıları belli. İşte bu sinir uçları ve kas yapıları, bu meslekteki, oyunculuk mesleğindeki teknik metaforu belirliyor. Şimdi bunların olmadığını düşünün, bütün organların tek bir yere yığıldığını düşünün ve hepsinin birbirinin içine girdiğini düşünün, hepsinin dağınık olduğunu düşünün. Eğitim sizin kendinizin farkına varmanıza, kendi yeteneklerinizin farkına varmanıza, bunların sağlıklı bir şekilde ortaya çıkartılmasına, aynı zamanda eğitim vasıtasıyla sizin sınırlarınızı zorlayabilecek başka malzemelere yönelmenize yardımcı olan çok güçlü bir metafor. Bu yüzden, mutlaka ve mutlaka bu iki şeyin iyi bir şekilde birleştirilmesi gerekiyor. Bunu sakın yanlış anlamasın insanlar; yani eğitim olmadan da insanlar harikulade işler yapabiliyorlar, çıkartabiliyorlar. Eğitim, bu ortaya çıkan şeyin ayakları üzerine daha sağlam basmasına yardımcı olan bir metafor. Yani onu korumaya alan bir metafor. O yüzden eğitim çok önemli. Bu işin yüzde 70’lik kısmını zaten yetenek oluşturuyor. Burada önemli olan nokta: Yeteneği eğitim vasıtasıyla güzel bir şekillendirmenin içerisine koyduğunuz vakit kendinizden, adınızdan bahsettirebilecek bir yapıya sahip oluyorsunuz. Diğer türlü tamamen dağınık oluyor; idareten, geçici, sadece o an için insanların vakit geçirmesini sağlayan bir noktaya getiriyorsunuz. Ortaya çıkan çalışma güzel olmuyor. Belirli noktalarda insanın kendisini geliştirmesi gerek. Geliştirirken, kıyısında köşesinde azıcık da bir eğitimi olsun yahu. Ufacık da olsa o bile kârdır diyoruz biz. O yüzden, mevcut yeteneğin şekillendirilmesi açısından çok önemli olduğuna inanan insanlardan biriyim. Kişinin içinde var olan yeteneğin ortaya çıkartılması için zorlayıcı ve itici bir güç olduğuna inanan insanlardan biriyim. O yüzden, benim için yetenek önemli. Zaten biz prensiplerimizde de böyle söylüyoruz: “Herkesin içinde gizli bir yetenek vardır, önemli olan bunun ortaya çıkartılmasıdır.” Ortaya çıkartan nokta işte eğitim.

Cengiz Küçükayvaz Tiyatrosu’nu kurdunuz, burada çalışmalarınız var… Neler yapıyorsunuz? Gençlere tavsiye noktasında, tecrübelerinizi aktarım hususunda neler söylemek istersiniz?

Önce kendini bilmekle ilgili bir olay, istemekle ilgili bir olay. Bu mesleği layıkıyla yerine getirecek olan, bu oyunculuk işini bir mesleki metaforda hareket ettirmek ve buna göre artık kendilerine bir yol çizmek isteyen, bir sanatçı kimliğiyle yol almak isteyen bütün gençlerimize şunu tavsiye ediyorum: Çok isteyin. Çok isteyin. İstemezseniz olmaz. Çok isteyin. Onu sevin. Çünkü bu sanat, oyunculuk sanatı, gerçekten her dakika pohpohlanmayı ve sevilmeyi isteyen bir sanat, devamlı vermeniz gereken bir sanat. Zor. Zor bir birliktelik. Her dakika veren insanın siz olduğunuzu bilmek bir oyuncu olarak gerçekten çok zor. Ama bu meslek böylesine bir meslek işte, son derece nankör bir meslek; sadece vermek zorundasınız ve bunun için de bunu istemeniz lazım.

Devamlılık gerekiyor galiba, değil mi?

Kesinlikle. Yani asla sizin belirli bir çizgide durmanıza izin vermeyen bir meslek bu meslek. Çıtayı devamlı yükseltmek zorunda olduğunuz bir meslek. “Ben belirli bir noktaya kadar geldim, tamam, bundan sonrası beni idare eder.” diyebileceğiniz bir meslek değil. Kendisini geliştiren, kendisini yenileyen -tiyatro anlamında söylüyorum- gelişime açık, her şeyi takip edebilen bir sanat. O yüzden, istemezseniz, bu mesleği yapmayı istemezseniz başarılı olamazsınız. Gençlere tavsiyem bu. Eğer istiyorsanız bu mesleği yapın. Çünkü gerçekten zor.

Sinemada ve tiyatroda tecrübeleriniz var. Bunları ayrı ayrı ele aldığınızda, her iki branşın da sizin için karşılıkları neler, ne ifade ediyor?

Her birinin kendine ait çok güzel özellikleri var. Televizyondan almış olduğunuz keyif başka, sinemadan almış olduğunuz keyif bambaşka, tiyatrodan almış olduğunuz keyif çok daha başka. Ben bu anlamda tabi ki temel olarak tiyatro oyunculuğunu alıyorum. Yani tiyatroda yapılan çalışmayı kendime baz alıyorum, örnek alıyorum. Arkasından da sinema geliyor. Sinema da çok büyülü bir hava. O da oyunculuğu zorlayan sanatlardan biri. Onun da çok büyülü bir havası var. Sinemayı da çok seviyorum.

Oynamak istediğiniz bir rol olabilir, bir tür olabilir veya bir konu olabilir; böyle içinizde hayal ettiğiniz bir şey var mı?

Elbette var. Hemen hemen bütün tiyatro türleri hakkında çalışmalarda bulundum, bu türlere ait olan üstatlarla çalışma şansına sahip oldum. Hem akademisyenlerdi hem de alaylıydı bu kişiler. Geleneksel Türk tiyatrosu için -Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun- Erol Günaydın üstadımdan el almışlığım vardır. Erol Günaydın, Halit Akçatepe; bunun gibi, geleneksel Türk tiyatrosunda söz sahibi olmuş olan insanlarla devamlı çalışma şansına sahip oldum, onlar çok şeyler kazandırdı. Bunun yanında, çağdaş oyunlarda yer alma şansına, modern tiyatronun içerisinde yer alma şansına da sahip oldum. Geleneksel Türk tiyatrosunun en büyük üstatlarından biri olan Sayın İsmail Dümbüllü’nün eğer bir şekilde hayatı sinemalaştırılacak olursa, hayata geçirilecek olursa, İsmail Dümbüllü’nün yaşantısını oynamayı çok isterim, sinemada onu canlandırmayı çok isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.