Ana sayfa - Manşet - Çağının Çok İlerisinde Bir Tıp Âlimi: İbn-i Sina / Prof. Dr. Kadircan Keskinbora

Çağının Çok İlerisinde Bir Tıp Âlimi: İbn-i Sina / Prof. Dr. Kadircan Keskinbora

İbn-i Sina’nın tıp tarihindeki önemi dünyada herkes tarafından kabul ediliyor. Bu büyüklüğü nereden geliyor? Neler yaptı ki bu şekilde anılıyor?

İbn-i Sina, esasen çok büyük bir zekâ, çok büyük bir beyin olarak dünyaya gelmiş tabip, sonra filozoftur. İbn-i Sina, hakikaten büyük bir insan ve insanlık için çalışmış bir beyin, insanlık için çalışmış bir yazar ve insanlığa birbirinden kıymetli eserler bırakmış bir kişidir. Ölümünün neredeyse 1000. yılını yakın bir zamanda idrak edeceğiz. Bu uzun döneme kadar hâlâ insanlığı ve dünyayı etkilemeye devam eden çok önemli bir şahsiyettir. İbn-i Sina hekim olduğu kadar, aynı zamanda filozoftur. Arapçada, hekim ve hâkim diye, h harfiyle vurgulanan hikmetli kişi, yani filozof, hikmet sahibi olan kişi manasına gelirdi ve çok önceleri, filozofların neredeyse hepsi hekimlikle de uğraşırlardı, en azından teorik olarak uğraşırlardı. Çünkü o zamanın hikmetli kişileri, hâkimleri hakikaten bütün ilimlere hâkim oluyorlardı, bütün bilimleri okuyorlardı, fikirler ileri sürebilecek kadar biliyorlardı ve yazılarına da aktardılar. Zaman içerisinde kendilerinin daha usta olduklarını düşündükleri konularda çok daha fazla kitaplar yazdılar. İbn-i Sina’nın büyüklüğü, her iki konuda da neredeyse eşit; yani çok büyük bir hekim ve çok büyük bir filozoftur. O nedenle tıp felsefesini de bilerek hekimlik yapıyor. O nedenle yazdığı kitaplar çok sistematik, anlatıları birbirini kuvvetlendiren ve tamamlayan dizi tarzındadır. Bu nedenle kitapları, söylemleri ve aktardıkları sonraki kuşaklara çok daha esaslı geçiyor.

Örneğin, yine onun kadar ünlü, onun kadar maharetli bir hekim var; Ebu Bekir Er-Râzi. Ebu Bekir Er-Râzi de çok iyi bir hekim, 20’li yaşlardan sonra hekimliğe meyletmiş olan bir filozof. Dolayısıyla olgunluk döneminde hekimliğe yönelmiş. Onun da son derece güzel tespitleri var, ancak, onun eserleri biraz karışık yazılmış, sistematik değil. Yine onun eserlerinden, özellikle kızamık ile çiçek hastalığının birbirinden nasıl ayırt edileceğiyle ilgili risalesi en meşhur eserlerinden bir tanesidir. Râzi’nin, “El-Hâvi” en önemli tıbbi eseridir; fakat yaklaşık bir 50-60 sene sonra El-Hâvi’den çok daha sistematik olan, İbn-i Sina tarafından yazılan “El-Kanun Fi’t-Tıb” geliyor. Dolayısıyla siz de bir tıp talebesi olsanız ya da tıp öğretecek olan bir hoca olsanız, bir müderris olsanız, sizin de ister istemez tercih ettiğiniz kitap sistematiği nedeniyle şüphesiz ki temelde El-Kanun Fi’t-Tıb olur. Size o kadar güzel bir yol gösteriyor ki, sizin ayrıca bir müfredat oluşturmanıza gerek kalmıyor, çünkü kitap o müfredata göre düzenlenmiş. Bu kadar kolaylık sağladığı için, İbn-i Sina hocaların da hocası pozisyonundadır. Tabii ki, Er-Râzi’nin kitapları da ek kitap olarak okutuluyor, ama tıp fakültelerinde temel kitap El-Kanun Fi’t-Tıb.

Tabii, o zamanlar için fakülte demekten ziyade, Doğu dünyasında medrese, Batı dünyasında da okul olarak ve tıp okulu olarak geçiyor. Daha sonra isimler değişiyor. Batı dünyasında okullar 12. asırdan sonra, özellikle Salerno ve Bologna’da başlıyor, daha sonra Paris ekleniyor, en sonunda da Cambridge ve diğer okullar ekleniyor. Ama Doğu dünyasında, özellikle Selçukluların muazzam medrese kurmada o kadar güzel bir yönlendirmeleri var ki, bu medreselerin, özellikle tıp medreselerinin temel kitabı, İbn-i Sina’nın El-Kanun Fi’t-Tıb kitabı. El-Kanun Fi’t-Tıb 5 ana ciltten oluşuyor. 1. ciltte, tıbbi konuların özellikleri, tıbbın ne olduğu, tıbbın nelerle uğraştığı ve dolayısıyla temel tıp diyebileceğimiz anatomi, fizyoloji konularına giriyor ve genel tıp bilgisini veriyor. 2. ciltte 760 civarında basit ilaç tarif ediyor. Bu basit ilaçların 760’ını da İbn-i Sina bulmuş değil şüphesiz; çünkü İbn-i Sina, tahsili sırasında o güne kadar antik medeniyetlerden, yani Çin, Hindistan, Mezopotamya, Mısır ve Grek antik medeniyetlerinden ve o medeniyetlerin tıbbi bilgilerinden, yani 10. asrın bitimi, 11. asrın başına kadar olan dönemde ne aktarılmışsa tamamına hâkim olmuştur. Zaten bir kitap okuduğu zaman âdeta ezberliyor. O kadar zeki bir genç. Dolayısıyla kendi tecrübeleri de var.

Bu arada, meşhur Romalı hekim Dioskorides’in de bitkilerle ilgili kitabını ve bitkilerden elde edilecek ilaçlar kitabını da zaten okuyor. Bunların hepsini birleştirerek 760 tane basit ilaç yapıyor. 300’e yakın bileşik ilacı, yani birkaç ilacın üst üste konulmasıyla, “Hangi hastalıkta hangi ilaç kullanılacak” şeklinde ayırdığı 2. cildi basit ilaçlar, 5. cildi bileşik reçeteler olarak oluşturuyor. Bu önce kafasında oluşuyor, daha sonra kitaba aktarıyor. Öyle bir El-Kanun Fi’t-Tıb kitabı ki bu kitap, 1013 yılında bu kitabı yazmaya başladığı saptandı, bitim yılı olarak da 1025 yılı olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla bu kitabı 13 yılda tamamlayabilmiştir. Hiç acele etmiyor, son derece düzenli oldukça sistematik bir şekilde yazıyor.

3. ciltte, baştan ayağa kadar her bir organ ve o organın özet anatomisi, fizyolojisi, patolojisi ve hastalıklarını anlatıyor ve ne ilaçlar kullanılması gerektiğini söylüyor. Gönderme yaptığı zaman tedavilerde, “Filanca ciltte, falanca bahiste anlattığım gibi” diyor. Yani bunları da unutmayacak kadar çok hafızası kuvvetli. İbn-i Sina, gündüzleri hekimliğini yapıyor, geceleri filozofluğunu yapıyor.

İbn-i Sina 4. ciltte de ateşli hastalıkları, cilt hastalıklarını ve bazı cerrahi girişimleri anlatıyor. 5. ciltte de bileşik reçeteleri anlatıyor. Bu kitabı yazdıktan sonra da “Bu bilgiler 40-50 sene sonra değişebilir. Ömrüm yeterse gerekli gözden geçirmeleri ben yaparım” diyor. O kadar hâkim ki tıp ilmine, düşünebiliyor musunuz, tıbbi bilgilerin de zamanla değişebileceğinin bilincinde çok açık görüşlü, kendinin eksiğini de bilebilecek ölçüde bir kişi.

Geceleri öğrencilerine felsefe öğretirken de Eş-Şifa’yı yazıyor. Eş-Şifa çok geniş bir felsefe kitabı. 8 ciltlik, yani El-Kanun Fi’t-Tıb’tan daha geniş olan bir kitap ve o kitapta da o zamana kadar bilinen diğer bütün ilimler var. Mûsikiden jeolojiye, astronomiye kadar her konuya hâkim. Metafizik, en çok sevdiği ve en çok üzerinde durduğu konudur. Birçok konuda zaten teorisi var ve bu teorilerini de oldukça iyi ortaya koyuyor.

İbn-i Sina’yı özellikle Doğu toplumları şüphesiz ki çok seviyor ve sayıyor, ama bilimsel açıdan inceleme konusunda eksiklerimiz var. Çünkü Batı’nın onu incelemesine baktığınız zaman, çok daha sistematik bir şekilde incelediklerini görüyorsunuz. Şüphesiz ki, 1000 yılda muhakkak ki bilgiler değişiyor ve gereken düzeltmeler, gereken notların da düşülmesi gerekiyor veya gereken düzeltmeler çerçevesinde yeniden ele almak gerekebilir. Bunların Batı toplumlarında daha düzgün yapılabildiğini görüyoruz. Doğu’da, Batı’daki kadar iyi incelendiğini söyleyemiyorum, çünkü aktarılan kitaplardan bunu algılayabiliyoruz. Tümüyle ihmal edilmiş değil ama insan çok daha fazla incelenmiş olmasını bekliyor. Keşke modern tıbba geleneksel tıptan geçiş sırasındaki kopukluk yaşanmamış olsaydı. Bu geçişi Doğu bilginlerinin, Doğu hekimlerinin yapmasını çok arzulardım; ama maalesef o şekilde olmadı. Bu söylediklerim, Doğu âlimlerini eleştirme kastıyla değildir. Bir üzüntümü veyahut da bir arzumu dile getirerek bunu söyledim.

İbn-i Sina’nın El-Kanun Fi’t-Tıb kitabının yazılışının üzerinden 1000 yıl geçti. 1000 yıl sonra hâlâ El-Kanun Fi’t-Tıb’taki bilgileri kullanabilir miyiz?

Evet, hakikaten bu bilgileri kullanabiliriz. Ben size son bilgilerden bir tanesini verip tekrar El-Kanun Fi’t-Tıb’taki veya İbn-i Sina’nın zihniyetinden bir örnek vereceğim.

Şu anda tıpta son bir keşif yapıldı. İnsan vücudunda yeni bir organ bulundu diye bilimsel sitelerde yeni bir haber çıktı. İnterstisyum denilen bir organ. İnterstisyum demek, aslında hücreler arası sıvıdır. Yani vücudun sıvılardan oluştuğunu anlatan bir konu değil midir bu? Bu konu aslında 2 bin 500 yıldır söylenen bir şeydir ve 4 sıvı, 4 hılt teorisi olarak sürdürülen bir tedavi sistemi var. Bu, Empodokles isimli, Roma-Grek arasında dolaşan, yani kiminin Romalı, kiminin Grek olarak kabul ettiği bir âlimin, Empodokles isimli bir filozofun başlattığı, evrendeki 4 ana element, derken vücuttaki 4 ana sıvı, 4 ana iklim, 4 ana karakter, her şeyin 4’ünü toparlayarak, 4 humor teorisinin bugüne yansımasıdır.

İbn-i Sina’ya gelen bu 4 humor teorisi, 4 sıvı, 4 hılt teorisi o kadar güzel yerini buldu ve anlatıldı ki, hastalıkları bile mevsimlerine göre, yani Yavuz Bey’in yazın geçirdiği gribin ilacı ayrı, kışın geçirdiği gribin ilacı ayrı olması gerekiyor. Yavuz Bey’in karakteriyle Yavuz Bey’in kız kardeşinin karakteri de farklı olduğu için, size verilen ilaçlar değişebilir. Çünkü o 760 tane basit ilaç ile 300’e yakın bileşik ilaçların arasından sizin karakterinize uygun olan, mevsim, karakter, bünyeniz ve diğer özelliklerininizi dikkate alarak ilaç üretiyor İbn-i Sina ve tabii ki, İbn-i Sina’nın öğrencileri de o yoldan yürüyorlar. Dolayısıyla 4 hılt teorisini tam yerine oturtan kişi İbn-i Sina’dır. Bugüne kadar birçok gelişmeler oldu. Özellikle 19. asırda, Rönesans’ın da getirdiği fikir hürriyetinin sayesinde muazzam gelişmeler oluyor.

Bu çerçevede birçok değişiklik oldu; ama sonuçta geldiğimiz şey, interstisyum, geldiğimiz bir başka şey, kişiselleştirilmiş tıptır. Yani hepimiz üst solunum yolu enfeksiyonu geçiriyoruz; ama kimimiz neredeyse ölecek hâle geliyoruz, kimimiz de ayakta geçiriyoruz. Üst solunum yolu enfeksiyonu ilacı diyelim ki A ilacı. A ilacı seni çok iyi tedavi ediyor, bana hiç faydası olmuyor. Demek ki kişiden kişiye değişiyor. İlaç aynı ilaç, formülü, terkibi aynı; ama kişiden kişiye tesiri değişiyor. Bu nedenle son dönemin, 21. asrın anlayışı, kişiye özgü tedavi geliştirilmesi gerekiyor şeklindedir. Dolayısıyla insanların genetik haritası çıkarılmaya başlandı ki, hangi ilaçtan daha çok istifade edilecek, vücudu hangi hastalıklara daha temayüllü, ona göre tedavi planı çizelim. Bunu bin yıl önce İbn-i Sina uyguluyordu. Tabii, o dönemin bilgileri çerçevesinde tedavi yapıyordu.

İbn-i Sina için “Bu kadar çok ilmi sezgi yoluyla mı edindi acaba” diye düşündüğünüzü ifade ediyorsunuz. Bu düşüncenizin sebebini açıklayabilir misiniz?

Tıpta, kanıta dayalı tıp diye bir kavramımız var. Tabii her şeyi kanıtlayamıyoruz. 21. asırda olmamıza rağmen her şeyi kanıtlayabilecek laboratuvar veya bilgi veya yöntemlerimizin tamamı elimizin altında henüz yok. Dolayısıyla bazı şeyleri hissederek, sezerek yahut da acaba şeklindeki bir kuruntu veya şüpheyle bazı noktalara erişme imkânı olabiliyor. Bunları kanıtlama şansınız olamayabilir, çünkü belki bunu kanıtlayacak ilim henüz gelişmemiş olabilir. Bunu izah edebilmek kolay değil. Çünkü bunu anlayabilmek için, İbn-i Sina’yı çok fazla okumuş olmak gerekiyor. Çok fazla okuduğunuz zaman, özellikle felsefe kitabını, onun felsefesiyle ilgili ve teori kavramlarıyla ilgili derinlemesine girdiğinizde, “Bunu da nereden çıkardı?” diyorsunuz, “Oradan acaba bir şey mi sezinledi de öyle çıkardı?” diye algılıyorsunuz. Ne kadar bilgi üretirseniz o kadar da zekâ üretiyorsunuz. Dolayısıyla İbn-i Sina’da da zaten büyük bir zekâ vardı, o edindiği bilgiler kendisinin zekâsını daha da katladı diye düşünüyorum. Bahsettiği bazı şeylerin o dönem için kanıtını düşünemiyorum. Tahmin ediyorum. Belki bu dönemde kanıtlayabileceği bazı şeyleri o dönemde kanıtlayamazdı.

Çok basit bir şey söyleyeyim. Örneğin “su cinleri” bahsi. Bir şeyin farkına varıyor, “Mikrop diye bir şey var ve gözümle göremiyorum.” diyor. Biz gözümüzle göremiyoruz. Bu hastalığın sebebinin su cinleri olduğunu tahmin ediyor, yani kolerayı, kirli suyla geçen bir hastalık olduğunu düşünüyor. Çünkü o kadar çok salgın görüyor ki kendi bulunduğu ve dolaştığı yerlerde ve tabip olarak tabii ki ona başvuruluyor. Bu sebeple, “Bu hastalığın su cinleriyle geçtiğini düşünüyorum, ama biz göremiyoruz.” diyor. Bu bir sezgidir. Neyle kanıtlayacak? Çünkü o zaman mikroskop bulunmuş değil.

Yeme-içme alışkanlıklarına veyahut da tedavilerine dair İbn-i Sina’nın enteresan ve faydalı olabilecek yöntemleri var mı? Bazı kişilerin İbn-i Sina’nın kitaplarındaki bilgileri alıp kendilerini tedavi etmeye çalışmasına ne diyorsunuz?

Çok güzel bir konuya değindiniz. Mesela, zencefilin faydalı olduğunu ve zencefili kuru, çiğ olarak da yiyebileceğimizi okuyucularımıza şimdiden söyleyebilirim. Çeşitli şekillerde onu tüketebilirler. Zerdeçalı da yine aynı şekilde tüketebilirler. Özellikle enfeksiyonlara ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına karşı kullanabilirler. Reçetelere hiç girmek istemiyorum; çünkü ben İbn-i Sina’yı anlattığım zaman bir fitoterapi anlatmıyorum. Bir sürü kitabı var. El-Kanun Fi’t-Tıb Türkçeye de tercüme edildi. Okumak isteyen oradan okusun, reçete çıkarmak isteyen yetkin kişiler kendi sorumluluğuyla onu yapsın. Sağ olsunlar, katkı yapanlar oluyor, eleştiri yapanlar oluyor. Başım üzerine, ben eleştiriye açığım, eleştiri de insanın gelişimine katkı sağlar. Mesela, “Orada geçen bitki adlarının Latincesini yazın, şunu yazın, bunu yazın.” diyenler oluyor. Yazdığımız an böyle sakıncalara dönüşecek. Bir de ben tercümesini yapıyorum. Tercümede o yazmıyorsa, benim eklemelerim ancak dipnot tarzında olur. Fazla da dipnot yazmayı tercih etmiyorum, hatta ilaç isimleri yazmaktan kaçınıyorum. Varsa metnin içinde, yazmak zorundayım; çünkü tercümeye sadakat göstermek zorundayım. Yoksa ekleme yanlısı değilim, birileri kalkıp oradan tabiplik yapmaya kalkışmasın diye. Çünkü artık tedavinin ciddi sorumluluğu var.

İbn-i Sina aynı zamanda deneysel tıbbın öncülerinden midir?

Kesinlikle öncülerinden sayabiliriz. Çünkü kendisinin yaptığı ilaçlarda deneme yoluyla bulduğu ilaçlar var ve nasıl denenebileceğiyle ilgili önerileri var. Kendisinin farmakognozi bilim dalına katkı yapabilecek çok ilginç bir yöntemi var; “Yeni bir ilaç nasıl ilaç olarak denenebilir?” diyor ve 6 tane kural koyuyor. Düşünebiliyor musunuz, sadece hekimlerin babası değil, eczacılara da yol gösteren birisi.

Bu arada, gayrimüslim bir İtalyan ressam tarafından İbn-i Sina’nın saygınlığıyla ilgili çok güzel bir resim çizilmiş. Avrupa’da o kadar hayranlık duyuluyor ki İbn-i Sina’ya, 3 koltuk çiziyor, orta koltuğa İbn-i Sina’yı oturtuyor, taç koyuyor başına, eline âsâ veriyor. Âsâ otorite işaretidir. Âsâ elinde, başında taç, İbn-i Sina ortada. İbn-i Sina’nın sağında Hipokrat, solunda Galen. Hipokrat ki, biliyorsunuz, tıbbın babası kabul edilen kişidir. Galen de çok önemli bir tabip ve ilaç tarif eden, ilaç üreten bir bilgindir. Galen’in ve Hipokrat’ın başında taç yok. Taç İbn-i Sina’nın başındadır. Düşünün, o zamanlar dinler savaşı da yapılmış. O sırada Haçlılarla kanlı savaşlar zaten süregelmekte. Dolayısıyla bir Müslüman bilim insanı başına taç koydurtuyorsa, koyan aslında gayrimüslim ressam değil, o tacı başına koyduran İbn-i Sina’dır. Orada İbn-i Sina’nın büyüklüğünü, İbn-i Sina’nın evrenselliğini görüyorsunuz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.