Çağın İronisi: İletişim Çağında İletişimsizlik / Dr. Mehmet Öztürk

37-iletisim-ironi“Aynı odada bir masa etrafında oturan bir grup insan birbirleri ile ellerindeki cep telefonları vasıtasıyla iletişim kuruyorlardı. Dokunma mesafesinde yakın olan bu insanlar; hallerini, selamlarını, ihtiyaçlarını… telefonlarındaki sosyal ağlarla birbirlerine iletiyorlardı.”
Günümüz insan ilişkilerindeki ironiyi bu parodideki kadar çarpıcı, yalın ve trajikomik yansıtmak sanırım başka türlü mümkün olmazdı.
“İnsan sosyal bir varlıktır.” cümlesini bilmeyen yoktur. Teoride bir hakikati ifade eden bu hükmün maalesef günümüz koşullarında pratik bir karşılığı, reel bir izdüşümünü görebilmek pek mümkün gözükmemektedir.
21. yüzyıla izafe edilen çok farklı tanımlamalar söz konusudur: “Bilişim çağı, teknoloji çağı, uzay çağı…” gibi. Bir diğer niteleme de “iletişim çağı” şeklindedir.
Gerçekten de çağımız, hemen her alanda baş döndürücü gelişmelerin kaydedildiği bir zaman kesitini ifade etmektedir. Ekonomik, sosyal, siyasal, insan hakları, teknolojik, bilimsel… Birçok dalda limitler zorlanmaktadır. Matematik, istatistik ve nominal değerler pik yapmakta, refah düzeyi her geçen gün yükselmektedir. Ancak gelin görün ki paradoksal bir biçimde “değerler krizi” yaşanmaktadır. Maddi değerlerin prim yaptığı bu ortamda moral değerler erozyona uğramaktadır. Tenakuz teşkil eden bu gelişmelerin çok farklı nedenleri bulunmaktadır.
İçinde yaşadığımız çağda kronolojik olarak zaman hızlanmıştır. Teknoloji, bilgi kaynaklarını çoğaltırken zaman ve mekân algısını değiştirmiş, bu durum da birtakım psikolojik ve ruhsal problemlere neden olmuştur. Görsel ve işitsel kitle iletişim araçları yerel değerlerin erimesine, teknoloji sayesinde de sınırlar ortadan kalkınca çok farklı kültürlerle ve coğrafyalarla iletişime geçilmiş olması ortak ahlaki ve moral değerlerde çözülmelere yol açmıştır.
Vahşi kapitalizm, “tüketim” endeksli hayat tasavvuru; idol haline getirdiği marka, imaj, ideoloji, sanatçı, teknoloji ürünleri… vs. enstrümanlarla insanlığı esir almıştır. Tek tip düşünen, giyinen, aynı şeylerden zevk alan hedonist bireyler üretmiştir.
Popüler kültür tutsağı olan gençler; cinsellik, şiddet, eğlence, spor… gibi olguların negatif etkisine maruz bırakılmış, meşru tatmin vasıtaları olması gereken unsurlar maalesef birer “sosyal uyuşturucu”ya dönüştürülmüştür.
Centilmenlik ve kardeşçe rekabet duygularını geliştirmesi beklenen futbol gibi geniş kitlelerin büyük ilgi duyduğu spor dalları fanatizm, holiganizm gibi düşmanlıkların üretilmesine kaynaklık teşkil eden bir sektör haline dönüşmeye başlamıştır.
Asli fonksiyonu; gönül tellerini akort etmek, maveradan koku ve esintiler getirmek, estetik zevkleri geliştirmek, ulvi duyguları coşturmak olması gereken müzik; fonksiyon değişimine uğramış, karamsar, isyankâr, uyuşturucu ve alkol kullanımı ile de bir araya gelince insanları agresif ve saldırgan yapmıştır. Karamsarlık, çaresizlik, ümitsizlik… pompalayan arabesk türü müziklerin insanları depresyona soktuğu, hatta kesici aletlerle kendilerine zarar vermek gibi mazoşist duyguları depreştirdiği, diğer taraftan bazı rock, rap ve heavy metal müzik türlerinin de şiddeti özendirdiği bilimsel araştırmalarla ortaya konulmuştur.
Batı uygarlığının karakteristik özelliklerinden biri olan “bireycilik” anlayışı, görünürde pozitif bir algı oluştururken gerçekte bambaşka sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Söz konusu bu “birey” kendini gerçekleştiren “sosyal birey” olmayıp bencil, egosantrik “narsist birey”dir. Batı’da sürekli işlenen kendine “özsaygı” olgusudur. Birey adeta idolleştirilir. Ne var ki ruh ve moral değerler inkâr edildiğinden, insan adeta biyonik ve robotik bir makine olarak algılanmıştır.
Materyalist ve pozitivist bir dünya amaçlandığı için de android ve terminatör bir karakter ortaya çıkmıştır.
Böylesi bir insan kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan bir insandır. Toplum içerisindedir ama asla sosyal değildir. Bencildir, katıdır, şefkatsizdir. Sosyal darwinizmi esas alan bu felsefedeki biri için; “güçlü olan yaşar”, “insan insanın kurdudur”, “zayıf olan yok olmaya mahkûmdur”, “haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklıdır.”
Aksi taktirde Batı’dan ithal öjenizm (ırk ıslahı), biyolojik determinizm, asimilasyon, holokost, jenosit (soykırım), emperyalizm… gibi kavramları nasıl izah edebilirdik?
Oysa “İslam’ın insanı” kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan, eriyen bir insan değildir. İslam’ın öngördüğü insan prototipi “Ferd-i Vahid” tir; müstakildir; hususen Allah’a muhataptır; özeldir.
İslam, insan gelişimini nefs terbiyesi, kalp tasfiyesi üzerine inşa eder. Ruhunu anlamaya, analiz etmeye çalışır. Oysa Batı’da özellikle de pozitivist yaklaşımda ruh inkâr edildiği için sibernetik bir bakış söz konusudur.
Kişisel gelişim kitapları kolaycı, derinlik içermeyen insan çözümlemeleri yapmakta ve öngörmektedir. Bu etkiyi çizgi filmlerde bile gözlemlemek mümkündür. Kır ve hayvan tasvirlerinin yerine mekanik, kan ve şiddet unsurları içeren fikir ve figürler çocukların bilinçaltına boca edilmektedir.
Çocukluğunu yaşayamayan, hayvanlarla, bitkilerle, toprakla temas kuramayan çocuklar, bilgisayar başında ruhsal çürümeye mahkûm edilmektedir.
Oyun oynayamayan, enerjilerini boşaltamayan bu çocuklar, hem bedensel hem de psikolojik problemler yaşamaktadırlar.
“Secret” tarzı kişisel gelişim kitapları “neyi çağırırsan başına o gelir” türü sloganlarla insanları yanlış yönde etkilemekte ve yanlış yönlere kanalize etmektedir. Ruhsal boşluğa düşmüş günümüz insanları “new age spiritüalizmi” denilen yeni çağ ruhçuluğu geliştirmektedirler. Allah’ı tanımadan ruhu tanımak mümkün olamadığı için de zavallıca debelenip durmaktadırlar. “Ne çağırırsan o gelir” anlayışı aynı zamanda insanların kendilerini suçlamaları gibi bir sonuca da götürmektedir ki bu tam bir ümitsizlik ve çaresizlik girdabına sürüklenmek demektir.
Eğer böyle bir anlayış doğru olsaydı Peygamberlerin ve velilerin başına gelen hastalıkları, musibetleri nasıl izah edebilirdik.
Olayın temelinde bireyi putlaştırmak ve kaderi inkâra sürükleyen determinist bir anlayış yatmaktadır. “Külli irade” ve “Cüz’i irade” yeterince anlaşılmadan “hayat okumaları” yapmak büyük bir aldanıştır.
YALNIZLAŞTIRAN İLETİŞİM
Kitle iletişimin bu kadar yaygınlık kazandığı, her tarafı iletişim aygıtlarının kapladığı bir çağda, insanlar yalnızlık buhranları yaşamakta, maddi-manevi girdaplarda yitip gitmektedir.
Twitter, facebook… türü sosyal iletişim ağları sosyalleşmekten ziyade yalnızlaşmanın yansımalarıdır. Bu gerçeklik özünde ironik bir çelişkiyi barındırmaktadır. Ne ilginçtir; Batı’yı Batı yapan değerler hep böylesi paradokslarla doludur. Bumerang etkiye sahiptir. Ve sonuçlarıyla da kendi kendini vurmaktadır:
Nüfus planlaması, reel nüfus azalması gibi bir sonuca neden olmuştur. Evlilikler azalmış, boşanmalar artmıştır. Ortalama ömür uzamış, bu sefer de nüfus yaşlanması gibi bir olgu ortaya çıkmıştır. Nüfus piramidi tersine dönmüştür. Refah düzeyi yükselirken depresyon ve stres artmıştır. En gelişmiş İskandinav ülkelerinde intihar oranları en yüksek seviyelerdedir. Hedonizm, zevkçilik artarken insanlar mutsuzlaşmakta bunun sonucu olarak da sapkın fanteziler çoğalmaktadır. Uygar toplumlar olarak lanse edilen devletler, az gelişmiş ülkeleri barbarca sömürmekte, Irak, Suriye, Filistin, Afganistan… gibi birçok coğrafyaya kan ve gözyaşı götürmektedir. Batı Uygarlığı dediğimiz aslında sonuçta kendini vuran çelişkiler, paradokslar uygarlığıdır. Bu da Allah’ın bir “mekri” (tuzağı) olsa gerektir.
İnsanlar sosyal iletişim ağlarında, türlü ağlara düşmekte, çok çeşitli fantastik tatminler peşinde koşmaktadırlar.
Sosyal ağlar, fedakârlık gerektirmeyen bencil ego tatmin network’ları halini almıştır.
Paylaştığı tweetler kaç retweet yapmış yahut kaç takipçisi var… gibi olgular çoğu zaman caka, fiyaka, mental tatmin, önemsenme ve ben değerliyim arayışlarının bir sonucudur. Silik ve sinik kişiliklerin güç ve iktidar arayışı olarak da karşımıza çıkabilmektedir bu ağlar. Güç zehirlenmesine uğrayanların ise rekabet ve psiko-pres nesnesi olabilmektedir ya da insanların içini dökme, dertleşme, boşalma, rahatlama veya deşarj platformudurlar.
Yapmış olduğumuz bu analizler teknoloji ya da sosyal network karşıtlığı değildir. Pozitif yaklaşıldığında çok yararlı fonksiyonları da söz konusudur. Ancak bizim dikkat çekmek istediğimiz husus; söz konusu bu iletişim araçlarının insanların yüz yüze sıcak ilişkilerini ortadan kaldıran bir “iletişimsizlik sarmalı”nı besliyor ve tetikliyor olmasıdır.
Olayın temeline inildiğinde karşılaşılan olgu “ilgi açlığı”dır. Herkes çevresine; “Ne olur beni fark edin, beni sevin, beni takdir edin, ben bir değerim, ne olur bana ilgi gösterin…” demek istiyor. “Dost bir ses, müşvik bir bakış, merhametli bir dokunuş” arıyor. Çoğu paylaşım; yalnızlığa, kimsesizliğe karşı bir imdat çığlığı gibidir aslında.
Önemli gün ve gecelerde sosyal iletişim araçları kullanılarak topluca atılan şablon mesajlar, iletişimden çok aslında iletişimsizliğin göstergesidir. Yasak savma kabilinden, vicdan rahatlatmaya yönelik yapay ve sanal ilgi seremonileridir.
Bayram algı ve anlayışı dahi günümüzde içerik erozyonuna uğramıştır. Bayram kavramı tatil kavramı ile özdeş hale getirilmiştir. Tatil kelimesi ile “atalet” kelimesi aynı kökten gelir. Atalet, tembellik demektir. Tatiller, tembellik yapılan zaman dilimleri olarak algılanır olmuştur. Maalesef bayramlarda da büyükleri ziyaret ederek gönüllerini almak, bire bir, yüz yüze ilişkiler kurmak; yerini sanal ortamlarda yapay tebrikleşmelere bırakmıştır.
Buraya kadar kısaca ifade etmeye çalıştığımız hususlar iletişim çağının kendisiyle çelişen komplikasyonlarıdır. Teknolojik nimetlere sırtını dönmek değil, onlardan pozitif yararlar devşirebilmek esas olmalıdır. Unutulmamalıdır ki aslolan “insan”dır. Bilim ve teknoloji insanlığın emrinde ve yararında ise makbuldür ve değerlidir. Aksi takdirde insan, teknolojinin mahkûmu haline gelecektir.
Yapılması gereken; toplumu ulvi ideallere özendirici, milli ve moral değerleri önemseyen ve ön plana çıkaran çalışmalar yapmaktır.
İletişimsizliği ortadan kaldırmakta anahtar kavram “sevgi ve empati”dir. İnsanlarla interaktif diyaloğa geçmek gerekir. Fedakârlık, yardımlaşma ve dayanışma, cömertlik, diğergamlık… çok önemli erdemlerdir.
Maalesef günümüzde aileler, aile içi sohbetleri büyük ölçüde ihmal etmektedirler. Ebeveyn ve çocuklar arası iletişim neredeyse hiç kalmamıştır: Yorgun argın işten eve dönen baba kanepede uyuklar, anne yemek ve bulaşıklarla uğraşır. Çocuklara da bilgisayar ve televizyon kalır. Bedenler bir aradadır ama ruhlar, zihinler… bambaşka yerlerdedir. Ailede sağlıklı bir sevgi ağı kurulamayınca, bireyler arasında elektrik akımı da sağlıklı olamamakta, ani, yapay, çıkışlar ise maalesef sigortaları patlatmaktadır.
Cemaatleşme olgusu da çağın problemlerine yönelik rehabilite edici etkiye sahiptir.
İnsanlarla musafaha yapmak, tokalaşmak, sarılmak, onlara tebessüm etmek, sevgi sözleri söylemek, hediyeleşmek, sohbet halkaları oluşturmak… çok ciddi tedavi ve terapi yöntemleridir. Arkadaşlıklar, dostluklar, cemaatler; yalnızlık çöllerinin sosyal terapi vahalarıdır.
Kendini olduğu gibi kabul etme, maddeten alttakilere, manen üsttekilere bakmak da olumlu etki yapacaktır. Tevekkül, rıza çok önemli emniyet sübaplarıdır. Şu söz ne kadar güzeldir; “men âmene bil kader, emine minel keder = kadere iman eden kederden emin olur.”
İletişim çağında iletişimsizlikten kurtulmak isteniyorsa dostluklara büyük önem vermek gerekir. Uzaktan uzağa yapay ve çakma ilişkiler, yerini yüz yüze hakiki ilişkilere bırakmalıdır. “Sevgi paylaşıldıkça artar, sıkıntılar paylaşıldıkça azalır.” İhtiraslardan arınarak empati kurabilmek sempatilere yol açacaktır. Unutmamak gerekir ki “Bir mum başka bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.”

Yorum bırakın