Buzdan Kaleler Ve Esirleri 2 / Kenan Kurban

Saçları iyice seyrelmiş, yanakları dolgun, gözleri ise donuk ve hissiz bakan altmış beş yaşlarındaki adam elinde sadece “Clinical” kelimesi gözüken dergisini okuyordu. Hemen karşısında altmışlı yaşlarda olmasına rağmen pahalı aksesuarlarıyla havalı giyimli kadın dizüstü bilgisayarındaki çizimlerine dalmıştı. İkili, dışarıdan bakıldığında ise küs izlenimi veriyordu. Ya da birbirlerinin varlığını hiçe saymaktan mütevellit rahatsız eden bir sükut vardı. Bu sessizliği, çalan kapı zili bozdu. Ortama uyum sağlamış olan hizmetçi, karıncayı bile incitmek istemeyen hassasiyette adımlar atıp kapıyı açtı. Kadın geri döndü. Kapıdan oğlunun girdiğini gören kadın ayağa kalkıp “Hoş geldiniz evladım Suphi” dedi. Kalın paltosunu çıkartmaya çalışan uzun saçlı, sakalında beyazları seyrek adam “Hoş bulduk mommy.” dedi. Kadın birkaç adım atarken Suphi yanındaki kızı eliyle gösterip “Kız arkadaşım İpek mommy.” Kadın elini uzatırken Suphi “İpek, Makbule hanım.” İpek, küçük zeytin tanesi siyah gözlerinde riyakar bir ışıltıyla “Hoş bulduk efendim.” dedi. Makbule’nin gizlemeye çalıştığı yüzündeki çizgileri belirdi. Biraz kızgın bir sesle Makbule “Efendim değil! Sadece Makbule, Makbule canım.” dedi. Suphi her zamanki rahatlığıyla “İpek, mommy iç mimardır. Dünyada gezmediği yer neredeyse yoktur. Ve ruhu hep yirmi yaşındadır. Gerilme, arkadaşın farz et, rahat ol.” Olayı oturduğu yerden izleyen adam dergiyi elinden bırakıp “Makbule, Makbule bırak çocukları bir nefes alsınlar.” Suphi “Merhaba baba” dedikten sonra İpek’in kolundan gevşekçe tutup eliyle babasını göstererek “İpekçiğim, bu saçları dökülmüş adam babam Bahri Bey. Kendisi beyin cerrahıdır.” Kız, Bahri’ye doğru bir adım atıp elini uzattı. Bahri yerinden milim kıpırdamadan “Hoş geldiniz küçük hanım.” dedi. İpek bu duruma bozuldu ama belli etmedi. İmdadına Makbule Hanım yetişti. İpek’in koluna girip “Sen ona bakma kızım. Bu adam uzun yıllardır karşısındakini insan olarak algılamaz. O karşısındakini sadece hücreler ve organ yığını görür. Ruhtan, duygulardan bihaberdir. Bu sebepten incelikten, medeniyetten bihaberdir. Ondan kibarlık bekleme. Bahri unutmuş olsa da bizim ruhumuz var, sanat var, incelik var.” Bahri’nin yüzünde menfi ve müspet en ufak bir mimik olmadı. Makbule, İpek’i evi gezdirmeye başladı. Suphi ile Bahri birbirlerine bakıp gülüştüler. Suphi ağzında sakızı, eskitilmiş kot pantolonu ve dar kesim tişörtüyle babasının yanına oturdu. Bacak bacak üstüne atıp ağzını yayarak konuşmaya başladı. Suphi “Bu annemin klasik, evine ilk gelenlere hoş geldin ritüeli” Bahri “Bu daha ne? Asıl sıkıcı olan yemek servisi seremonisi. Allah bu kız çocuğuna yardım etsin. İhtirası bitmeyen ihtiyar kadın, kızı kesin ezip kişilik kaybına uğratacak.” Suphi “Huylu huyundan vazgeçmiyor işte.” Bahri biraz kızgın biraz sitemkâr “Oğlum artık sen de evlen de her seferinde bunları tekrar tekrar yaşamayalım.” Suphi yüzünü ekşitip “Ya baba, bu mevzuda farklı düşündüğümü biliyorsun. Artık dünya sizin bildiğiniz eski dünya değil.” Bahri şöyle yan yan kısık gözlerle oğluna bakıp “Kırk küsur yaşına geldin. Ne halin varsa gör.” dedi. Makbule, İpek’in kolunu bırakıp yeri göstererek “Bu üzerinde yürüdüğümüz parkeler özel işlemlerden geçmiş, son derece sağlıklı, doğal meşe ağacındandır. Halılar ise İran’dan el dokuması.” Sonra camın önüne getirdi. Pervazlarını, çerçevelerini göstererek “Bunlar da sedirdir.” Makbule elini uzatıp perdenin kenarından tutarak İpek’e verdi. Ve “Perdelere dokun, tuşesini hisset.” İpek perdelere hafiften dokunur. Makbule “Bunlar fabrikasyon değil. Renk, desen, dokumasıyla özel olarak Bursa’da üretildi.” İpek “Süper” demekten kendisini alamadı. Makbule “Daha bitmedi. Koltuklara bak. Bunlar hususi olarak fırınlanmış gürgenden imal edilmiş avangart koltuklar. Kumaşları ise el tezgâhlarında dokundu.” O arada İpek’in ayağı sehpaya takıldı. Makbule’nin beti benzi attı. Makbule “Aman kızım dikkat et. Onlar gül ağacından, dünyada bir benzeri yok.” İpek “Af edersiniz, görmedim.” İki adım daha attılar vitrinin önüne geldiler. İpek elini çenesine götürdü “Bunlar da aldığınız ödüller mi?” Makbule gururla “Marifet iltifata tabidir.” dedi. Ama Makbule’nin asıl zevk aldığı yeri en sona bırakmıştı. Makbule “İpekçiğim bir de sağına bak.” dedi. Beyaz boyalı duvar üzerine asılmış kahverengi çerçeveli el yazılarıyla yazılmış teşekkür mektuplarını okudu. İpek hafiften alkışlayarak “Neredeyse ülkedeki kalburüstü herkes ile çalışmışsınız.” dedi. Bu Makbule’nin duymak istediği en güzel kelimeler terkibiydi. Egosu zirve yaptı. Biraz daha gerilip “Ben” dedi. “Ben bir mekânda kullandığım modeli, deseni, rengi yani mimari adına ne varsa başka bir mekânda kullanmam. Benim müşterilerim kendilerini hep özel hissederler.” Makbule, İpek’i iyice avucuna almışken arkadan Suphi’nin nameli sesi duyuldu: “Mommy, mommy ben açlıktan ölüyorum. Yemeğe geçelim artık.” Kadın vecd halinde olduğundan duymadı. Suphi bu kez aynı cümleyi gür ve azarlar bir tarzda tekrarlayınca Makbule geri döndü. En çok sevdiği yemek önünden alınmış obez gibiydi. Makbule “Neyse evin diğer katlarını sonra gezdiririm.” dedikten sonra İpek ile birlikte Suphi’ye doğru bir adım attılar. Makbule “Patlama, bekle kız kardeşin gelecek.” dedi. Suphi’nin bir anda yüzü ekşidi. Suphi “Of baba şu Bayram’ı niye çağırdınız?” Bahri “Bana boşu boşuna serzenişte bulunuyorsun. Bunlar anan olacak Makbule’nin işleri.” Suphi bu kez annesine dönüp “Evet mommy, açıklama bekliyorum.” Makbule’nin mutluluğun zirvesindeki çehresi bir anda asıldı. Makbule “Ne o, ben sizin hizmetkârınız mıyım? Bir seni, bir kardeşini misafir edecek halim yok. Tek sefer de hepinizi ağırlıyorum. Nazınızı bu yaştan sonra çekemem.” Suphi “İyi de enişte tadımızı kaçırıyor. Bari Buse tek gelse.” Şömineye yakın oturup ısınmaya çalışan İpek “Suphi niye kaçırsın?” Suphi’nin iyice yüzü buruştu. Suphi “Adam tövbe etti. Umreye, hacca gitti. Yüz seksen derece çark.” İpek “Yani tutucu mu?” Suphi gollük pas almış forvet gibi gözleri parlamıştı ki annesi söze atıldı. Kızgın, inlercesine bir sesle “Çok değişti çok. Hiç o ilk günlerdeki damat değil. Korkarım kızımı da değiştirecek.” Sonra kocasına döndü. “Cerrah Bahri Bey bu işe bir el atmanızın zamanı geldi de geçiyor bile.” Bahri “Çok abartmayın bunlar doğaldır.” dedi. Suphi oturduğu tekli koltuktan öfke ile kalktı. “Nasıl normal baba? Bu adam önceden bizim gibi alışılageldik bir yaşamı vardı. Ortama uyardı. Şimdi bırak uymayı, bakışları, siması bile değişti. Bir canlılık, nur, azamet geldi.”

Beykoz’a doğru tırmanışa geçtikçe arabadaki derece havanın daha da soğuduğunu gösteriyordu. Bayram bütün dikkatini yola vermişti. Nihayet orman içindeki sitenin gösterişli nizamiyesi gözükünce gönülsüz gelinen misafirliğin yolcuğu nihayete erdi. Bayram, kulübeye yanaşıp camı açtı. Görevlinin kime geldiniz diye sormasını beklemeden “Bahri Bey” dedi. İri kıyım güvenlik görevlisi bir yandan anladım manasında başını sallarken yine de tasdik ihtiyacından mütevellit “Beyin cerrahı Bahri Bey mi?” dedi. Buse kibarca ve isteksizce gülümseyerek “Evet, kendileri babam olur.” dedi. Genç “Siz yönetmen Suphi beyin kardeşi misiniz?” dedi. Buse başını salladı. Güvenlik bu kısa konuşmadan sonra büyük bir ciddiyet içinde telefonla görüştü. Nihayet bariyeri kaldırıp eliyle buyurun işareti yaptı. Bayram geçerken elini kaldırarak adama teşekkür etti. Karlardan temizlenip kenarlara yığılmış sitenin yollarından geçerek üç katlı, doğallık görüntüsü vermek için ağaç deseniyle süslenip açık kahverengiye boyanmış villanın önünde durdu. Arka koltukta dışarıyı heyecanla izleyen sekiz yaşındaki Zeynep hızla arabadan inip kar yığınlarına daldı. Buse telaşla arkasından “Dur” diye bağırarak inmek isterken Bayram eşinin elinden tuttu. Soğuk havayı ısıtan sıcak bir nefes ve sevgi dolu bir tonda “Bırak çocukluğunu yaşasın. Bu anları ileride dünyaları versen bile satın alamazsın.” Buse anne yüreğinden taşan şefkat ile “Ama hastalanır…” O anda arabanın camında pat diye bir ses duyuldu. Bayram ve Buse başını çevirince kahkahalar ile gülen Zeynep’i gördüler. Çocuk bir yandan bağırıyordu “Baba, savaş, kartopu savaşı.” Bayram bu çağrıya hemen uydu. Arabadan iner inmez yumuşak bir kartopu yapıp kızına attı. Kızı önceden hazırladığı kartopuyla karşılık verdi. Bayram karlar içinde ilerleyip kızını yakaladı. Beraber karların içinde yuvarlanmaya başladılar. Buse elinde tatlı paketi onları izlerken bir yanda da zile bastı. Zeynep “Hadi anne sen de gel” diye bağırıyordu. Buse o mutlu ana dâhil olmak ile olmamak arasında kalmıştı ki kapıyı annesi açtı. “Hoş geldiniz Buse” dedi. Buse “Hoş bulduk anne.” Kadın şöyle bir etrafa bakındı “Eee, Zeynep ile kocan nerede, sesleri geliyor kendileri yok?” sorusunu sorduğu anda neşeli bir ses yine ortamı inletti. Zeynep “Hadi anne sen de gel. Neredesin?” Makbule, babasıyla mutlu mutlu oynayan torununu görünce sevinmesi gerekirken birden yüzü ekşidi. Makbule “Zeynep içeri gir! Yoksa üşüteceksin.” dedi. Zeynep ile Bayram onu duymuyorlar kendilerini kaybetmiş bir halde eğlenmeye devam ediyorlardı. Buse annesinin koluna girip “Hadi biz içeri geçelim onlar da birazdan gelirler.” dedi. Makbule “Bunlara çok yüz veriyorsun, bu kadar boş bırakma.” dedi. Buse “Anne, küçük, masum bir kar eğlencesini neredeyse devlet meselesi haline getirdin.” Kadın yüzünü biraz daha da ekşitip çaresizce “Benden söylemesi” dedi. Beraber içeri girdiler. Buse annesinin eşyalarına aşırı kıymet verdiğini bildiğinden otomatik olarak gerildi. Suphi, kardeşini görünce “Merhaba Buse” dedi. Buse “Merhaba Suphi.” dedi. Sonra gidip babasına sarıldı. Bahri’nin yüzünde ilk defa duygularını açığa çıkaran küçük bir gülümseme belirdi. Makbule ise kızının babasını kendisinden daha fazla sevdiğini gördükçe kızıyordu. Çünkü o mükemmeldi, anne idi ve en çok sevilmeye layıktı. İpek dayanamayıp elini uzatarak “İpek ben.” dedi. Buse şöyle bir baktı. Buse “Sizi bir yerden gözüm ısırıyor. Hımm tamam tamam; Çıkmaz Sokak Cinayeti filminde maktulü canlandırmıştınız.” İpek çok sevinip “Evet, evet” dedi. Suphi “İpek, gelecek vaat eden yetenekli genç bir oyuncu.” Suphi, İpek’in yanına geçip elinden tutup “Ben de bir yönetmen olarak elimden gelen bütün desteği vereceğim.” dedi. Buse ile Bahri göz göze geldiler. Suphi’nin bu söyledikleri karşısında gülmemek için kendisini zor tuttular. O ara kapının zili çaldı. Hizmetçinin açtığı beyaz renkli çelik kapıdan Bayram ile Zeynep içeri girdi. Üzerlerindeki karları silkelemelerine rağmen yapışmış olanlar hala yere dökülmeye devam ediyordu. Hizmetçi hemen yerleri kuruladı. Bu durum Zeynep’in umurunda bile değildi. Koşarak dedesinin kucağına atladı. Sarılıp “Canım dedem” diyerek öpmeye başladı. Bayram ise vakur adımlarla yürüyüp selam vererek Bahri Bey’in elini sıktı. Suphi ise Bayram’a sebepsiz yere yokmuş muamelesi çekiyordu. Ve tüm şımarıklığıyla “Eee beklenen büyük misafirimiz de geldiğine göre artık yemekleri yemeye başlayabiliriz.” Makbule “Hadi kızım servise başla.” dedi. Yemek masasına geçmek için ayaklananlara Makbule tek tek oturacakları yerleri gösterdi. Masadaki tüm kâse, tabak, çatal, kaşık ne varsa hepsi farklı farklıydı. İpek, manzara karşısında hayal kırıklığına uğradı. Bir anda ikilemlere düştü. Makbule yine keyifli keyifli masadakileri göstererek “Buradaki her eşya dünyanın değişik ülkelerinden alınmış özel ürünlerdir. Mesela benim önümdekiler İngiltere’den, Bahri’nin önündekiler Almanya, sizin kullandıklarınız Fransa, Buse için İsviçre, Suphi..” dediğinde İpek sözünü kesti ve “Söylemeyin, o Amerika’dan alınmıştır.” Bu doğru tahmin Makbule’nin çok hoşuna gitti. Makbule “Aferin, nasıl anladın?” İpek dudaklarını büzdürüp başını sağa sola küçük küçük sallayıp “Yani, sinemadan bağlantı kurdum. Dünyada sinema deyince Amerika akla gelir.” Buse “İpekçiğim, güzelim, ben tasvip etmesem de annem kendince kişilik tahlillerini yapar. O kişiyi benzettiği milletin eşyalarıyla ikramlar da bulunur. Yani başka bir bağlantı kurman gerek” Buse’nin cümlesi bitince kendisinden beklenmedik bir şekilde Zeynep “Evet, anneanne babamın tabağı hangi milleti temsil ediyor?” diye sordu. Bütün gözler gayri ihtiyari Bayram’a çevrildi. Bayram o an duruma bir anlam veremedi. Zaten, Makbule’nin o müthiş bilmişliği sekteye uğramıştı. Makbule “Tam hatırlayamıyorum. Yani üzerindeki desenlerden bir İslam ülkesinden alınmışa benziyor ama çıkartamıyorum.” dedi. Bayram “Durun ben size yardımcı olayım.” dedi. Tabağı eline alıp “Hadi bakalım bugünkü kişilik tahlil tahminimiz neymiş öğrenelim.” Tabağı dikkatlice çevirdi. Sessizce okuyup gülümsedi. “Allah Allah” dedi. İyice meraklanan Buse “Hadi aşkım sesli okusana.” dedi. Bayram tabağı Suphi’ye uzatıp “Tonlayarak oku” dedi. Suphi baktı. Kaşlarını çattı. O davudi sesiyle harflerin hakkını istemeye istemeye vererek. “Tüm Osmanlı padişahlarının eşyalarını temsilen Cihan padişahı ve Halife Abdulhamit Han’ın tabağının emsalidir. Kütahya 2008. Küçük harflerle yüz yıl yazıyor.” dedi. Ortamdakilerin bazıları adeta ilahi bir şamar yemişliğin sersemliğiyle sükut ediyorlardı. Ama saflık ve temizlik her zaman bir yol bulup kendisini gösteriyordu. Bu kez de küçük Zeynep’in dilini kullanacaktı. “Baba, Osmanlı hangi ülke, hangi millet, bize uzak mı?” Buse hasret dolu gözlerle kızının başını okşayıp “Bebeğim, Osmanlı bizim dedelerimiz, sadece bir ülke değil. Üç kıta yetmiş yedi ırktan insanı adaletle yönetmiş Devlet-i Aliyye idi.” Kendi eliyle düştüğü duruma canı sıkılan Makbule sarsılan sahte konumunu korumak için hemen söze girdi. “Evet, tabak konusu bittiğine göre gelsin çorbalar.” Hizmetçi kız büyük bir özen ve dikkatle servise başladı. Yemeklere saldırırcasına dalan Suphi hızlı hızlı yiyordu. Fırsat buldukça da tiyatro oyununu yönetmek istediğini sahnelenecek metinden bölümleri ballandıra ballandıra anlatıyordu. Sofradakilerin ise içi dışı tiyatro olmuş, artık gına gelmişti. Arada bir sofradan kalkıp evi turlayan Zeynep bu kez babasının kucağına oturup boynuna sarıldı. Bayram da kızının başını koklayıp “Cennet kokulu kızım.” dedi. Kristal bardaktan suyunu içen İpek “Bayram Bey cennete gidip geldiniz de mi kokusunu biliyorsunuz?” Bu soruya Buse’nin canı sıkıldı. Bahri Bey yine tarafsızdı. Makbule ile Suphi’nin yüzü güldü. Bayram, İpek’in gözlerinin içine baktı. Kan beynine sıçrayıp gözleri büyüdü. Ama yine ona acıdı, üzüldü. “İpek Hanım, ben gidip gelmedim. Ama orayı görüp gelen, bilen benim peygamberim Hz. Muhammed (sav) “Evlat kokusu, cennet kokusudur. Evlat dünyada nur, ahirette sürurdur.” buyurmuş.” İpek küçümsercesine gülümseyerek cahil cesur olur düsturunca bombanın fitilini ateşledi. İpek “Bayram Bey, ben sizin ile aynı inancı paylaşmıyorum…” diye başlayan uzun bir cümle kurdu. İpek konuştukça Bayram ürpermeye başladı. Küfrün karanlık, iğrenç yüzünü görüyor, içi titreyip üşüyordu. Benliğine imanını kaybetmenin korkusu kapladı. “Aman Allahım, imansızlık ne büyük bela imiş?” çığlığı içinde yankılandı. “La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah”ı iman etmenin en büyük nimet olduğunu hücrelerine kadar hissetti. İmanı muhafaza etmek ya da o imanın gerektirdiği davranışları hayata geçirmenin servetini, rahatını, sosyal statüsünü korumaktan daha önemli olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Her bir günahımız Allah’a karşı tavır almak, küfrün bataklığına biraz daha saplanmakmış. İçinden hemen tövbeye sarıldı. Buse kaygılanmaya başladı. Suphi ve Makbule hücum için sıra beklerken Bahri ufak ufak rahatsız olsa da atışmanın sonucunu sabırla bekliyordu. İpek devam etti: “Evet, Bayram Bey benim fikirlerimi çürütebilecek bilgi birikiminiz var mı?” Suphi pis bir sırıtış ile: “Hiç zannetmiyorum.” Bayram iyice hiddetlendi. Yumruğunu tam masaya vuracaktı ki trafikte yaşadığı olay gözlerinin önüne geldi. Tabanca ile duruma müdahale etse belki de olay yanlış yerlere gidecekti. Kendisine önce sakin olmayı telkin etti. Derin bir nefes aldı. Bu arada hizmetçi kahveyi ve suyu getirmişti. Bayram sudan içti. Sonra kimseyi umursamadan kahvesini alıp dışarı çıktı.

Bahri Bey ilk defa olaya müdahil oldu. Bahri “Çocuklar yaptığınız çok ayıp ve yanlıştı. Zaten dediklerinizin hem ilmi hem de bilimsel geçerliliği yok. Ve de benim evimde benim misafirime böyle davranma hakkınız da bulunmuyor.” Buse elindeki peçeteyi buruşturup yüzlerine çarparcasına masaya fırlatıp “İçinizden gelmese de bari her zaman yaptığınız gibi insana saygı duyma rolünü yapın.” dedi. Kocasının arkasından gitti. Bayram sakince kahvesini yudumlarken verdiği soluk, havayı ısıtıyordu. Buse yaralarını sarmak istercesine usulca sokuldu. Boştaki sol elinin parmaklarının arasına parmaklarını geçirip sıkıca tuttu. Bayram’ın acı çeken bir âşık gibi sesi titriyordu. Bayram “Hased” dedi, yutkundu. “Hased, bir ur gibi bizi yiyip bitiriyor. Bak insanlar hasedinden dolayı en çok sevilmeye layık peygamberleri bile inkâr ediyor. Bir de matah bir şeymiş gibi asortik isimler veriyorlar.” Buse başını hafiften döndürüp kocasına baktı. Bayram sanki derinlerde bir yerde hesaplaşmaya devam ediyordu. “Kötü duygulu insanların ürettiği zehirli, bozuk fikirler var. Bir de bu zehirli fikirlerin öldürdüğü temiz duygulu zavallı insanlar var. İşte İpek bu aciz, biçarelerden bir kızcağız. Şu geçici hayatta kendisine bir alan açmak, var olabilmek adına kendinden 20 yaş büyük biriyle sevgili rolü oynuyor. Ve bizler maalesef bir şekilde sevgisizlik ve adaletsizlikten beslenen buzdan kalelerin esirleri olmuşuz. Ha donduk donacağız. Bir de çok az olsa da yüreği Allah aşkıyla yananlar var. Onlar bir yandan bu kalede başkalarını yaşatmak için uğraşırken bir yandan da sadece sıcak nefesleriyle soluyarak o kalın buz duvarları eritmeye çalışıyorlar. Bir de…” dedi sustu. Buse “Bir de canım” Bayram’ın gözünden yaş geldi. “Bir de maalesef bu kalenin sahiplerine gönüllü köle olmuş zavallılar var. Ve onlar her yerdeler.” Şaşıran Buse “O kadar çoklar mı?” Bayram “Evet…” dedi. Sonra “Dedim ya sevgisizlik ve adaletsizlikten güç alan devasa bir kale burası. Prangaları ise kelimeler ve kavramlar… Bizi ayaklarımızdan, kollarımızdan değil, kafamızın içinden tutsak hale getiriyor bu prangalar.” Buse “Biraz nefes al.” dedi. Bayram “Milat ne demek ve kim belirledi?” dedi. Cevap beklemeden kendisi devam etti. “Milattan öncesi niye kafaların içinde hep karanlık? Sonra ne oldu da insanlık birden aydınlandı?” Buse “İnan hiç düşünmedim. Tüm dünyanın kabul ettiği, gelir geçer bir kural.” Bayram da biraz kızgındı. Biraz da yeni keşfinin sevincini yaşayan bir bilim adamının mutluluğu vardı. Göz göze geldiler. Bayram yumuşak bir sesle “Ah sevgilim ah. İşte düşüncelerimizde mahkûmuz, görünmez büyük surlar var aşamıyoruz. Ya da aşmak istemiyoruz. Bize bahşedilen küçük dünyamızda mutluyuz.” Buse “Daha ne istiyorsun? Bak dünyada milyonlarca insan bizim saadetimizden yoksun.” Bayram inlercesine konuşmaya başladı. “Asıl korkunç olan da bu, güzel olan, doğru olan şu arz üstünde hâkim olsun istiyoruz. Ama kendimiz bunun için bir bedel ödemeyelim. Biz suya sabuna dokunmayalım, birileri bizim adımıza sıkıntı çekip uğraşsın istiyoruz. Zincirleri kırmak için hiç uğraşmıyoruz.” Sonra utanarak yere baktı. Ne kadar cimriydi. Dünyayı böyle mi sevmeliydi? Hani maneviyat, hiç maddiyatın önüne geçmeyecekti. Pişmanlıkla “Yazıklar olsun Bayram sana.” dedi. Bir nefeste bütün pislikleri atmak istercesine soluk verip yeniden ciğerlerini temiz hava ile doldurdu. İçinde gür bir seda ile “Emmi, Emin Emmi! Ben Osmanlı’yı gördüm diyerek niçin bu kadar övündüğünü anladım; ben dünyanın süper gücü olmak neymiş hissettim. İslam medeniyetinin tadını aldım. Yedi düvelle, zalimle savaşmayı yaşayarak öğrendim. Ve hala ayaktayım yine insanlığın geleceği benim. Sen harbiden de büyük adammışsın be Emin Emmi.” dedi. An, kendisine lütfu ilahiyle verilenlerden başkalarına da verme vaktiydi.

Yorum bırakın