Buzdan Kaleler ve Esirleri-1 / Kenan Kurban

Her bir tanesinde bin bereketiyle semadan yere düşen kar taneleri nihayet İstanbul’un üzerini beyaz bir yorgan gibi örtmüştü. İnsanların birçoğu evinden dışarı çıkamıyordu. Çalışmak mecburiyetinde olanlar ise sadece acil işlerini bitirip hemen eve dönmenin derdindeydi.

Dünyanın dört bir köşesinden farklı renkten, dilden, dinden insanın gelip alışveriş yaptığı cıvıl cıvıl, Moda’nın merkezi Merter sokaklarında ise yağan karla birlikte düşen satışlardan dolayı endişe verici bir sessizlik hâkimdi.

Karmaşık duyguların hâkim olduğu gözlerle kar yığınlarıyla dolu sokağı seyreden otuz beş yaşlarında orta boylu, esmer benizli adam mağazada gezinmeye başladı. Model model, renk renk gömlekler, pantolonlar, kazaklar kuzu kuzu yatarken depolar mal ile çakılıydı. Bunların hepsi canlı para demekti. Eğer şubat ayına kadar işler böyle durgun giderse yandığının resmiydi. Çünkü kışlık sezon tamamen bitecekti. Durdu, düşüncelerden ağırlaşmış başını kaldırdı. Taşlanmış, eskitilmiş en çok gideceğini umut ettiği pantolon modeline boş boş baktı. Kumaşına dokundu, tuşesini hisseti. Başını sağa sola sallayıp derinden bir “Ah” çekti. İçinde bir şeyler ölmek üzereydi. Artık canı hiç mi hiç yazlık koleksiyon hazırlamak istemiyordu. Kafasındaki bin bir karamsar düşünceye yüreğindeki endişeler de eklenince tümden elinin ayağının canı kalmadı. Bir an, olduğu yere yığılıp kalacağını hissetti. Güç bela müşterileri ağırlamak için hazırlanan cam masanın etrafındaki bej koltuklara kendisini attı. Girişte bekleyen sekretere eliyle bir su ve çay getir işareti yaptı. Kız anladım manasında başını sallarken hafif tonda “Tamam Bayram Bey” dedi. Hızlı adımlarla mutfağa gitti. Bayram kendini yeniden toplamak istercesine önce derin bir nefes aldı. Bu arada suyu kapıp lıkır lıkır içtikten sonra “Sana şükürler olsun ya Rabbi” dedi. Sekreter olanlara hayret dolu gözlerle bakıp mana vermeye çalışırken çayı patronunun önüne bırakıp “Buyurun Bayram Bey” dedi. Bayram ise zoraki gülümseme ile “Teşekkürler Şefika” dedi. Çayını karıştırırken gözüne sipariş formu ile hesap makinası takıldı. Usulca parmağını tuşların üzerinde gezdirdi. Eksi tuşuna gelince durdu, genelde bu tuşu kullanmazdı ama çarpma ve toplama öyle miydi ya… Bu iki işlem sonucu çıkan bol sıfırlı rakamları özlüyordu. Masanın başında o bu muhasebeyi yaparken beklenmedik anda kapı açıldı. Bayram, “Bu havada müşteri” dedi. Sevinç ile başını kaldırdı. Ama gözlerinin büyümesiyle küçülmesi aynı anda oldu. Giren hırpani giyimli, ayağında yazlık ayakkabıları olan bir dilenciydi. Adam elini açarak girişteki kıza “Allah için bir sadaka” dedi. Kız küçümseyip hor gören gözlerle baktı. Tam geçiştirmek için “Patron yok” diyecekti, bir an Bayram ile göz göze geldiler. Bayram eliyle bir şeyler ver işareti yaptı. Bunun üzerine kız bozuklukların toplandığı kutuyu karıştırdı, üç beş adet bozuk parayı bir araya getirip dilenciye uzattı. Dilenci, minnet dolu gözlerle bakarken “Allah razı olsun” dedi. Çıkmak için kapıya doğru yöneldi. Bu arada ise Bayram çok mühim bir mevzuyu halletmek istercesine hızlı adımlar ve büyümüş gözlerle kızın yanına geldi. Bu hal kızı biraz korkuttu. Ama yine de cesurca bir tavırla “Ne oldu Bayram Bey?” Bayram derin bir soluk aldı. “Şefika Hanım, bu kapıdan kim girerse girsin boş çevirmeyin. Ola ki bir şey verecek durum yoksa bile masum gözüken yalanlara sığınmayın, kalp kırmayın.” Şefika “Tamam” manasında başını sallasa da dayanamayıp sordu: “Ama çoğu bunu iş edinmiş?” Bayram giden adamın arkasından baktı. Sonra yüreğini dolduran merhamet duygusunun taştığı gözlerle Şefika’ya baktı. Çok mühim bir bilgiyi aktarmak isteyen muallim edasıyla konuşmaya başladı. “Şefika! Fatih’te otururken bir komşumuz vardı. Kendisi eski İstanbul beyefendilerindendi. Hâlâ Karaköy’de esnaflık yapar. İsmi Şemseddin Usta’dır. O bize küçükken hep yaşanmış ibretlik hayat hikâyeleri anlatırdı. Bana geçen gün bir hadis-i şerif göndermiş.” dedi. Sonra usulca cebinden telefonunu çıkartıp bir sayfayı açtı. Şefika’ya uzatıp “Hadi oku da dinleyelim.” Kız nedense biraz isteksiz, patronun lafı yerde kalmasın dercesine telefonu aldı. Sesini temizledi. Küçük siyah gözlerini biraz daha büyüttü. Tane tane okumaya başladı: “Cömertlik; kökü cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Kim dünyada bu ağacın dallarına tutunursa bu dal onu cennete götürür. Cimrilik de kökü cehennemde, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Kim dünyada bu dallara tutunursa bu dal onu cehenneme götürür.” Bayram devam etti. “Benim ailem Balkanlardan sürgün gelmiş. Elde yok avuçta yok. Allah lütfetmiş varlığa kavuşmuşuz. Ama asıl zenginlik Allah (c.c.) rızasını kazanmakta. Bizim büyüklerimiz bize cömertiği şiar edindirler. Ne kadar samimiyim bilemiyorum. Ama en azından ihlasla yapmaya çalışıyorum.”

Şefika duygulanıp mahzunlaştı, “İnşaallah biz de o cömertlerden oluruz.” dedi. Telefonu Bayram’a uzattı. Bayram kapının dışında park halinde duran arabalara baktı. Eliyle göstererek “Bakın Şefika Hanım, hased bizzatihi kendimizin ve insanlığın en büyük düşmanı, dışarıdan bu arabaları gören, mağazamıza bakan insanların içinde mutlaka gözü kalan oluyordur. Biz kimsenin kalbine vakıf olamadığımız için elimiz erdiği, gücümüz yettiğince bölüşmeliyiz ki derin bir ah ya da ahlar almayalım. Ya da bize emanet olan miskinleri, mazlumları hor görüp gönlünü incitmeyelim.” Şefika’nın kafası her şeye rağmen yine de pek bir şey almamış, aklına yatmamıştı. Ama patronun sözünün üstüne söz söylenmezdi. Bayram hızlı adımlarla ayrıldığı masaya bu sefer ağır ve küçük adımlarla döndü.

O dilenci bir anda onu başka bir zamana götürdü. Sultanhamam’da küçük küçük dükkânların bulunduğu hanların koridorlarında üst üste yığılmış mallar, hamalların bağırışları, esnafın ürün yetiştirme telaşı gözünün önüne geldi. Sonra dar ve eski tarih kokan sokaklarında geçmişi hissedip geleceğin ayak seslerini duyabiliyordunuz. Ama hepsinden de mühimi sıkı dostluklar vardı. Aklı bir an durdu. Yüreği derinlerinden bir ismi bütün haşmetiyle gözlerinin önünde tekrar canlandırdı. Ve “Emmi, Emmi” dedi. “Evet ya Emin Emmi. Ne muhteşem bir insandı. Yiğitti, tanımadığı halde zulme uğramış bir insanın hakkı için tek başına koca hana kafa tutacak kadar yiğitti. Çoğu zaman ise herkesin derdini dinleyip yol gösteren bir hikmet ehli bir erendi. Uzun lâfın kısası etrafındakilerin sırtını dayayıp gölgesinde gölgelendiği ulu bir çınardı. Bayram otururken bardağındaki son kalan çayı da yudumladı. Babası gün aşırı onun yanına giderdi. Emin Emmi ise haftada bir onların dükkânına gelir, bayram’ın mutlaka saçlarını okşar bir şeker verirdi. Bayram başka yerlerden de şeker alırdı. Ama Emmi’nin şekerleri başkaydı. Çünkü onların tadı karışımından değil ikram edenden geliyordu. Evet, damağındaki o tatlı şekerlerden başka aklında o gür sesiyle sık sık tekrarlayıp beyinlere kazıdığı “Biz Osmanlı’yı gördük paşam.” sözü kalmıştı. Ne hikmetse Emin Emmi görünürde çok da bir şey bilir gibi görünmezdi. Şöyle bir kendisine baktı. Özel okulda okumuş, itibarlı bir üniversiteden mezun olmuştu. Üstüne üstlük dünyanın birçok ülkesini gezmiş, görmüş, entelektüel birikimi yüksek birisiydi. Yine de niye Emin Emmi kadar şu hayatta bir ağırlığı yoktu? “Onda olup da bende olmayan ne?” dedi. Düşüncelerden sarhoş olmuş gözlerle boş çay bardağına baktı. Kendisini de böyle bomboş ve kirli hissetti. Sonra kafasını dağıtmak için telefonundan haber sitesine girdi. Artık mutat hale gelen son dakika haberlerinden birini daha okumak için tıkladı. Haber açıldığı anda gözleri öfkeyle doldu. “Terör saldırısında beş askerimiz şehadet şerbetini içti.” Şehitler için dua ettikten sonra teröristlere lanet etti. Titreyen bir parmakla diğer habere geçti yine bir son dakika: “Döviz tarihi rekor kırdı.” Son altı aydır her gün kötü havadisler okuyup can sıkıcı hadiseler yaşamaktan bıkmış usanmıştı. Kendisini, acıyı daha çok hissetmesi için alttan ağır ağır ısıtılan kaynar kazanda hissediyordu. Telefonunu kapattı. Zaten bir iş de yoktu. Gelen olsa da elemanlar ilgilenirdi. Toparlandı “Ben çıkıyorum Şefika.” dedi. Siyah lüks jipine bindi. Boşta biraz çalıştırdı. Yapılan tuzlama çalışmasından vıcık vıcık olmuş karların üzerinde dikkatle arabasını hareket ettirdi. Kar, trafik, ekonomik sıkıntılar, siyasi problemler beyninde cirit atıyordu. Kendisini iyice daralmış hissetti. Hepsinden daha vahimi son bir yıldır yaşananların önceden hiçbir örneğinin olmamasından dolayı nasıl tavır alınacağını, düşüneceğini bilemiyordu. Meydana gelen fikri, manevi ve güven boşluğundan dolayı kendisini çıkışı olmayan soğuk ve zifiri karanlıklar içinde her an yabani bir hayvanın karşısına çıkacağı bir mağarada gibi hissediyordu. Aciz bir ruh haliyle “Allahım yardım et!” dedi.

Tüm dikkatini yola verdi. Ama yine de aklı bu karışık durum karşısında, uzun zamandır bir köşede atıl tuttuğu zayıf fikirleri yürürlüğe sokma vaktinin geldiğini söylüyordu. Telefondan abisini aradı. Abisi: “Alo Bayram” Bayram: “Alo abi” Telefondaki ses “Evet biraderim, ne var yok?” Bayram süngüsü düşmüş bir halde: “Çok kötü abi. Haftalardır tık yok. Fabrika nasıl?” Abisi moralini bozmak istemeyen gür bir ses ile: “Üretime devam, depolar ürünler ile dolu.” Bayram: “Şunun şurasında yirmi beş günümüz kaldı, kış sezonu bitecek, sattık sattık, mecbur yaz sezonuna başlayacağız.” Abisi: “Yani bizim paralar bir yıl yatacak diyorsun.” Bayram: “Aynen dediğin gibi.” Abisi: “Koca bir yıl Allah güç versin.” Bayram: “Abi ya, ben diyorum ki şirketi devredelim. Şu haliyle iyi bir paraya yabancı bir fona satarız. Yeterince gayrimenkulümüz de var. Başka bir ülkeye yerleşelim.” Bayram’ın sözü bitince kısa bir sessizlik oldu. Sonra net bir tonda abisi konuşmaya başladı: “Birader, babam bize ne öğütler, tavsiye ederdi? Biz bu kadar varlığı ticaretten kazandık, zamanı gelince yine ticaretimiz için geri vermesini bilmeliyiz. Üstelik dedelerimiz yokluk içinde Balkanlardan bu ülkeye göç etmişler. Nimetlerinden faydalanıp refaha kavuşmuşlar. Bu dediğin asla olmaz.” Bayram’ın yüzü biraz daha karardı. “O zaman işçi çıkartacağız. Üzgünüm.” Abisinin sesi titredi, hüzünlendi: “Kaç kişi?” Bayram: “İki yüz civarı.” Abisi: “Ooo bayağa çokmuş.” Bayram: “Geri kalan beş yüz kişi için iki yüz kişiden şimdilik vazgeçmeliyiz.” dedikten sonra biraz daha sessizlik oldu. Bayram en kötü iki karardan en ehvenini seçmiş olmanın gönül rahatlığı içinde “Tamam o zaman abi teferruatları yarın fabrikada konuşuruz. Allah’a emanet ol.” Abisi: “Kendine iyi bak görüşürüz.” Telefonu kapatan Bayram başını hafiften sağa çevirince aynadan, yolda makas atarak arkadan gelen spor arabayı gördü. Hemen ağır ağır emniyet şeridine doğru yaklaştı. Eleman hızla Bayram’ın önüne geçti, tekrar makas atınca arkadaki çarpmamak için sağa kırdı. Ama maalesef öndeki araca çarptı. Hızla arkadan gelen de onlara vurdu. Vukuatın müsebbibi çoktan yol almış gidiyordu. Bayram emniyet şeridinden hızlanıp ona yetişti. Camı açıp yüksek sesle bağırdı. “Adam gibi yoluna git. Artist hergele, bu karda kışta millete kaza yaptırdın.” Diğer arabanın da camları açıldı. İçindeki dört genç hem el hareketi yapıp hem de ağza alınmayacak sözler söyediler. Bayram bir yandan onları sıkıştırırken uzanıp torpidoyu açmaya çalışıyordu. Zorla da olsa açtı. İlk hamlede silahını aldı. Mermiyi namluya sürdü. Hemen vitesin yanına koydu. “Ben size gösteririm el mi yaman bey mi yaman?” dedikten sonra onları bariyerlere doğru zorlamaya başladı. Arkadan gelenler korna çalarak geçiyorlardı. En sonunda onları bariyerlere sıkıştırdı. Silahını alıp inecekti; kendi kendine “Sakin ol Bayram şeytana uyma.” dedi ve arabadan indi. Bayram artık her şeyi göze almıştı. Karşı taraf ise tek adama karşı dört kişi olmanın rahatlığı içinde ileri geri konuşmaya devam ediyorlardı. Arabadan inmek için hamle yaptıklarında Bayram büyümüş gözler, kıpkırmızı bir sima ile “Hem delikkanlısınız hem de bir adama dört kişi saldıracaksınız. Kafanızı çevirip bir geri bakın. Mağdur ettiğniz insanların yerine kendinizi bir koyun ne hissederdiniz? Hem suçlu hem güçlüsünüz.” Gençler bir an düşündüler, sıkılı yumruklarını açtılar ne yapacaklarını, ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Arka koltuktan cılız bir ses duyuldu: “Abi özür dileriz. Biz cahillik ettik. Sen büyüklük göster.” Bu merhamet dilenen sesten mi, yoksa meseleyi uzatmak istemeyen bir ruh halinden midir, bilinmez. Bayram şöyle bir göz attı. Sonra arabadakilerin ve arabanın fotoğrafını çekip “Şimdi adam gibi yolunuza gidin.” dedi. Gençler derin bir oh çektikten sonra en sağ şeritten ağır ağır gitmeye başladılar. Bayram’ı ise hafiften titreme aldı. Arabasına binip şöyle bir bakındı. Bulduğu sudan içince titremesi geçti. “Ama yine de yaptığınız suçun cezasını çekmelisiniz. Ben başkasının hakkını helal edemem.” dedi. Ve çektiği resimleri bir polis arkadaşına atıp şöyle yazdı. “Bu kişiler Mecidiyeköy mevkiinde makas atarak kazaya sebep oldular.” Yola devam ederken aynada kendisine şöyle bir baktı. “Ulan Bayram! Bugüne kadar hep beyefendiydin sana böyle ne oldu da başkaları için kavgayı bile göze aldın?” Gülümsedi “Hep gerginlik hep gerginlik demek ki patlama noktasına gelmişim. Allah’tan sakinliğimi korudum da kazasız belasız atlattık.” dedi. O an içi buz gibi oldu, gerçekten bir vukuat olsa kodesi boylayacaktı. Sakinledikçe olayın vahametini fark ediyordu. Aklına kızı ve karısı geldi. “Allah Allah! Bir anda mahpus damına düşüp ömür tüketecektik.” Aynada bir daha kendisini seyretti, bakışları çok değişmişti. Kendi kendine “Aslanım benim, demek ki içimde uyuyan bir dev varmış da benim haberim yokmuş. Bu hadise onu uyandırdı.” dedi. O her şeye rağmen kendisini kendi içinde yeniden keşfetmenin mutluğunu yaşarken telefonuna mesaj geldi. “Canım akşam annemler bekliyor. Unutmadın değil mi?” Karısından gelen bu mesajla bütün bedenini bir anda afakanlar bastı. Şimdi o kibir abidesi kayınpeder ile ukala kayınbirader ve mutlaka ama mutlaka sofralarında eksik olmayan alkollü ortamı kim çekecekti? Üstelik tövbe edip hayatına çeki düzen verdiği günden beri dünyanın neresinde bir sorun olsa İslam’a, Müslümanlara, onların geri kalmışlığına bağlayıp Bayram’a saldırıyorlardı. Hele hele kısa boyu, bakımlı saçları ve yüzünde gözlüklerin arkasından bakan boncuk gözleriyle kayınvalidesi ilk umre ziyareti sonrası “Sen şimdi hayat tarzını değiştirdin ama sakın ha kızımı örtülere boğmaya çalışma ha!” demişti. Bayram ne diyeceğini şaşırmıştı. Artık dilinin döndüğü, bilgisi yettiğince bir şeyler anlatıyor, çoğu zaman ise sonu olmayan tartışmaya girmiyor, yemeğini yer yemez kaçmanın yolunu arıyordu. Onlarla bir arada bulunma fikri şu saatten sonra akla gelebilecek zulümlerden daha büyük bir zulümdü. “Ah Buse ah! Sana olan sevgim olmasa onlarla bir saniye bile bir arada bulunmam ama ne yapalım.” dedi. Ayrıca kaç zamandır bahaneler uydurup kaçtığı davete bir yandan da icabet etmek zorundaydı. Cevap olarak “Tamam” yazarken yüksek sesle “Bugün cenk bitmeyecek hadi bakalım gazamız mübarek olsun.” dedi.

Devamı Gelecek Ay

Yorum bırakın