Ana sayfa - Manşet - Büyük Beklenti: “Dürüstlük Bulaşır Mı ?” / Dr. Metin Serimer

Büyük Beklenti: “Dürüstlük Bulaşır Mı ?” / Dr. Metin Serimer

Yeni Bir Tebliğ Dili Geliştirmek
Bazı şeyler inşaidir, insana şekil verir, ölçülendirir, insan ilişkilerini ve hayata tutunma biçimini etkiler. Mevcut halini etkilemekle kalmaz, ileriye yönelik projeksiyonlarını belirler, sizi misyon sahibi, etkili ve yetkili iseniz vizyon sahibi yapar. İnsan tüm bunların sadece kendisinden kaynaklanmadığını fark ettiği anda da tüm bunları kuşatacak daha büyük bir meselenin ve yüzleşmenin içinde bulur kendini ki, işte o, Allah’ın varlığı ve kudretidir. Sizi tüm yaşadıklarınızla beraber, başkalarından farklı kılan -bunun erdem tarafına bakmak lazım- asıl şey de budur. Ferde ve topluma ekilen ölçü ve istikamet tohumları, bir gün filizlenirse, adına “vicdan” ve “dürüstlük” denen tâcı insana bahşederler. İyi insanların en büyük beklentisi bu olsa gerek… Rabbim, insan olma noktasında bizleri de nasiplendirsin diyelim… Doğrusu toplumun en çok ihtiyaç duyduğu bu konuda bizler açıkçası bereketli bir ortamın nasipli insanları olarak insana dair pek çok konuda İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin güzide meclisinde kendimizle yüzleşme imkânı bulduk diyebilirim. Her şeyiyle nezih bir dünya kuracaksak, o meclisteki ahlakî sorgulama, muhasebe ve yüzleşmelerin bizim dünyamızda, belli bir düzeye gelmesi gereken bir anlamı var. İnsan olmak ve insan kalmak için…
“En” ya da “baş” olma eğilimi, insanı riya yoluyla dahi olsa iyiliğe açılan bir kapı gibi, koşuşturabilir, hizmet ettirebilir. Bazen kibrin değişik tonlarını türlü vesilelerle içimizde hisseder, pratik zihinsel yüzleşmelerle -insan ilişkilerinde, trafikte, kıyaslama yoluyla, kolay dalaşma ya da itibarsızlaştırma şeklinde, sahte tevazu göstererek, onun problemini daha az önemseyerek, adaletsiz değerlendirmelerle vs.- duygu ve düşünce boyutunda da kabul ederiz. Kibir ya da riya şeklinde, her biri ahlaken gerçeklerden kopuk ve kendini kandırma temelli bu tür rahatsızlıklara ek olarak, insan sahte bir manevi ego ile kendisine manevi icazetler dahi verebilir ki, buna da “ucb” diyoruz. Böyle 3-4 temel kalp marazının varlığı bile, manevi hayatın arenası olan kalpte büyük yaralar açar. Fakir adamın, kendini zengin zannetmesi gibi büyük yanılsamalarla hayat böyle devam eder gider. Ta ki, bir irfan meclisinde, ehil bir insan, sizi kendinizle yüzleştirene kadar… Bunun için de dua ve talep lazım ki, bunlar da belli kabiliyet unsurları… Sonuçta böyle marazların varlığı, olmazsa olmaz çok güçlü çeldiriciler… Bunlardan kurtulanların varlığı ise ilahî yardım görenlerin diğer insanlardan farkını ortaya koyan çok çarpıcı güzellikler…
İnsanın kendini tanımasında temel problemin ne olduğu konusu hep üzerinde düşünülen insana dair en keskin sorulardan biri olmuştur. Diğergamlık/sencillik, her daim Allahtan yana tavır ve duruş sergilemek, iyiliğe öykünen taraflarımızı yitirmemek, hep canlı, diri tutmak, insanın kendi varlığını iyilik ve güzellikle mukayyed kılıp, Allah rızasına kendini kodlaması “insandan bahsetmek” hususunda insanın değerliliğini gösterir. Bahsedilmeye değer bir şeylerin varlığı.
İlginç Ziyaret / Çarpıcı Hakikat
İstanbul’da idik. İlim ve bilgisi yüklü bir bürokrat dostla, dost bir aileyi ziyarete gitmiştik. Ev sahibesi Çiğdem T. Hanımefendi ve kocası Şafak T. Bey idi. Kocası da resim sanatlarında yetkin bir akademisyen idi. Kısa bir hasbihalden sonra ev sahibesi Çiğdem Hanımefendi, bir sunum yapacağını söyledi. Dışarıda kar yağıyordu. Triplex bir dairenin ikinci katında oturuyorduk. Ev sahibesi sürgülü balkon kapısını açınca içeriye yoğun bir biçimde kar taneleri girdi. Hanımefendi, daha sonra sürgülü kapıyı kapattı ve ışıkları söndürdü. Akabinde bir projeksiyon cihazı açıldı ve rengarenk ışıklarla doldu odanın duvarları. Her yer ışıl ışıldı. Karanlıkta kırmızı, sarı, mavi, yeşil renkli ve noktasal ışık gölgeleriyle doldu duvarlar… “Bu nedir?” diye sorduk hanımefendiye… Ev sahibesi Çiğdem Hanım: “Biraz önce sürgülü kapıyı açtığımda içeriye pek çok kar tanesi girmişti. Biliyorsunuz, her kar tanesini bir melek taşır, öyle inanırız. Bu ışıkların da o kar taneleriyle içeri giren melekler olduğunu düşünün… Yani melekler bizim için soyut varlıklar… Çocukların da somut düşünme dönemlerinden sonra soyut düşünceye geçtiği bir dönem var. Somut düşünce döneminde çocuklara soyut varlıklar olan melekleri anlatmanın bir yolu olmalı diye düşündüm ve çocuklara faydalı olur düşüncesiyle böyle bir sunum hazırladım. Meleklere iman, ‘Amentü’nün şartlarından biri’ değil mi?” dedi. Görünen o ki, biri resim sanatçısı akademisyen bir koca ve eşi reklam dünyasında yetişmiş bir bayan; inananların itikad ve eğitim konularına büyük bir titizlikle yöneliyor ve birikimlerini Allah yolunda gayet becerikli bir biçimde ortaya koyuyorlardı. Hiç şüphesiz çok inançlıydılar… Ama başkalarını düşünmek, başlı başına bir erdem… Ayrı bir hassasiyet, çok özel bir ahlak…
Böyle güzel insanların Allah (c.c.) ile ilişkileri de güzel olmalı ki, onlara kendilerine dair müjdeleyici ve yönlendirici, yollarını açıcı ve terakki ettirmeye yönelik rüyalar gösteriyorlar. Ama rüya tabiri çok yüksek ilimlerle mücehhez olmayı gerektiren, gerçekten maneviyat isteyen Allah vergisi ilimler olduğundan, tabir yerindeyse “adrese teslim” bir doğası var. İnanan insanların eğitim problemleri üzerine çalışmalar yapan ev sahibesi hanımefendi de tabirini almak amacıyla ilginç bir rüyasını Şenel İlhan Beyefendi’ye iletmem hususunda benden ricada bulunmuştu. “Adrese teslim” bu ricayı Şenel İlhan Beyefendi’ye ilettim. Çiğdem Hanım’ın bana gönderdiği rüyası şöyle idi:
“Rüyam:
Bu rüyayı perşembe gecesi gördüm. Eşime “Şafak, ben öldüm, cenazemle alakadar ol” diyorum. “Müftülüğe mi gideceksin nereye gideceksen git, ne yapılması gerekiyorsa yap.” Cenazem de orada. (3 kişi gibiyiz ama biri ben, biri eşim, biri de cenazem.) Sonra birlikte bu işlerle ilgilenilen yere gidiyoruz. Adam sürgülü demir kapıyı iterek açıyor. İçeride soğutuculu, kapalı kasalı bir cenaze arabası var. Cenazem üstten u şeklinde fermuarlı, beyaz bir kutuda. Cenazemi arabanın kasasına koyarken eşime, “Şafak aç da bi yüzüme bak, yüzüm nasıl görünüyor?” diyorum. Eşim cenazemin olduğu beyaz kutunun fermuarını açıp (cenazemin) yüzüme bakıyor, “Çiğdem, içeride el kadar melekler var. Ama senin için üzülmüşler, üzgünler.” diyor. Meleklerin üzgün olmasının sebebi dünya hayatında çile çektiğim, çok ağladığım, yaşarken hiç mutlu olamadığım içinmiş…”
Şenel İlhan Beyefendi’nin hayatını anlatan bir yazıda bu konuya değinmiş ve şöyle yazmıştım:
“Şenel İlhan Beyefendi’nin güçlü merhamet tezahürlerinden biri de güçlü yorumlarıyla rüyalarımızı dahi askıda bırakmaması, bilemediğimiz böylesi subjektif bir alandaki bilgiyi hayatın içine sokması, hayatın içindeki duruşumuzu böyle manevi bir destekle şekillendirmesi, Allah’ın (c.c.) muradının izlerini ve bize gizli olan hakikati gündemimize taşımasıdır. Kendi gördüğü rüyanın Rahmanî mi, şeytanî mi, nefsanî mi, psikolojik mi olduğunu bilmeyen her bir insan için, bizler için, üstelik de ilahî muradın ve hakikatin izlerini sürmek istiyorsak, asla küçük görülemeyecek, tam aksine yalvar yakar talip olunacak bir durumdur bu… Allah (c.c.) gerçekten layık olmayana ‘rüya tabir ilmi’ gibi güçlü bir ilmi vermez. Şenel İlhan Beyefendi ise şeyhlerin dahi rüyalarını tabir ettirmek için rüyalarını gönderdiği bir güzelliğe sahip olmasına rağmen, çok yönlü ve derinlikli ilim isteyen Allah vergisi bu becerisini hiçbir insandan esirgemeyecek bir yerde durmakla, zaten Allah rızası için üzerine düşeni asla esirgemeyen, iki eli kanda olsa mutlaka yardım eden bir ahlakı bizzat bizlerin de müşahedesiyle yaşamaktadır. ‘Ben biliyorum.’ diyerek dünyaya posta koyan ve insanları kandıran sahtekârların ürkmesi gereken bu durum, ancak Müslümanlara kol kanat germek, din-i mübini yaymak, insanoğluna doğru amaçlarla yardım etmek gibi ilmî, irfanî ve mücahid bir tavırla Şenel İlhan Beyefendi’nin şahsında kemâl bulmuş bir ahlaktır, ilimdir…” (01.06.2016 / Feyz Dergisi, Şenel İlhan Beyefendiye Dair/Göklerden Bir Damla Yerlerde Bin Halka)
Varlığı yeter, elhamdülillah… Şenel İlhan Beyefendi, bu rüyayı şöyle değerlendirmişti:
“Rüya, Rahmanî… Ve, ciddi uyarıcı bir rüya… Çiğdem Hanım’ın savaşta veya cihatta değil de, normal bir şekilde vefat edeceğini, ancak şehitlerden sayılarak, ahirette de çok mutlu olacağını müjdeleyerek teselli ediyorlar… Ancak bu, yakın zamanda öleceği gibi bir durum değil; tam tersi, uzun bir ömrü olacağına ve sonunda imtihanı kazanarak kurtulacağına ve meleklerle dost olacak kadar takdire şayan bir hayatının olacağına işaret ediyor… Böyle bir rüya ile teselli, ahiret bilinci ve İslami gayrete teşvik ediyorlar… Allah mübarek etsin… Allah yar ve yardımcısı olsun…”
Anlatmış olduğum konu, Çiğdem Hanım’ın Şenel İlhan Beyefendi’ye teşekkürleriyle devam etti. Çok sevinmişti, çok mutlu olmuştu. Biz de kendisine hayran olmuş, tebrik etmiştik. Tabii ki, o düşünce sevdalısı çilekeş hanım, bugün hayatına devam ediyor.
Üzerinde Durulması Gereken Mühim Bir Değerlendirme
Şu an ismini burada veremeyeceğim dünya çapında ünlü İslami merkezlerden birini ziyarete gitmiştim. Amacım, kendileriyle yaptığım bir röportajı yayına hazırlanmış olarak kendilerine takdim etmek ve teşekkür etmekti. Üç profesör beyefendi de orada idiler. Yaşça benden büyük, ilim ehli insanlardı. Sohbetin bir yerinde kendilerine soru sorma ihtiyacı hissettim ve “Bir soru sorabilir miyim?” dedim. Tabi, buyurun dediler… Kendilerine: “Her devirde, insanı Allah’tan, ahiret düşüncesinden alıkoyan şeylerin başında, geniş bir kavram olan ‘şehvet’ geliyor. Çok donanımlı olan bu büyük merkezde bir psikiyatrist, özellikle cinsel psikiyatrist var mı?” dedim. Hocalarımız biraz şaşırdılar ama “Zaman zaman şu ünlü psikiyatri profesörü de burada konferans veriyor.” dediler.
Dert şu idi… İnsanların kişiliğini oluşturan farklı kimlikler var. Siyasi kimliği, dini kimliği, ahlaki kimliği yanı sıra cinsel kimliği de var. Hepsi ümmet olan şu toplumda, fıtraten insan olmanın gereği olan ne varsa hepsi var. Günahlar da var, ahlak da var, yetişme bozuklukları var, psikiyatrik sorunlar var, aile hayatı var, birey var, emek var, ekmek var, aş var, siyaset var… Sosyolojik gerçeklerle psikolojik gerçekler hep iç içe… Akademisyeninden siyasisine, dindarından dinsizine, gelenekçisinden radikaline bu problemlerden ayrı düşünülen bir varlık, bir birey ya da kimlik yok… İnsanlık hali… Ama her şeyin onurlusu, izzet ve iffetlisi, şerefli ve haysiyetlisi olmak varken, niçin “düşüklük” “düşkünlük” denilebilecek bir ortamı yaşamak zorunda oluyoruz? Öyle olaylar var ki, konuştuklarımız, yaşananların binde biri bile değil…
Neymiş, ateist olmuş, deist olmuş, dehri olmuş, agnostik olmuş, narsist olmuş, gay olmuş… Bunlar sonuç kardeşim… O insanları buralara getiren yüzlerce sosyal ve psikolojik yaşanmışlık, acı, eğitimsizlik, ilgisizlik, duyarsızlık, cehalet ve kasıt var. Hepsine ahlak ya da itikat sorunu deyip geçiyoruz. Üveylik ve ensest, pek çok new age akım, akran zorbalığı, düşünce bozukluğu, tüm bunları besleyerek geliyor ve bir gün, biz sadece, bu durumun fotoğrafını çekebiliyoruz ancak… Hayatın içinde, bu durum bazen küçük bir diyalogla bile anksiyetesi tekrarlanan insanlar, öfke patlamaları, evli çiftlerde vajinismus vb. cinsel sorunlar, sağlıklı diyalog kuramama, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri ve boşanmalar, teröre teşne insanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bireyi inşa edememişiz, “keyfi kimlik inşalarına” maruz kalmışız… Araştırmalar, dini inkârın dahi, daha çok psiko-sosyal nedenlere bağlı olduğunu ve bunun hep tekrarlanarak devam ettiğini ortaya koyuyor.
Sonuç Olarak…
Artık günümüzde insanların ruhi kabiliyetlerine, çektikleri çilelere ve bireysel yaşam tecrübelerine bakarak müdahil oldukları sosyal ve psikolojik bir yaşam var. Bizlere düşen, mütevazı düzeyde de olsa çevremizdeki insanları tanıyacak kadar konuyla ilgili olmak, diğergam davranmak, sevmek ve sevdirmek…
İnsanı ve toplumu derinden etkileyen tüm bu değişkenleri düşünerek yeni bir tebliğ dili ve tarzı geliştirme gereği, çok üzerinde durulması gereken bir konu… Bu bir yaklaşım meselesi artık. Ve böyle hassas, insanı düşünen, insandan yana, insan yüreğine dokunarak yol alan ahlaka dayalı bir yaklaşımdan sonra ancak, “Din dili erkek egemen mi, İslam’ın doğru anlaşılması, cemaat, fırka vs. problemler” gibi suni yapısal sıkıntıları da güvenle aşma imkânı olabilir. Bu vesileyle de emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker, kaliteli tebliğ gibi nitelik isteyen çabaların içi daha bir anlamlı doldurulabilir. Aksi halde, yaşam memnuniyetine dair çalışmalar, hiç de doğru yolda olmadığımızı anlatmaya fazlasıyla yeter de artar bile…
Sonuçta, hayata dair bazı gözlemler; artık insanların ruhi kabiliyetlerini, acılarını, çilelerini, problemlerini düşünerek, bizzat Hz. Peygamber’in mucizevi ahlak düsturlarından beslenen orijinal bir tebliğ dili geliştirme gereğini ortaya koyuyor. Görünen o ki, kullar, Allah’ın rahmet ve merhametine kendi içlerinde sınır koymaya kalkmamalı, en azından ellerinden geleni doğru dürüst yapmaya çalışmalılar. Aksi halde her boşluğu ya yeni bir bilgi ya da cehalet dolduracak…
Başladığımız gibi bitirmek gerekirse, ihtiyacımız olan şeyi tekrar soralım:
“Dürüstlük bulaşır mı?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.