Bu Dünyanın Çilesi Vefasızlık / Ayşegül Hakverdi

49-vefaHerkes kendini güvende hissetmek ister. İnsanın fıtri ihtiyacı ve huzuru güvendir. Vefasızlık gördüğümüzde de sinirlerimizin zıplamasının sebebi, başkaları üzerine kurduğumuz güven duvarlarının yıkılmasıyla kendimizi açıkta hissetmemizdir. Verdiğimiz emeğin heba oluşunu düşünmemizdir.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda vefakâr insan yok denecek kadar azdır. Vefakâr olmak eziyet gibi algılanır. Sevgiyi bünyesinde taşımayana böyle gelir.

Vefasız insanların özelliği benmerkezci olmalarıdır. Kendi keyif ve rahatından başka hiçbir şeyi düşünmezler. Düşünüyormuş gibi yaparlar. O da rahatları bozulmasın diye. Yaptıkları her şeyin sonu kendi menfaatlerini sürdürecek ya da kapı açacak bir neden doğrultusunda yapılır. Böyle insanlarda ne merhameti ne de sevgiyi göremezsiniz. Bir süre sonra midenizi bulandırır bu tutum ve davranışlar. Zaman geçtikçe anlarsınız ki insanı insan yapan vefasıdır.

Vefasız insan bu şekilde yaşamayı normal görür. Olması gereken budur onun için. Hadi buraya kadar bir şey değil, yaşasın kendini akıllı sanan aptallığınca. Ancak sorun; menfaatine ters düşen durumlardaki ortaya çıkan edepsizliği, ahlaksızlığı, fütursuzluğudur, şeytani mantığınca kurduğu sebepler dairesiyle yaptığı saldırıdır. O kadar hadsiz, o kadar kendini bilmezdir ki neresinden başlasam laf anlatmaya dersiniz de vazgeçersiniz. Dünyayı da ayağının altına serseniz o işine gelmeyen tek bir durumda sanki hiçbiri yokmuş gibi saldırır. Duruşuyla, bakışıyla, sözüyle, davranışıyla saldırır. Bazen de yapacağınız şeyleri engellemeye çalışarak, fitneyle… Çünkü onun istediği olmadıysa hiç kimsenin istediği olmamalı, huzuru olmamalı, zaman durmalı…

Nankör insanlar yapılan her şeyi kendisine hak görür. Yani siz ona bir iyilik etmiyorsunuz. Bunun kıymetini bilmek zorunda ya da size teşekkür etmek zorunda değil. Buna da kendince sebepler, hikâyeler uydurur. Böylece kendisine bir iyilik yapıldığını kabul etmez. Bu olması gerekendi zaten diye düşünür. Kibrin de başka bir yüzü… Ya da iyilik olduğunu kabul etse dahi canını sıkan bir şey olduğunda hiç yokmuş gibi sayabilir. “Yaptıysa yaptı ne yapayım.” şeklide de düşünebilir. Bu tarz insanlar ahlaken yozlaşmış haldedir. Kültürden gelen bazı ahlaklar oturmuş olmasa maalesef ki her türlü iğrençliği görebilirsiniz. Kültürden diyorum çünkü İslam ahlakından geliyor olsa vefasız olamaz insan. Vefasız insanların çoğu maalesef güzel ahlaka da vefa edemiyor. Bu yüzden de diğer ahlaksızlıklara karşı direnci zayıf olur. Bu hususta Seyyid Şenel İLHAN Bey’in “Vefa” başlıklı yazısındaki; “Vefasızlık münafığın hasleti, vicdansızın, bencilin, nankör ve kadir bilmezin ahlakıdır… Ve hepimiz çok iyi biliriz ki kafirin küfrünün en büyük sebebi, binlerce cinayetten daha büyük cinayet olan adaletsiz düşüncesidir… Ve sonsuz denecek kadar nimetleri görmemezlikten gelen vefasızlık ve nankörlüğüdür!..

Yani daha açığı, kâfire yedirseniz içirseniz, sırtınızda taşısanız, yaranamayacağınız gibi tam tersi size olan düşmanlığını artırmaktan başka hiçbir şey yapmış olamazsınız…

Çünkü bir kere kalplerinde ve düşüncelerinde dengeyi kaybetmiş, bizatihi kendi iradesiyle adaletsizlik ve vefasızlığı tercih etmişlerdir.” cümleleri aslında bu vefasızlığın altındaki adaletsiz düşünceyi en güzel şekilde ifade ediyor. Adalet duygusundan yoksun bir kısım insanların vefalı olmasını beklemek ya da diğer ahlakların hakkını vererek uygulamasını beklemek yersiz olur sanırım. Özellikle de söz konusu olan vefa ise. Bir insan bile bile doğru ölçüp biçmekten uzaksa arkasını dönüp bakmasını nasıl bekleriz.

O, yanındakini kullanıp sonra da hiç vicdanı sızlamadan tam da evrimcilerin tabiriyle doğasına uygun vahşi bir hayvan gibi yoluna devam edecektir. Evet, insan yeri geldiğinde öyle zalim olabiliyor ki adaletsiz düşüncesini sistematize etmeye çalışıp doğru bir ideoloji gibi insanlara sunabiliyor. Örneğin Herbert Spencer isimli sosyolog, Darwin’in evrim teorisinin, toplumsal hayata uygulanmasının en uygun yaşayış şekli olduğunu öne sürmüş. Yani hayatta güçlü olan zayıfı yok eder. Böylece zayıf, onun düşünce anlayışıyla gereksiz insancıklar, hayatta boş yere yer kaplamayacaktır. Kimin gücü kime yeterse…

Böyle bir düşünce sistemine insanı ne itebilir ki. Adaletsizlik, merhametsizlik; vefaya gelemiyorum bile… Ama baktığımızda bu düşünce sistemi modern düşünceymiş gibi empoze edilebiliyor. Birçok kez karşımıza çıkan karede özellikle şehir hayatının bir gerekliliği olarak kimseye güvenmeme, menfaatine göre davranma, nankörlük, vefasızlık hayatın bir parçasıymış gibi aktarılıyor. Hatta akıllılıkmış gibi…

Nasıl bir anlayıştır ki yedirseniz içirseniz dahi daha fazla düşman olabiliyor. Ya da yaptığı bir hatayı görmemezlikten geldiğinizde ya da bir ayıbını örttüğünüzde daha da arsızlaşabiliyor. Hakikaten düşündüğümüzde, bu dünyanın çilesi nankörle uğraşmaktır diyebiliriz rahatlıkla. En kötüsü de bu insanlara hiçbir zaman ne yaptıklarını nerede durduklarını bir türlü anlatamayacaksınız. Allah dilemediği sürece… İşte bunun adı çile, cahille uğraşmanın çilesi…

Bencilliğin medeniyet, vefanın çömezlik, eskimişlikmiş gibi kabul gördüğü bu kavram kargaşası dünyasının fitnelerini doğru algılarla yıkabilmek kaliteli insanlara kalıyor. Vefa gibi bir ahlak da ancak çok kaliteli insanlarda var olur ve bu kıymetli değer yanlış algılarla köreltilmemelidir. Günümüzde vefa öyle kimsesiz ve anlamsız bırakılmış ki en olmadık vefa yoksunu insanların ağzında dolandığını görürsünüz. Çıkarcı insanların suçlama silahı haline gelmiş vaziyettedir.

Vefalı bir insan etrafındaki bir sürü insanın kahrını eziyetini çekmek zorunda kalır. İnsanlar o kadar vahşileşmiş durumdadır ki bir tane vefalı insan görseler sömürmeye, iftira atmaya, tüm hınçlarını bu insanın insaniyetliğinden çıkarmaya çalışırlar. Bu da bize vefalı insanların kendi kıymet ve değerlerini bilmesi gerektiğini, ne olursa olsun ölçülü olup kendini insanlara ezdirmemesi gerektiğini gösteriyor. Allah insanlara güzel ahlakı sömürülsünler diye değil kendisine yakınlaşma vesilesi olsun diye, örnek alınsın diye, ilişkilerimiz sağlıklı olsun diye verdi.

Hayatı müddetince zaman geçirdiği, iyiliğini görsün görmesin her insana karşı ve hatta kullandığı eşyaya karşı muhabbet duymaktır vefa. Hatta zaman geçirdiği mekânı sevip yıkılışına üzülmektir vefa. Karşısındaki vefasız da olsa her şeye kendi geniş gönlüyle bir ruh katıp saygı duyup sevmektir vefa. Vefa sorumluluk duygusudur. Vefanın can bulduğu yer ise Rabb’e vefadır. İnsanlara ne kadar vefa etsek de sanki nankörizm diye bir tarikat kurulmuş da herkeste bağlısı gibi her seferinde bir nankörlük görüyoruz ya da biz yapıyoruz.

Kâfir kâfirliğini yapıp da adaletsiz düşüncesiyle Allah’a nankörlüğü inkârıyla ortadayken, biz Müslümanların vefasızlığı, nankörlüğü, hem birbirimize karşı hem Yaradan’a karşı nankörlüğümüz ne ile açıklanabilir. Biz Müslümanız dediysek Allah’a bir söz veriyoruz demektir. Biz senin önüne kimseyi almayacağız, en kıymetlimiz hep sen olacaksın, hiçbir zorlukta darlıkta sözümüzden dönmeyeceğiz diyoruz. Peki, kaçımız buna uyuyoruz? Aklımıza bile gelmiyor. Öyle bir gaflet içindeyiz ki ya sıkıntıda olduğumuzda ya da bir isteğimiz olduğunda hatırlamaktan ileriye geçemiyoruz. Günahların içine öyle bir dalıyoruz ki bizi dışarıdan gören bunlar neye inanıyor diye şaşırır. Biz vefasızca aklı beş karış havada da gezsek Allah bizi hiç unutmuyor. Kimi zaman gazabıyla, kimi zaman muhabbetiyle, kendini bize ve bizi bize hatırlatıyor. Ancak biz bizi yoktan var eden, her lezzeti tattıran, küçücük bir hücrenin bozulmasıyla başımıza gelecek amansız hastalıklardan tutun da koca afet felaketlere kadar; bir insanın, kendi beynimizin, şeytanın, nefsimizin bizi kendi elimizle sokacağı her türlü beladan, en sevdiklerim dediğiniz insanların bir anda canavarlaşmasından ve hayatımızın cehenneme dönmesine kadar daha sayacağımız binlerce beladan Allah bizi korurken biz alabildiğine nankör yaşıyoruz. Bize var olma şerefini tattırıp bir sürü güzel duyguyu yaşatan; dokunarak, görerek, duyarak, tat alarak, koklayarak bize keyif ve lezzet aldıran Allah’a nankörüz.

En önemlisi de tüm korku ve hazların üzerinde “sevgi” denen duyguyu yaratıp, bize yaradılış gayemizin ne olduğunu söylüyor. Evet, bizim en büyük vefasızlığımız bazı zamanlarda yoğun olarak hissettiğimiz ama hemen akabinde unuttuğumuz, üstü örtülü de olsa ucundan kıyısından tattığımız Allah sevgisinin peşinden koşmamak oluyor. Bu duyguyu unutup unutup başka gönüllerde soluğu almamız oluyor en büyük vefasızlığımız… Allah ile aramızdaki ahde vefa kullara da vefa etmekle başlar ve kendini gösterir. O yüzden tüm ahidlerimize ve en büyük ahdimize vefa etmek duasıyla Allah’a emanet olun…

Yorum bırakın