Ana sayfa - Arşiv - Bir Tebliğ Metodu Sinema / Yönetmen Yeşim Tonbaz

Bir Tebliğ Metodu Sinema / Yönetmen Yeşim Tonbaz

AB İnsan Hakları Kısa Film yarışmasında “Askıda” isimli filminizle üçüncü oldunuz. Askıda filminizin ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz? Filminizde anlatmak istediğiniz neydi, okuyucularımız için paylaşır mısınız?

Uzun zamandır sinema ile iştigal eden biri olarak, kimi projelerde filmlere dâhil oldum, TV belgeselleri çektim, ancak “Askıda” benim ilk kısa film yönetmenlik denemem oldu. Arap Dili ve Edebiyatı mezunuyum ve Suriyeli mültecilerle birçok çalışmada yer aldım. Bunun da getirdiği ama özünde muhacir-ensar ilişkisinin verdiği bir ‘sorumluluk’ hissi daima oluyor. Ben de mültecilik olgusunu kafamda çevirip dururken Askıda’nın fikri gelişti. O güne dek dinlediğimiz, şahit olduğumuz mülteci hikâyelerinin tamamının verdiği bir hissiyatla çıktı Askıda. Mülteci olmak nasıl bir şeydir, sorusu ile çıktı. Bu soruya kendimce verdiğim bir cevaptır, diyebilirim.

Sanatla amaçlanan nedir? Ne olmalıdır?

Sanat bana göre bir iç döküm alanı. Fakat bunu yaparken dolaylama, mümkün olduğunca tasvir etme. Duyguya dayanan düşüncelerin ifade biçimi olduğu için, ne kadar tasvir etseniz tam da olanı yansıtmak mümkün olmadığı için bir işaret etme biçimi belki. Bu bağlamda sanat yapmanın bizzat kendisi sanatın amacı. İçinizde ne varsa onu ortaya koyduğunuz bir formlar bütünü. Amacı ne olmalıdır, sorusu için pek bir şey demek mümkün değil bu yüzden. “Herkes yediğinden ikram eder.” diyor ya Yavuz Sultan Selim, kişinin kendi sanatının amacını belirleyen kendi bedenine kattıklarıyla, kendi çıkınında olanlarla çok alakalı bu durum. Ne dökeceğiniz ne biriktirdiğinizle alakası olduğu kadar, bunu ne için dökeceğinizi de birikiminiz belirliyor. Özünde insanlık için diyebiliriz ama.

Sinemanın bir tebliğ aracı olarak etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Sinema az önce bahsettiğimiz anlamda, bir iç döküm sahası olarak son derece güçlü bir araç. Ortaya koyacağınız fikri çok yönlü anlatmayı sağladığı gibi, sizin anlattığınız gibi, sizin baktığınız gibi anlatmak, sınır çizmek ya da sınırsız bir ifade için alan sağlıyor. Bu bağlamda varsa bir tebliğ gayreti, yani ‘inandığın bir doğruyu ulaştırma’ hassasiyeti, bunu neredeyse tüm sanatları kendinde toplayan sinema ile yapmak güçlü bir ifade kazandıracaktır.

Türk sinemasının geçmişle günümüzü değerlendirdiğimizde olumlu olumsuz yönleri nelerdir? Türk sineması özellikle Batı ile karşılaştırdığımızda nerede duruyor?

Türk sineması eskiye nazaran daha iyi bir konumda tabi artık. Özellikle teknik olarak bir ilerleme gösterdiği bir gerçek. İçerik olarak tartışılır tabi ama artık daha insan odaklı, daha nitelikli bir seyir gösteriyor diyebiliriz. Türk sinemasını Batı’ya göre bir yere konumlandırmak gayreti pek de doğru değil. Hali hazırda Hollywood gibi bir gerçek varken ve bu tüm sinema tarihini teknik olarak olumlu ama içerik bakımından son derece olumsuz eleştirirken, Türk sinemasının ya da başka bir ülke sinemasının buna karşı konumu uzun ve detaylı izahlar gerektirir.

Sinemada bize özgü bir duruşun oluşması için neler yapılmalı?

Çok şey. Ama öncelikle özgün kaynaklara yönelmek gerekir. Kadim kültürümüzün anlatı biçimlerinden beslenmek ve bize özgü bir dil kurmak mühim. Alternatif üretmenin ötesinde bir şeyden bahsediyorum. Sinemanın içinde barındırdığı her unsuru bizdenleştirmedikten sonra, sadece bir hikâye kahramanı, sadece bir isim yahut sadece bizim mekânımızı kullanan bir sinema, bize özgü bir sinemadır diyemeyiz maalesef.

Ahlaki değerlerin benimsetilmesinde sinema nerede duruyor? Bu değerler verilirken nasıl bir yöntem izlenmeli?

Bir kere şurada hata ediyoruz galiba; bir şeyden bahsetmek değil de bir şey içre olmak bizim özümüz. Yani ben öyle inanıyorum ki Peygamber Ahlakı dediğimiz şey, peygamberin içinde olduğu hal idi. Söze döküldükçe nesnellik, somutluk kazanmış olsa da böyle ol diyen değil, öyle olan, hâl ile taşınan bir şey. Bunu hangi sanat ya da hangi metin ile anlatırsanız anlatın, öğretmeye kalktığınızda, maddelere ayırıp formlara ayırdığınızda küt bir bilgi olmaktan öteye gidemiyor. Ama ne yapalım ki, şahit olamadıklarımızı şahit olanların anlattıkları ile tecrübe alanımıza alabiliriz. Buna amenna. Fakat bir sanat dalını alıp onu belirsizlikten, yani sonsuza uzanan uçlarını törpülemekten başlarsanız derdinizi anlatmaya, bu artık sanatın can damarlarını kesmekle kalmaz, o işi de yoksullaştırır, maksadından neredeyse uzaklaştırır. İç daraltan bir kurallar bütününe dönüştürür. Sinema ve ahlak tümleşik bir tamlama olacaksa bu ancak filmin tamamına yayılmış, sözle ifade edilmeyen, dikte de etmeyen bir dille olmalıdır. Bu iyidir, şu kötüdür gibi kamu spotu içeren sinema filmleri üretmek de hem sinema yapılmadığını gösterir hem de o öğretilmek istenene gölge düşürür. Gerçek bir hikâye anlatıyor gibi basit ama gerçek bir hikâyeyi aşkın olana yaklaştıran bir şeyden bahsediyorum. İşte her basit olanı yapmanın zorluğu gibi, bu da zor. Ama olması gereken de bu.

Büyük devletler kültür savaşlarının birçoğunu sinema üzerinden algı yönetimi yaparak gerçekleştiriyorlar ve sinema dünyasının geneline hâkimler. Yapılan bu algı yönetimine karşı nelere dikkat etmeliyiz?

Evet, sinema algılarla oynama konusunda son derece etkili kullanılıyor. Bu kültür savaşı olmanın da ötesinde, oldukça politik bir tavır. Filminizdeki hikâyeniz, karakteriniz, kimi ne kadar gördüğünüz ve nasıl gördüğünüz, olaya bakış açınız izleyiciye doğrudan verdiğiniz şeylerdir sinemada. Bundan etkilenmemek için de iyi bir medya okuru olmak gerekir elbette. Bu sadece sinemada değil, tüm medya araçlarında edinmemiz gereken bir hassa olarak karşımıza çıkıyor. Dahası çocukların her türlü medyadan bir kültür edimi olarak, doğanın gereği gibi gördüğü, normal bir şeymiş gibi tecrübe alanına kattığı içerikleri doğru okuyabilmeleri için de ciddi bir medya okurluğu kazanmaları gerekiyor.

Son olarak üzerinde çalıştığınız veya ileriye dönük projeleriniz var mı? Bahsedebilir misiniz?

“Askıda” filmi ile idrak ettiğim bir şey oldu. Kendimce çok kişisel bir deneme olan bu kısa film ile hem tahminlerin ötesinde bir ulaşılabilirliğin idrakine vardım hem de bana dert olan bir konunun başkasının da gündemine girmesinin bir yolunu bulmuş oldum. Bu sahiden çok efsunlu bir şey. Hiç tanımadığım, varlığından haberdar olmadığım yüzlerce, binlerce kişinin izlediği, üzerine yorum yaptığı bir film ile ‘mülteci’ meselesini kısa süreli de olsa değerlendirmelerine, isteseler de istemeseler de zihinlerinde yer etmesine vesile oldum. Sinema işte böyle etkili bir şey. Bu durum da motivasyon olarak ayrı bir alan açmış oldu bana. Kısa film çekmeye devam etmek, farklı mecralar için de film üretiminde bulunmak artık daha kaçınılmaz bir istek benim için.

Teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.