Ana sayfa - Manşet - Bir “Kut”lu Yürüyüş… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Bir “Kut”lu Yürüyüş… / Dr. Alper Yücel Zorlu

“O ses hala kulaklarımda…” diyor Cüneyd-i Bağdadî. “O ses hala kulaklarımda…” Yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf 7/172) hitabının hâlâ kulaklarında olduğunu söylüyor Cüneyd-i Bağdadî… “Rabbin Âdemoğulları’ndan, onların sırtlarından zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‘ ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz.’ dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeyesiniz.” (A’râf 7/172) Ayetin tamamı böyle… Yakın geçmişi dahi hatırlamakta zorluk çeken insan, Cüneyd-i Bağdadî’nin bu sözünü düşününce çok etkileniyor. Cüneyd-i Bağdadî’nin şahsında ruhlar âleminde başlayan keskin bir ahid, oldukça çarpıcı…

Bir de Hz. Ali (r.a.), İbn Mülcem kâfirinin saldırısı sonucu yaralanınca, vefat ederken “Kâbe’nin Rabbi‘ne andolsun ki kurtuldum.” diyor. Hz. Ali (r.a.), Efendimiz‘in şahsında dünyevi bir sonlanış ve ahirete giden yolda bir başlangıç… Bir ömür boyu devam eden bir mücadele… Allah’a (C.C.) duyulan hasret… Söylediği sözde tüm ömrün muhasebesi var…

Keyfiyet olarak iki olay arasına insana dair ontolojide o kadar çok şey giriyor ki… Koskoca bir dünya hayatının muhasebesi… Hayata yüklenen muhteşem anlam… Hakikatin ta kendisi… Allah’a (C.C.) verilen sözün hatırlanması, muhteşem ötesi…

Başlangıç ve bitiş arasında yani aslında yeni bir başlangıç arasında o kadar çok şey var ki… İnsan hayatının ağlamakla başlayıp ağlamakla bittiği söylenir. Dünyevi konsept böyle… Ağlayarak doğan bir bebek ve ölünce arkasından ağlanılan bir insan… Ağlamakla başlayıp ağlamakla bitiyor hayat… İkisinin arasına neler giriyor diye düşündüğümüzde, inanın, gömülmek en kolayı… Çünkü sadece 5 dakika sürüyor… Dünyada nefesi biteni burada çok bekletmiyorlar, bekleyemiyor… Gelene “gelme!” denemediği gibi, gidene de “gitme!” diyemiyorsunuz… Hatta ve hatta nefes aldığınız sürece kontrollü olarak kendi boğazınızı tek başınıza sıkmanız da mümkün değil… Yani yaşamak zorundasınız… Yaşama biçiminiz bir merhamet eseri olarak, sizi getiren ve götüren tarafından planlanmış… Kalbinizin çalışması, karaciğerinizin çalışması, nefes almanız, boşaltım zarureti, acıkmanız… Hepsi ilahi bir otomatizma içinde hayatı sürdürülebilir kılmak noktasında garanti altına alınmış, hatta bazı yedek sigorta sistemleriyle de aksamalar karşısında hayat bi şekilde sürdürülebilir kılınmış… Bizi bize bırakmamışlar… İyi ki bırakmamışlar… Bir filozof, sadece düşünme yordamıyla şunları söylüyor: “Babamızın sulbünde idik, dar bir yer… Annemizin rahmine düştük; daha geniş bir yer… Sonra dünyaya geldik; daha geniş bir yer, hem de çok geniş… Görünen o ki, bundan sonra daha geniş bir yere gideceğiz…” Kulağımıza ezan okunarak başlayan hayat, bir salâ ile son buluyor. Ezan ile salâ arası hayat dedikleri… Bir Cuma’ya gider gibi, salâ ile… Bir bayrama… Vuslat için abdest ile… Namaz gibi, dua ile… Namaz mü’minin miracı, namazsız olunmuyor, namazsız ölünmüyor… Vuslat için “Er kişi niyetine veya hatun kişi niyetine…” Doğduğun gibi ölüyorsun… Kundak ile kefen ile… “Kundak, bir gün öleceklerin sarındığı kefen, kefen bir gün doğacakların sarındığı kundaktır.” diye boşa dememişler… Güzeller güzeli’nin yanına kefensiz gidilmiyor… Kemâlsiz de… Bir ömür boyu “cemal” görüp “kemâle” eremediysek “yuh olsun” bize…

“Bir gece evimizde her zamanki yatağımızda güzelce uykuya dalsak, sabah uyandığımızda ise kendimizi apayrı bir ülkede, apayrı varlıkların arasında bulsak, bu meseleyi de böyle çok normal karşılayabilir miydik? Ve o yerde o sabah önümüze getirilen bir kahvaltı yemeğini hiç düşünmeden gamsız kasavetsiz yiyebilir miydik?

Bu sorunun cevabı elbette ki kesinlikle “hayır”dır. Peki, İnsanoğlunun dünya macerası bu verdiğim örnekten gerçekte hiç farklı değil. Hiç sorgulamadan bu dünyada öylesine yaşamayı nasıl başarıyoruz o zaman? Öyle görünüyor ki, doğumla başlayan bir süreç bizi kolayca bu yeni yere alıştırmış ve biz hiç sorgulamadan ve yabancılık çekmeden bu bilinmez yerin kaimlerinden olmuşuz. Ama normal insanlardan aklı fazla olan, felsefeciler diye tabir ettiğimiz bir zümre bu konuyu sorgulamadan duramamışlar haklı olarak. Fakat yalnız akılla bir sonuca da ulaşamamışlar, imdada peygamberler yetişmiş ve insanlığı bu derin açmaz ve çıkmazdan kurtarmış. Yani daha açığı, nefsimizde ve çevremizde şahit olduğumuz bu muhteşem ve mükemmel nizamın yaratıcısından, en doğru açıklamayı ve haberi ancak peygamberler insanlığa ulaştırmış. “Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (Enbiyâ 21/16) “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56) Açıkça görülüyor ki bu âlem oyun eğlence için yaratılmamış, biz de sadece oyun eğlence için burada değiliz. Önemli bir kulluk görevi ile daha önce hiç bilmediğimiz bir yere, hatta kendimizi bile bilmezken hem kendimizin hem bu yerin farkındalığı ile gönderilmişiz. Bu farkındalığı en güzel şekilde hissetmek ve yaşamak için bize akıl, gönül, göz, kulak, burun, deri, dil gibi her şeyi görecek, algılayacak, hissedecek organlar da bahşedilmiş…”

Çok az bir şey isteniyor; “biraz samimiyet.” Samimiyet, iman gibi… Artmaz eksilmez, azı çoğu olmaz… Ya vardır ya yoktur… Sadece keyfiyet farkları olur… İman sahibi olmak çok kolaydır, en küçük delil dahi insanı farklı kılar, başını yüce dağlara yaslar… “En sade bir müminin imanının nuru dahi kâinatı doldurur.” der büyükler. Şimdilerde samimiyetin ana caddeden taviz verilmeyen kısmına “omurga” diyorlar… İnsanların yaptığı hatalar, ana ilke ve prensiplere ters düşmüyor ise böyle değerlendiriliyor. O yüzden samimiyetin zerresi dahi çok kıymetli… Gerektiği yerde gerektiği gibi olmaya da “duruş” deniyor. Bir bakıma “omurgalı safiyet…”, “vizyon sahibi fikir”, “ayarı bozulmamış netlik ki…” içinde yiğitlik, merhamet, onur, ihlas, vakar, iman asaleti, hikmet; her şey var… Prensipleri, ilkeleri koruyan ve hayata geçiren zırh gibi, duruş… Ve “adam gibi adam olmak” için bunların hepsinin ahlaken bizde var olması gerek…

İslam dünyasında en büyük sorunlardan biri “şahsiyet” sorunudur. Değerlerinin farkında olmamak… Değerlerine sahip çıkmamak… “İnanıyorsanız üstünsünüz.” ayetinin muhtevasını hayata geçirmemiş olmak… Ahlaken, layıkıyla sorumluluk duymamak… Allah korkusunun az oluşu… “Kulluğun” ne anlama geldiğini, “imtihanın” ciddiyetini, “insanın” kıymetini layıkıyla bilmemek, hatta açıkça söylemek gerekirse önemsememek… Kavramlara boğulup, kavramları hissetmemek… Nefsin mahiyeti ve bizzat kendimizdeki karşılığını göz ardı etmek… Sevgisizlik, sevmemek, sevememek… Eksikleri gözden geçirecek bir muhasebe kültürü ve fiilini hayatın içine sokmamış olmak… İyilik hallerinin şükrünü yapmayıp, kötülük hallerinden aslandan kaçar gibi kaçmamak… Duygu, düşünce ve davranışlarını gözden geçirmemek… Salih amelin keskin ölçütlerinden en önemlisi olan “feyz”den mahrum olmak, dolayısıyla ahlaken değişememek…

Sorumluluğun yayılması sorumluluğu azaltmaz. Kur’ân’daki her ayet, tek tek hepimize inmiştir. Kur’ân’ı bizzat kendisine inmiş idrakiyle okuyan ve tefekkür edenlerin, davaya, meseleye, hayata bakışı çok ciddidir. Hayatın her ânının kıymetini daha bir farklı bilir onlar. Egodan bahsederken “benlik” kavramını inceleyenler, başka birinden bahseder gibi konuyu incelerse, kendi söylediklerinin kendilerinde karşılığı olmaz. Fakat kendi “ben”ini masaya yatırınca, söylenen her tespitin kendindeki karşılığını düşünür açıkça… Aksi halde Yunusça bir idrak olmaz; “Beni bende demen bende değilem, bir ben var içimde benden içeru…”

Tek tek, tanıdığımız herkesin yani dünyalık durumunu bildiğimiz herkesin, ahiretlik durumu ne acaba diye belki de sizlere haddi aşmak gibi gelecek bir muhasebeye ne dersiniz? İlkeleri, temel kriterleri belli olan bir süreçte sorular belli, şefaat, merhamet, rahmete dayalı yardımlar da içinde olmak üzere bir yeterlilik, sağduyu, fedakârlık ve tanımlanmış görevler isteniyor hepimizden… Böyle bir durumda, hadiseyi üzerine almamak aymazlık, unutmuş gibi yapmak rezalet, yapar gibi görünmek riya, yaptığının yüz katını beklemek üçkâğıtçılık, ben bilmiyorum demek yalan olmaz mıydı? Sahi, ahiret vardı değil mi? Ne denir buna!.. Allah var, ama yok gibi yaşamak… Tabi, ben de inanıyorum, hepimiz inanıyoruz… Üstelik şahit tutulacağız… Ne şahitlik ama… “Bozacının şahidi şıracı…” Öyle mi? “Toplumda uygunsuz işleri yapanlar kendi haklılıklarını, benzer kişileri göstererek savunmaya çalışırlar.” anlamında bir söz… İyi de, böyle şahitlik olmuyor ki… Allah, (C.C.) Habibim dediği son Peygamberine (s.a.v.) dahi, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd 11/112) buyururken, günümüzün istikametten uzak şahitlikler kabul olmaz ki… Dünya ahiretin tarlası değil mi? Buradaki dürüstlükler, ahiret sermayemiz öyleyse… Hiç olmazsa böyle bir müjde var bizler için…

“O halde, tevbe ederek seninle beraber olanlarla, günah işlemekten, isyandan vazgeçerek Allah’a itaate yönelenlerle birlikte emrolunduğun gibi ilâhî emirleri doğru uygulayarak itaatte daim ol. Aşırı da gitmeyin, azmayın. O sizin işlediğiniz amelleri biliyor, görüyor.” (Hûd 11/112) Ömer Nasuhi Bilmen bu ayeti tefsir ettikten sonra devamında şu cümlelere yer veriyor:

“Bu âyet-i celile, İslamiyet’te büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. istikâmet, doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk yolunda, ilâhî dinin, sağduyunun irşadıyla yürümektir. Kısacası: İstikâmet, dinî hükümlere, inançlara, âmellere, ahlâkî, insanî vazifelere riayet edip Cenâb-ı Hakk’ın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin fertleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış olursa o cemiyet ne kadar yükselir, ne kadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsa İslâm muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet… İstikametten ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına, canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir. Her insan istikâmeti sever. Ne yazık ki: Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici zorluklara tahammül gösteremez. Hâlbuki istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmettir, saadettir, ebedî hayatı kazanmaya bir vesiledir.”

Peygamber Efendimiz; “Hûd suresi beni kocattı.” derken, imtihan sırrı içindeki tüm zorluklara katlanmanın önemine de açıkça işaret buyuruyor. Kulağımıza kar suyu akıtan Allah dostlarının hikmetli sözlerinden, getirdiği İslam’ı en güzel şekilde örnek olarak yaşayan Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) yolundan Allah (C.C.) bizleri ayırmasın, “ayaklarımızı dini üzere sabit kılsın.”

En güzel tecrübe bizzat yaşayarak elde edilendir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.