Bilinç Eylemlerin Özgül Ağırlığıdır / Dr. Mehmet Öztürk

Eylemlere değer ve önem kazandıran bilinçtir. Bilinci anlamlı kılan faktör ise niyetlerdir. Bilinçsiz eylemler aynı zamanda amaçsız davranışlardır. Bilinç ya da şuur; eşya ve olayların, evrenin kısaca bütün varlığın neden var olduğunun, bilinmesi ve farkında olunmasının adıdır. Bu farkındalık ve duyarlılığı elde etmenin çok değişik yol ve yöntemleri söz konusu olabilmektedir. Bilinçsiz ve amaçsız fiiller insanı sıradanlaştıran ve basitleştiren en temel unsurlardır.

Aynı eylemi yapan ya da aynı davranışı sergileyen iki insandan birinin gerçekleştirdiği eylem ya da davranış diğerinden çok daha anlamlı ve etkileyici olabilmektedir. Bunun nedenini niyetlerde ve bilinç düzeyinde aramak gerekir.

İnsanlara özgü gibi duran bu ilginç durumu cansız varlık katmanlarında da gözlemleyebilirsiniz. Aynı hacme sahip iki nesneyi tarttığınızda çok farklı ağırlıklara sahip olduklarını görürsünüz.

Evrenin derinliklerinde keşfedilen bazı kozmolojik gerçeklikler bu anlamda sizi hayret ve dehşete düşürür:

Bazı yıldızlar ömürlerinin sonlarına doğru kendi içlerine doğru çökmeye başlarlar. İçlerindeki yerçekimi o kadar güçlüdür ki atomu bile yerle bir edip elektronları ve protonları nötrona dönüştürürler.

Canlı cansız tüm varlıklar ölümlüdür. Bu, varlıkların yazgısıdır, kaderidir. Bunun bilim literatüründeki karşılığı; “entropi yasası” olarak karşımıza çıkar. Kozmolojik yasaların anayasası olarak kabul edilen bu yasaya göre yaratılmış tüm varlıklar bozulmaya, ölüme doğru yolculuk halindedirler. Termodinamiğin ikinci yasasıdır bu. Bu o kadar önemli bir yasadır ki; aynı zamanda materyalist ve pozitivist felsefeyi de yerle bir etmiştir. Materyalist felsefe, evrene ezelilik ve ebedilik izafe eden bir yaklaşımdır. Çok özet olarak bu anlayışa göre; “evrenin bir başlangıcı yoktur, sonu da olmayacaktır. Her şey madde ve türevlerinden ibarettir. Metafizik diye bir şey yoktur. Her şey fiziktir ve beş duyuya hitap edendir. (Haşa) Allah olmayınca; ahiret de cennet de cehennem de yok demektir. Ruh da yoktur… Her şey maddedir… Madde de sonsuzdur…”

Oysa termodinamik ikinci yasa-entropi yasası bu anlayışı temelden çökertmiştir. Karmaşık teknik detaylara girmeden en yalın haliyle bu kanunu şöyle izah edebiliriz:

Bir objenin yandığını düşünün; yanma olayı o obje kül oluncaya yani sıcak soğuk dengesi sağlanıncaya kadar devam eder. Yanan nesne ile yandığı ortam sıcaklığı eşitlenince yanma olayı da son bulur. Bu durumda sıcaktan soğuğa ısı akışı durmuş demektir.

Evrenin değişik bölgelerinde çok sıcak yani milyonlarca santigrat derecelerle karşılaşabileceğiniz gibi çok çok soğuk dondurucu ortamlarla da karşılaşabilirsiniz. Sofistike bilimsel analizlere girmeden bu durumun da en sade yalın haliyle anlamı şudur: Evrende de yanma yani ısı akışı olayı vardır ve halen devam etmektedir. Eğer evren ezeli olmuş olsaydı ya da bir başka ifadeyle sonsuzdan beri varlığı devam ediyor olsaydı şimdiye kadar ısı farkının ortadan kalkmış olması, yani sönmüş ve sonlanmış olması gerekirdi. Oysa evrende ısı farklılığının halen var olması, ısı geçişkenliğinin, sıcaktan soğuğa doğru akışın devam ettiğini gösterir. Madde ezeli olmuş olsaydı bu akış şimdiye kadar devam edemezdi. Dolayısıyla ısı akışı devam ettiğine göre maddenin de ezeli olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. Bir başka ifade ile maddenin bir başlangıcı olduğu yani yaratıldığı ortaya çıkmış olmaktadır. Bu aynı zamanda Allah’ın varlık delillerindendir.

Yine bu yasaların öngörülerine göre hayat kaynağımız olan güneşimiz de ısısını kaybedecek, soğuyacak ve ölecektir. Kısaca her varlık entropi yasası gereği ölümle yüzleşecektir. Makalenin baş kısmında nötrino yıldızlarının ölümünü anlatırken; bu olayın atomu bile yerle bir ettiğini ifade etmiştik. Madde öyle bir başkalaşım geçiriyor, öyle bir form değişikliğine uğruyor ki hayrette kalıyorsunuz: Aynı maddenin geçirmiş olduğu değişim ve başkalaşım evreleri söz konusu maddeye müthiş bir değer, önem ve ağırlık kazandırıyor. Bu gerçeklik; yazımızın ilerleyen bölümlerinde insan ve eylemlerindeki değişim ve dönüşümü izah ederken de paralellik kurmamıza yardımcı olacaktır.

Yukarıda; bazı yıldızların ömürlerinin sonlarına doğru yani ölürken kendi içlerine doğru çökmeye başladığını ifade etmiştik. İçlerindeki yer çekimi o kadar güçlüdür ki, atomu bile yerle bir edip elektronlarla protonları nötrona dönüştürürler. Atomun %99’u boştur. Atom içine çökünce doğal olarak bu boşluk kaybolur. Çok yoğun, sadece nötronlardan oluşan bir madde yığını kalır ortada. İşte bu cisimlere “nötron yıldızı” adı verilir. Nötron yıldızları müthiş bir kütleye sahiptir. Öyle ki bir çay kaşığı kadarının dünyadaki ağırlığı milyonlarca tonu geçmektedir. Bir metreden yere bırakırsanız yere çarptığında 7,2 milyon kilometre/saat hıza sahip olacaktır. Böylesi nötron yıldızlarına “Pulsar” denir. Kalp gibi atmalarından dolayı bu isim verilmiştir.

Bu bağlamda çok çarpıcı bir bilgi daha aktaralım: “Bu kadar sıkıştırılmış bir ortamda bütün insan ırkının işgal edeceği hacim sadece bir küp şekere eşittir.”

Bu hayret uyandıran gerçeklikler bizi “özgül ağırlık” olgusuyla karşı karşıya getiriyor: Bir çay kaşığı madde ama dünyayı defalarca delecek ağırlığa sahip ve bütün bir insan ırkının atomlarının içindeki boşluklar kaldırılsa işgal edeceği hacmin hepsi bir “küp şeker” kadar. Yani tüm insanlığın aslında kapladığı alan bir küp şeker kadar hacme sahip. Bu inanılmaz bir şey.

Bu arada kısa, öz bazı tanımlar yapmakta yarar var: Kütle: madde miktarıdır. Özgül kütle: Birim miktarın kütlesidir. (1cm³’ün). Ağırlık; bir cisme uygulanan yer çekimi kuvvetidir, özgül ağırlık ise bir cismin birim miktarının ağırlığıdır (1cm³’ün). Kütle değişmez, ağırlık ise yerçekimine göre değişebilir. (Dünyada 75 kilo olan bir kişi Merkür’de 28 kilo, Plüton’da 5 kilodur. Yine dünya da 35 yaşında biri Merkür’de 145, Mars’ta 18, Satürn gezegeninde 1 yaşındadır.) Kütle aynıdır değişmez ama ağırlık değişkendir.

1cm³ nesne farklı durum ve şartlarda farklı ağırlıklar kazanıyor. Gerçekten çok ilginç. Peygamber Efendimiz (Sav) bir hadislerinde; “… Sizin, Uhud Dağı kadar verdiğiniz bir sadaka, sahabemden birisinin 1 müd (yaklaşık 832 gram) sadakasına ulaşamaz.” (Buhari-Fezail-i Ashabı Nebi IV, 195) buyuruyor. Buradan anlıyoruz ki fizik alemde birim miktar kütlelerin farklı durum ve şartlarda farklı ağırlıklar kazanması gibi, metafizik yani maneviyat aleminde de benzer bir durum söz konusudur. Birim miktarda verilen bir sadakanın özgül ağırlığı da farklı durum ve şartlarda farklı ağırlık ve değer kazanabiliyor ve müthiş önemli bir hale gelebiliyor.

Bakara Suresi 261. ayette: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak verip her başağında yüz tane bulunan bir tanenin haline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir, ilmi her şeyi kaplar.” buyurulduğu gibi yine başka bir ayette de: “Şu kesindir ki Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez. Ama kulun zerre kadar iyiliği olsa bile, onu kat kat artırır ve ayrıca kendi tarafından büyük bir mükafat verir.” (Nisa, 4/40) buyruluyor.

Bu kutsi beyanlardan anlıyoruz ki; insanların eylemlerinin Allah katındaki değer ve önemleri farklı karşılıklarla mukabele görüyor. Bunun nedeni insanların niyetlerinde gizlidir.

Sıradan eylem ve davranışları ibadete dönüştüren niyetlerdir. Niyet insanı bilinçli kılan en temel faktördür. Bir hadis-i şerifte “Mü’minin niyeti amelinden üstündür.” buyrulmaktadır.

Hasan Basri de: “Cennet ehlinin ebedi cennette ve cehennem halkının da ebedi cehennemde kalmaları niyetleri sebebiyledir.” demektedir. Yine arifler; “Nice küçük ameller vardır ki niyetler onları büyütür. Nice büyük görünen ameller vardır ki niyetler onları küçültür.” demişlerdir. “Kim bir iyiliği niyet eder de sonra herhangi bir sebeple onu yapmazsa, ona tam bir sevap yazılır.” (Ebu Davud) buyuruyor Efendimiz (sav). Demek ki insanın kalbinde hayır niyeti bulunursa o niyet amele dönüşmese bile, hayır niyet ettiği için Allah o kişiye yine o işi yapmış gibi sevap veriyor. Bir başka hadiste de: “Bir kimse iyi amel işlemeye imrenip ‘keşke imkânım olsaydı ben de o ameli işleseydim’ derse, niyeti iyi amel yerine geçer ve bir kimse kötü amel işleyene özenip ‘keşke imkânım olsaydı ben de o ameli işleseydim’ derse bunun niyeti de kötü amel yerine geçer.” (Tirmizi, İbni Mace) buyruluyor.

O halde eylemlere yani amellere değer ve önem katan şey niyetler olmaktadır. Hatta insan hiç amel yapmasa dahi amel sahibi olabiliyor. Tüm bunların nedenleri halisane niyetlerdir. Yine Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse gece kalkar namaz kılarım deyip yatağına yatsa, şayet kalkamayıp sabaha kadar uyusa amel defterine niyet ettiği namazın sevabı yazılır. Uykusu da kendisine Rabbi tarafından bir sadaka olur.” (Nesai, İbni Mace)

Kadir Suresinde Yüce Allah: “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.” buyuruyor. Bir gece, bin aydan hayırlı olunca o gecedeki birim zamanın (bir saniyenin) sevap değerini de bulmak zor değildir. Bin ay yaklaşık seksen dört yıla tekabül etmektedir. Yani bir ömür. Buradan anlıyoruz ki Kadir Gecesi’nin her bir saniyesinin değeri diğer günlerin saniyelerine oranla sevap açısından binlerce kat daha değerli, ağır ve önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Elmas ve kömür her ikisi de karbon atomundan müteşekkildir. Kömür öyle şart ve aşamalardan geçer ki sonunda elmaslaşır. Kökenleri aynı obje olmakla beraber birim miktarlarının değer ve önem ağırlıkları kıyas kabil olmayacak ölçüde farklılaşır. 1cm³ kömür ile 1cm³ elmas ikisi de sonuçta karbondur. Ancak değerleri, önem ve özgül ağırlıkları çok çok farklıdır. Mukayese dahi edilmez.

İnsanlar da Allah ile olan ilişkilerinde farklı duyuş ve duruşlara sahiptirler. Duyuş niyetlerle ilgilidir. Niyet kalbin amelidir. Niyet ne kadar saf, pak, arı, duru, halis olursa eylem ve ameller de o nispette değer, önem ve ağırlık kazanır. Bizlerin dağlar kadar verdiği bir sadakanın sahabenin çok daha az verdiği bir sadakanın yerini tutmaması da bu sırra mebnidir.

İki kişi aynı birim miktarda sadaka verse yahut iki kişi aynı eylem, davranış yahut ibadeti icra etse Allah katında farklı karşılık ve mukabele görür. Bunların Allah katındaki ödül ve dereceleri de farklı farklıdır. Bunun nedeni o iki kişinin o eylemleri icra ederken farklı bilinç ve şuur düzeylerine sahip olmalarıdır. Yani niyet kalitesindeki farklılıklar amellerin de değerlerinde farklılaşmalara yol açar.

Daha öncelerden de ifade ettiğimiz gibi: “Enformasyon çağı” ve “bilgi toplumu” olarak da ifade edilen günümüzün globalleşen dünyasında, bilgi çoğalmış aynı zamanda da çoğalan bu bilgilere ulaşmak çok kolay hale gelmiştir. Özellikle de internet teknolojileri sayesinde her türlü bilgiye erişim lüks ve zor olmaktan çıkarak gündelik hayatımızın olmazsa olmaz sıradan bir parçası haline gelmiştir. Diğer taraftan eşzamanlı bir biçimde “bilgi kirlenmesi” denilen bir olgu da, söz konusu gelişmelerin aslında çok da sağlıklı ilerlemediğini ortaya koyan çağdaş bir problem olarak modern insanın önüne çıkmış bulunmaktadır. Bilgilerin damıtılarak rafine edilmesi, özellikle körpe dimağların korunması adına çok önemli bir konudur. Yenilen her abur cubur şeyin mideyi bozması gibi seçme ve süzmeye tabi tutulmaksızın elde edilen her bilgi de beyni ifsat edebilir. Bilgiye ulaşmak artık kimsenin tekelinde değildir. Bilgili olmak ayrıcalıklı olmak anlamı taşımamaktadır günümüzde. Dolayısıyla bilinçli olmak ve farkındalık çok daha önemli hale gelmiştir. Klişe ifade ile “bir tıklama” kadar yakındır her türlü bilgi. İnternet sayesinde oluşan “bilgi okyanusu” çok büyük bir nimettir. Ne var ki yukarıda sözünü ettiğimiz kirlenme olgusu ve ifade etmediğimiz, daha bir sürü patoloji ve handikap, çözüm bekleyen problemler olarak önümüzde durmaktadır.

O halde yapılması gereken şey; insanın niyetini tashih ederek bilinç düzeyini yükseltmek olmalıdır. Bunun da yolu kişinin temizlenip arınmasından geçer.

Kişinin kalbi tasfiye, nefsi tezkiye olursa, aklı da sakim’den selim akla dönüşecektir. Kötü ahlakları da damıtılınca güzel ahlaklarla yer değiştirmiş olacaktır. Ancak bu sayede rafine bir kulluk ortaya çıkabilir. Böylelikle de Allah o kulu sever, o kul da Allah’ı sever. Allah’ın lütuf ve ihsanı namütenahidir, nihayetsizdir, sonsuzdur. Kulun kalitesi nispetinde ödülü de kat kat artırılır.

Bir çay kaşığı maddenin milyonlarca ton ağırlık kazanması gibi, atom çapında da olsa maksimum bir bilinçle yaptığınız bir eylem ya da ürettiğiniz bir güzellik; çarpan etkisiyle ötelerde müthiş bir önem, değer ve özgül ağırlık kazanabilir.

Bu keyfiyet öyle bir güzelliktir ki aslında zengin-fakir ayrımını da ortadan kaldırma istidad ve kabiliyetine sahiptir. Çünkü bir kişinin milyonlar değerinde yaptığı bir hayıra siz; bilinç ve niyet kalitenizi yani ihsan ve ihlasınızı artırarak çok daha küçük çapta yapacağınız bir hayırla ulaşabilir ve erişebilirsiniz. Demek ki nicelikten ziyade niteliğe, kemmiyetten çok keyfiyete, kantiteden ziyade kaliteye önem vermek durumundayız.

Unutmamak gerekir ki; eylemlerin özgül ağırlığını belirleyen bilinç düzeyidir. Ve yine unutulmamalıdır ki, insanın derdi kadar değeri, aklı kadar edebi, edebi kadar da değeri vardır.

Yorum bırakın