Ana sayfa - Manşet - Bilim Tarihinde Ufuk Turu… / Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

Bilim Tarihinde Ufuk Turu… / Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

İslam ve bilim çerçevesinde köklü bir gelenekten gelmiş olmamıza rağmen güncel temsil anlamında maalesef çok sığ bir yerde duruyoruz. Bu temsil, içi dolu bir temsil olmak zorunda. Bu konuda adeta bir verimsizlik, bir tıkanmışlık hatta bir yozlaşma var. Bu, bilimin hayatımıza geçişinde de var. Her şeye tesir eden bir şey bu… Bunu bir muhasebe anlamında nedenleriyle birlikte sizden dinlemek isteriz. Düşüncelerinizi alabilir miyiz?
İslam tarihinde Müslümanlar, bir dönem çok iyi yerlere gelmiş, Batı’yı aydınlatmış… 1100’lü yıllara kadar Batı’yı aydınlatan, modern bilimleri de geliştiren İslam âlimleriydi. Ortaçağda, yani 1600’lü yıllarda, Aydınlanma Çağına gelinceye kadar Batı bir anlamda karanlık içerisindeydi ama 1100 yılına kadar, -daha doğrusu Gazali’nin ölümü 1111, 1048 İbn-i Sina’nın vefatı- bütün dünyayı aydınlatan İslam âlimleriydi. Peki, temsil yeteneğinde neden bugün eksik kalıyoruz? Benim şahsi kanaatim şu: O zamanki bilim insanları, bugünkü tabirle entelektüel dediğimiz yahut münevver diyebileceğimiz, Batılı lisanda sofistike diyebileceğimiz kişilerdiler. Hani Hz. Ali diyor ya, “İlim bir noktaydı, onu cahiller büyüttü.”
Bugün biz neredeyse sağ göz mütehassısı, sol göz mütehassısı, sağ kulak uzmanı, sol kulak uzmanı gibi ayrışım içerisindeyken, o zamanki insanlar, faraza İbn-i Sina’yı, Farabi’yi, Kindi’yi, Abdülkadir Meragi’yi, Amidi’yi ele aldığımızda, bu insanların hem filozof hem muhaddis hem müfessir hem tıp doktoru hem matematikçi hem astronom gibi bütün bilimlerle mücehhez, yani entelektüel, münevver diyebileceğimiz, her sahada söz sahibi olabilen kişiler olduğunu görüyoruz.
Milattan önce bilim, aşağı yukarı 250 yılda iki katına çıkar idi. Peygamberimiz zamanında, 800’lü, 900’lü yıllara kadar, 1000’li yıllara kadar bu aşağı yukarı 100-150 yıla düştü. 1900’lü yıllarda bu 50 yıla düştü, yani 50 yılda bilim iki katına çıkıyordu. 1980’li yıllara geldiğimizde bu aşağı yukarı 10 yıl civarına düştü. Bugün bazı bilim alanlarında 72 saatte, genelde ise 3-4 günde bilim iki katına çıkıyor. Hal böyle olunca, hekimlerde de filozoflarda da matematikçilerde de kendi alanlarında aşırı uzmanlaşma insanları münevver olmaktan uzaklaştırıp, sofistike olmaktan, entelektüel olmaktan uzaklaştırıp bir anlamda tek bir noktaya teksif edildi. Evet, başarı aslında detayda gizlidir ama şeytan da bir anlamda o detayda insana pusu kurar. Sanat da başarı da detayda gizlidir ama eğer çevresel faktörlerle, diğer bilimlerle onu mücehhez kılmazsak, bir anlamda o ilim insanın kendisine ihanet etmesine sebebiyet verir. Ve bilim de kendisine ihanet edenlerden çok acı intikam alır. Burası çok önemli bir nokta. Yani eğer siz sadece tek bir noktaya teksif edip de aşırı uzmanlaşma yoluna giderseniz, tek bir alanda çok detaya teksif olup da etrafı unutursanız, o zaman bilime ihanet etme riskiniz yükselir. Ve bilime ihanet ederseniz de bilim çok acı intikam alır sizden. Bilim, Batı tarihi bilim adamlarından özellikle bu şekilde intikam almıştır.
Aristo’nun tümdengelim kavramı, Descartes-Newton çizgisindeki tümevarım kavramı artık bugün kuantum fiziğiyle tamamen değişti. Ama ütopya sahibi olan bilim insanlarına baktığımız zaman, bugünkü bilim insanlarında esas eksiklik ütopyanın eksik oluşudur, ütopyaya sahip olmamalarıdır. Ütopya aslında istikbali tahmin etmek, bilmek değildir, istikbali şekillendirmektir. Eğer bir bilim insanı çeşitli bilgilerle, çeşitli bilim alanlarıyla mücehhez değilse istikbali şekillendiremez, yani ütopya sahibi olamaz.
Mesela Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün yazmış olduğu “Siyasetname” içerisinde her alandan bilgi var, tamamen devlet yönetimini anlatmış… Eflatun’un “Devlet” kitabını okuduğumuzda onda da bir ütopya olduğunu görüyoruz; çünkü jeolojiden tutun matematiğe, astronomiden coğrafyaya varıncaya kadar bütün bilgileri toplamış kendisinde.
Şimdi bakıyoruz, faraza, bir alanda adam atom fiziğiyle meşgul oluyor, sadece elektronla, sadece nötronla ilgileniyor; diğer bilgilerle mücehhez olmadığı takdirde istikbale yönelik bir şey yapamıyor ve hemen bocalamaya başlıyor. Farabi bir doktordur aslında ama filozof olarak neşvünema bulmuştur. Mesela Farabi’nin “el-Medinetü’l-Fazıla” adlı kitabı bir ütopya kitabıdır. Yani bugün bile şehirleşme nasıl olmalıdır, bir şehir yönetimi, devlet yönetimi nasıl olmalıdır, onu anlatmış orada.
Başkalarına da üzerine bir şeyler ekleme imkânı tanıyor üstelik…
Kaldı ki, Nizamülmülk’ün (Büyük Selçuklu veziri, Ortaçağ İslâm dünyasının en başarılı devlet adamlarından.) “Siyasetname”si İtalyan Niccolo Machiavelli tarafından intihal edilmiş yüzyıllar sonra, adına da “Le Prince” adı verilmiş. Ama Nizamülmülk bir matematikçiydi, muhasebeciydi, astronomdu aynı zamanda. Semerkant’taki rasathaneyi kurup onun başına Ömer Hayyam’ı getirmiştir. Ömer Hayyam, şair olarak bilinir genelde ama Ömer Hayyam astronomdur, matematikte Hayyam kuralları koyan bir matematikçidir. Hatta ona dediler ki, “Yahu, sen bu kadar şiir yazıyorsun, oysaki sen astronomsun, sen matematikçisin, niye bu şeyleri yazıyorsun?” Diyor ki: “Millet eğlensin diye yazıyorum.” Bu insanlar böyle insanlar.
Tekrar Farabi’ye dönelim. Farabi o kadar kitabı yazarken, aynı zamanda bir tıp doktoru… Farabi’nin tıp doktoru olduğunu çok az insan bilir. Fakat aynı zamanda Farabi büyük bir müzisyen. “Kanun” enstrümanını bulan Farabi’dir. Evet, Aristo’nun da kanuna benzer bir şey yaptığı söylenir, bir-iki telli; ama şu anda çaldığımız kanun Farabi’nin yaptığı kanundur.
İbn-i Sina’ya bakıyoruz; İbn-i Sina, bildiğiniz gibi Galen ve Hipokrat’la birlikte dünya tıbbının temeli. Ama İbn-i Sina aynı zamanda müfessir, aynı zamanda muhaddis, aynı zamanda fakih, aynı zamanda hukukçu, aynı zamanda doktor. Öyle ki 12. yüzyıla kadar kitapları ders kitabı olarak okutuluyor.
Evet, Batı’da da büyük bir saygınlığı var…
Gazali’ye bakıyorsunuz; kendi zamanlarına göre ortaya koymuş oldukları değer çok yüksek… Bakınız, benim prensiplerim içerisinde “5 T” var, kişisel olarak “5 T” faktörünü hep kullanırım… Bunlar: tezekkür, tedebbür, taakkul, tefakkuh ve tefekkür. Bu insanlarda bu beş şartı görüyoruz. Tezekkür, geçmişi dikkate almak. Tedebbür, geleceği hissetmek. Taakkul kavramı ise geçmiş ile gelecek arasında bağ kurup, ütopya sahibi olup geleceği şekillendirmek. Dördüncüsü, tefakkuh, yani güncel olaylara ve gelecekte olabilecek hadiselere çözüm bulmak. Fıkıh da buradan gelir. Ve beşincisi, tefekkür, yani proje üretmek, insanlık ve yaşam adına ortaya yeni bir şeyler koymak.
Eski âlimler, Kindi’sinden tutun İbni Rüşt’üne, hepsine bakın, el-Battani’ye bakın, el-Cabir’e bakın, Sind bin Ali’ye bakın, İbnü’l-Heysem’e bakın, bunlar Batı’yı aydınlatan Doğu’nun ışıklarıydı ve bütün bilimlerle mücehhezdiler… Musiki tarihimize bakıyoruz, bugün kalıcı olarak bildiğimiz musiki tarihindeki bestekârlara -hepsi hafız- hepsi Kur’ân tilavetinin ne kadar ehemmiyetli olduğunu öğrenmiş kişiler. Mesela, Timur’un hakkında idam fetvasını verdiği Abdülkadir Meragi; 1374 yılında Bağdat’ta yakalandığı zamanda, tam idam edilirken bir aşır okuması onu ipten kurtarmıştı. Abdülkadir Meragi’nin ve Timur’un da hocası olan Alaaddin Ali Erdebili Hazretleri mutasavvıf ama aynı zamanda matematikçi de. Yani bugün hangi mutasavvıfa sinüs-kosinüsün ne olduğunu sorduğunda sana iki kelime söyleyebilir?! Mesela, Sind bin Ali Antakya’da Akra Dağı’nda güneşin batışından tanjant ve kotanjantları çıkartmış. Bugün bile çok hassas ölçümlerle beraber elde edilen verileri ta o zaman, 900’lü yıllarda tespit etmiş… Yani bu adam matematikçi, geometrici, coğrafyacı…
El-Battani, 800’lü yıllarda, Bağdat’tan Hindistan’a kadar adımla, yürüyerek giderek enlem ve boylamı tespit etmiş ve bizim bugünkü enlem ve boylam hesaplarımıza göre çok az yanılmalar var. Bu insanlar aynı zamanda mutasavvıf, aynı zamanda alperen. Bu insanlar gittiği yerde insanlara adaleti, dini, diyaneti, felsefeyi, matematiği öğretiyor, okul açıyorlar… Tekke ve zaviyelerin bugünkü düzenlerini eskisiyle mukayese etmek mümkün mü?!
Kimse gücenmesin ama hayır…
Yani Allah’ın rızasını laboratuvarda da aramanın gerekliliğini bu adamlar 1000 sene önce, 1400 sene önce, Peygamberle birlikte öğrendiler. Allahü Teâlâ, Peygamber Efendimizi “İnsanlığa hizmet et”, “Hayata katkı sağlamak için seni gönderiyorum” diye gönderdi. “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) dedi. Allahü Teâlâ sadece insanlara demedi, Müslümanlara demedi, Araplara demedi… Bütün diğer peygamberler belli topluluklara gönderilmiştir. Fakat Hazreti Muhammed ebedi ve son peygamber olduğundan dolayı bütün âlemlere; yani kâinatta, uçsuz bucaksız âlemde var olan, bedenli-bedensiz, bilelim-bilmeyelim, çözülmüş-çözülmemiş, bilinmiş-bilinmemiş bütün varlıkların, taşın da toprağın da insanın da çiçeğin de böceğin de peygamberi olarak gönderilmiştir. Ve görevi, bunlara rahmet olarak gelmiştir.
Medine’nin ilk ismi Yesrib’tir. Oraya neden Medine-i Münevvere adı verildi. Medine kelimesi medeniyetten gelir, şehir anlamındadır. Medine Arapçada “şehir” demektir. Buraya münevver insanların olduğu yer anlamında Medine-i Münevvere adı verilmiştir. Münevver insanlar şehri denilmiştir oraya… Peygamber Efendimiz ilme o kadar ehemmiyet vermiş ki, ilmi hiçbir zaman ayırmamış; hatta insanlığa, hayata katkı sağlayan bilimleri ön planda tutmuştur. İmam Şafi “El ilmu ilmani, ilmü’t-tıb li’l-ebdân ve ilmü’l-fıkh li’l-edyân” (ilim ikidir: beden için tıb ilmi, din için fıkıh ilmi)” diye söyler. Yani hayata katkı sağlamak için öncelikli olarak beden ilimlerini, yani hayata katkı sağlayan bilimleri önde tutmuştur. Beden ilimleri derken sadece tıp değil, ziraattır, tıptır, mühendisliktir, yani hayatın bu âlemde daha iyi, daha müreffeh olabilmesi için, insanların dünyevi hayatta daha iyi seviyede yaşayabilmesi için gerekli olan bilimlerdir. İkincisi ise din ilimleridir.
İmam Şafi; “Burhaneddin ez-Zernuci’nin Talimu’l-Müteallim”inde yaptığı tasnifte: “İlim beş şeyde ortaya çıkar, beş şey olmadan ilim olmaz. Bir tanesi, çok soru soracaksın, yani kafana ne takılıyorsa onu soracaksın.” diyor. Birincisi, çok soru sormaktır. İkincisi “Hocaya karşı çok saygılı olacaksın. İlim insanlığın ortak mirasıdır.” der. “İlim bütün insanlığın, bütün hayatın ortak mirasıdır, musikisi ise lisanıdır.” der. O bakımdan bütün bilim insanlarını bilimini aktarmakta diğer bilimlerle beraber mücehhez kılmış…
Maddi-manevi ayrıymış gibi “ayrık bir beyin” algısı oluştu ve hayatı, insan ilişkilerini, her şeyi etkiledi… Görüntüyü çok kutsayan bir yapı, insanları surete öykündüren bir havsala oluşturdu. Dahası, nesillere yayılarak dindarlık deyince ne algılamamız gerektiği hususunda da yanlış bir yere yönlendirdi…
Evet, Abbâsî Halifesi Me’mûn zamanında Beytu’l-Hikme’de, Batı’dan, Latinceden alınan kitaplar Arapçaya tercüme edildi ve tercüme edenlere tercüme ettikleri kitapların ağırlığınca altın verildi ve 1000’li yılların başında onun için Batı’yı aydınlattık. Sıfır olmasaydı, sadece şu sıfır rakamı olmasa Batı çöker yahu. “Sıfır”ın hakkını, Batı, İslam âlimlerine kâinat var olduğu müddetçe ödeyemez… 1150 yılına kadar hep İslam âlimleri, Doğu’dan çıkmıştır daha doğrusu âlimler; yani kilometre taşları, bu polimat dediğimiz, münevver dediğimiz, sofistike dediğimiz insanlar hep Doğu’dan çıkmıştır. 1300’lü yıllarda gerçi sosyal bilimlerde bir hareketlilik vardır, mesela İbni Haldun bunlardan bir tanesidir. Ama ondan sonra, 17. yüzyıla kadar, bu 50 yıllık periyotlara Doğu’dan bir tane bilim adamı gelmemiştir, hep Batı’dan gelmiştir. Çünkü Haçlılar 1000’li yıllarda Doğu’ya gelip de bizim kitaplarımızı aldılar, aynı şekilde, Halife Me’mûn’un yapmış olduğu yöntemle onları Latinceye çevirdiler. Ve aynı şekilde, özellikle Toledo’da tercüme büroları kuruldu ve yine Latinceye tercüme ettikleri kitaplara, aynen Halife Me’mûn’un yaptığı gibi, ağırlığınca altın verdiler.
Aslında tarikatların temelinde iki tane tarikat vardır: Biri, Hz. Ali’ye dayanan ve Abdülkadir Geylani’nin sistematize ettiği Kadirî tarikatı. Ötekisi de ondan 200 sene sonra Nakşibend’de Şeyh Bahaüddin’in sistematize ettiği ve Hz. Ebubekir’e dayanan Nakşibendî tarikatıdır. Bunlar daha sonra kendi içlerinde bölünmüş; Cerrahiyye, Mevleviyye, Haydariyye… Herkes evrad-ı tarikata bir şey ilave etmiş. Biri demiş ki her namazdan sonra doksan dokuz defa şunu diyeceksin, ötekisi ona bir şey daha ilave etmiş… Derken benlik kavramı tarikatın içine de girmiş.
Tasavvuf başka şeydir, tarikat başka şeydir. Batı’da da tarikatlar vardır, Hıristiyanlıkta. Onların bir yerde esintisi bize geçerek bir yerde akla barikat haline getirdi birçok tarikat. Ben hep söylerim, “Tedbirsiz tevekkülden, icraatsız duadan ve süfli inzivadan Allah’a sığınırım.” Dualarımın içerisinde bu vardır. Ama 1000’li yıllardan sonra bize ne yaptılar, daha doğrusu biz yaptık, her şeyi de Batı’ya bağlamanın anlamı yok; biz de içimizdeki ben ve ego duygusuna hâkim olamayarak kendi içimize kapandık. Ve bilim yapanlar da yazmadılar… Zehravi veya el-Cezeri, bunlar yaptılar ama bunlara da sahip olamadık. Bugün bizim cerrahide kullanmış olduğumuz aletlerin yüzde 60’ını Zehravi icat etmiştir ama sahiplenemedik. Büyük-küçük kan dolaşımını İslam âlimleri bulduğu halde sahiplenememişiz. Batılılar, hep çalıp, intihal edip götürmüşler. İşte Makyavel’in Siyasetname’yi intihal edip de Le Prince diye basması gibi… Ama 1600’lü yıllara kadar da Avrupa’da, Batı’da tamamen bir karanlık çağ hâkim oldu. Özellikle Papanın, “Kediler şeytandır, onları öldürün!” fetvası üzerine bütün kedilerin öldürülmesi ve farelerin etrafı sarması sonucu veba salgını ortaya çıkmış ve milyonlarca insan ölmüştür.
Ve 1600’lü yıllarda bir kıpırdanma başladı. O kıpırdanma mesela Kopernik’in teoremi, Galileo’yla beraber dünya merkezli bir kâinata itiraz ediliyor… Daha önce dünya merkezli bir kâinat kavrayışı söz konusuydu. Tabii, konudan konuya geçiyoruz ama böyle olması daha iyi… Dünya merkezli bir kâinata ilk olarak Galileo itiraz ediyor. Aslında Kepler de buna itiraz ediyor ama Kepler uyanıklık yapıyor; daha önceki insanların başına gelen şeyleri bildiğinden dolayı… Bruno’yu yakmışlar, Lavoisier’in kafasını kesmişler, bunlar o yıllarda oluyor. Biz İstanbul’u 1453’te fethederken, 1452’de adamlar matbaayı buluyorlar.
Orada, Galileo’nun bir arkadaşı, bir kardinal vardı da geldi ona gösterdi, “Gel bak” diye, teleskoptan göstermek istedi. Kardinal de ona “Ben ona bakarsam cübbemin bir anlamı kalmaz.” dedi. Ama yine de, ona rağmen, “Yahu, gel, sen dünya dönmüyor de, biz seni idamdan kurtaralım.” dedi papazlar. O da “Evet, dönmüyor.” dedi ama kapıdan çıkarken de “Eppur si muove” dedi, “Yine de dönüyor.” dedi Galileo.
İslam âleminin 800’lü yıllarda bir anlamda dünyayı aydınlatan bir düzeninin 1600’lü yıllarda Batı’da temayüz ettiğini görüyoruz. İşte Descartes, Newton, Huygens, Leibniz, Galileo, Spinoza; bunlar hep 1600’lü yıllarda yaşıyorlar. Newton’un özellikle tümevarım, yani Aristo’nun tümdengelimine karşılık tümevarım kavramının ortaya çıkması ve gravite, yerçekimi ortaya çıktı.
1600’lü yıllarda Descartes’in talebesi Spinoza 20 yaşındayken ona itiraz ediyor. Hicri 150 yılında vefat eden İmam-ı Azam’a talebeleri İmam Muhammed, İmam Yusuf, İmam Züfer bazı konularda itiraz ediyor… Yani o zamanki aydınlanmaya bak, onun için diyorum. Nasıl ki talebeleri itiraz ediyor ve hatta İmam-ı Azam da “Haklısınız” diyor ve bazı konularda onların, yani talebelerinin fetvalarına uyuyorsa; aynı şekilde, 1600’lü yıllarda, 1650 yılında 22 yaşında olan Spinoza da hocasına itiraz ediyor.
Spinoza Dekart’ın talebesidir. Ona itiraz ediyor ve Ethica’yı yazıyor. Aynı zamanda Huygens da onun talebesi. Huygens, Satürn’ün halkalarını bulan adam. Daha önce Galileo ondan bahsetmiş ama o onu matematize etmiş. Onun da talebesi, Huygens’in de talebesi Leibniz, Alman… Leibniz, integral ve türevi bulan adam. Aynı zamanda daha önce Pascal’ın bulmuş olduğu iki işlemli hesap makinesini geliştirip dört işleme çeviren de Leibniz. Fakat Newton aynı zamanda bir intihalci, Leibniz’in buluşlarını çalıyor ve kendi adına yayınlamaya kalkıyor. Mahkemeye gidiyorlar. Ama İngiliz üçkâğıdı orada da devreye giriyor ve Leibniz’in ifadesini bile almadan onu mahkûm ediyorlar. Ki Leibniz aslında Alman olduğu halde kendisi de İngiliz Bilimler Akademisi üyesiydi. Orada adamın görüşünü almadan mahkûm ediyorlar ve bunu Newton’a mâl ediyorlar. Yani o zaman da intihal var.
1600’lü yıllar ve 800’lü yıllarla benzerlik ne? Nizamülmülk, Nizamiye Medreselerini kuruyor ve Nizamiye Medreselerinde Hanbeli mektebini, Hanbeli ekolünü kuruyor, Maliki ekolünü, Şafi ekolünü kuruyor, kendisi Hanefi olduğu halde. Gazali de zaten orada rektördü. Ama orada, Bâtıni kavramlar üzerinde çok durduğu için Gazali’yi de bazen tekfir etmişlerdir. Hatta, Gazali “Tehafütü’l-Felasife”yi yazdı. Nizamiye Medreseleri kurulduğu zaman aslında akli deliller üzerine kurulmuştu. İmam Maturidi akli deliller üzerinde duruyordu. İmam-ı Azam’ın tarzı da öyleydi. Niye? Çünkü aklı ön planda tuttuğu için. Çünkü İmam-ı Azam’ın dört süzgeci vardır; “Ben hadisleri dikkate alırken dört süzgeçten geçiririm. Birinci süzgeç, Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân-ı Kerîm’de yoksa, Kur’ân-ı Kerîm’e tersse onu almam. İkincisi akıl. Üçüncüsü gelenekler. Dördüncüsü de zamandır. Bu dört kavrama uymayanı ben almam!” dedi.
İmam-ı Azam dedik ama onun da canına kıyıldı. Niye? Halife Mansur diyor ki: “Ben bütün insanların, Müslümanların malının, canının, namusunun sahibiyim; böyle fetva vereceksin.” O da “Olur mu öyle şey yahu; sen nasıl milletin malının, namusunun, canının sahibi olabilirsin?!” diyor. Böyle fetva vermediği için Halife Mansur onu hapsediyor ve hapiste 70 küsur yaşında öldürülüyor. Zehirleniyor mu, idam mı ediliyor, o da belli değil…
El-Kindi, 800’lü yıllarda medcezir hadisesini bugünkü bilim ışığında ilk o zaman izah etti, adamı zındık diye ilan edip aforoz ettiler. İbn-i Sina’yı kâfir ilan ettiler. İbn-i Sina’nın, idam fermanı vardır; kaçtı idamdan kurtuldu. Ondan sonra aynı şeyi Batı uyguladı ve engizisyondan kurtulan bilim insanları oldu, Spinoza Ethica’yı yazıyor, bir aydınlanma başlıyor 1600’lü yıllarda. Bu da önemli. Yani 1600’lü yıllar aydınlanma çağı mıdır, yoksa aydınlanamama çağı mıdır, o da ayrı bir konu.
Tabii. İslam dünyasında o kadar güzellik varken hiç nasiplenmemek bir sıkıntı orada.
Evet, bu tarafta, yani Doğu’da İslam âlimlerinden bazıları güzel şeyler yapmışlar. Sosyal bilimlerde, tamam, yazdıklarımız var ama fen bilimlerinden olan da yazmadı. Mimar Sinan’ı ele alalım. Güzel eserler verdi ama iki satır yazmamış. Mostar Köprüsü’nü adamlar bombalayıp yıktılar, bugünkü teknolojiyle bile onun taşlarını zor yerine koyabildik. Erzurum’daki Lalapaşa Camii’nin kubbesinin ağırlığını bugün teknolojik olarak hesapladığımızda sütunların onu çekmesinin mümkün olmadığını söylüyor bilim; ama Mimar Sinan’ın yüzyıllar önce ağırlığı yanlardan toprağa emdirme yöntemini kullandığını ancak bugün fark edebiliyoruz. Ama Mimar Sinan bu tekniği yazmamış.
Geldik 1900’lü yıllara. 1900’lü yıllarda, kuantum fiziği Einstein’la beraber neşvünema buluyor, o da Newton fiziğini altüst ediyor, izafiyet teorisiyle beraber kuantum devreye giriyor. Ama biz, Kur’ân-ı Kerîm’i bu dünyanın kitabı olmaktan çıkartıp öteki dünyanın kitabı haline getirdik. Oysaki Kur’ân bu dünyanın kitabıdır. Milletimizin zihniyetine bunu yazmak lazım. Kur’ân-ı Kerîm aslında bu dünyayı düzenleyen bir kitaptır. Bütün kitaplar öyle olmuştur. Bakın, size şunu söyleyeyim: Kur’ân-ı Kerîm’e bakarsak Peygamber’in hayatı bizim için çok önemlidir, hadisler önemlidir, sahabe çok önemlidir, hepsi çok önemlidir. Kur’ân bazında baktığımız zaman, Kur’ân’da dünyevi düzeni, bu hayatın düzenini bozan dört şeye ceza getirilmiştir. Bir, Kur’ân-ı Kerîm’de taammüden adam öldürmenin cezası vardır. Bu bütün kitaplarda var, Kur’ân-ı Kerîm’de de adam öldürmenin cezası var. İki, zina yapmanın cezası var. Üç, hırsızlık yapmanın cezası var. Dört, yalan konuşmanın cezası var. Niye? Hepsi de dünya düzeniyle ilgili olduğu için. “Efendim, Kur’ân-ı Kerîm bilim kitabı değildir.” diyorlar!.. Doğru, anlamazsan bilim kitabı değildir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’de her şey var ama anlayana. Kur’ân’ın ilk emri “İkra”dır. İkra, oku demektir.
Kur’ân-ı Kerîm bir ansiklopedi değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de bir beyin ameliyatı nasıl yapılır yazmaz, Kur’ân-ı Kerîm’de Güneş ile Ay arasındaki mesafe ne kadardır yazmaz. Ama Kur’ân-ı Kerîm, prensipleri koyar ve der ki; “Eğer bir konuda bilgi edinmek istiyorsanız o bilginin sahibi olan kişilerden bunu öğrenin.” “Sakın ha, ilmi olmayanın peşinden gitmeyin.” Hakikaten ben Kur’ân’ı okudukça bilim insanı oldum, bilim insanı oldukça Kur’ân’ı okudum. Her Kur’ân okuyuşumda, Allah Allah diyorum, ben bu ayeti hiç görmedim mi diyorum, ilk defa görüyormuşum gibi. İnan yani, vallahi öyle, tallahi öyle… Kur’ân-ı Kerîm’e bakıyorum, burada kopyalamaya işaret edebilir diyorum, burada klonlamaya işaret edebilir diyorum. Mesela her gün okuruz değil mi, devamlı Yasin okuruz. “Biz Ay’a yörüngeler tayin ettik.” Ayette “menâzil” kelimesi geçer. “Menâzil” menzil (ev, yuva, ay için evre) kelimesinin çoğul halidir ki Arap dilinde sayısal olarak en az üç demektir. Fakat bugün astronomik olarak Ay’ın bir yörüngesi var. Kur’ân, haşâ, yalan konuşmayacağına göre, yalan olmayacağına göre, peki, bu üç tane yörüngeyi, ki en az üç, dört de, beş de, on beş de olabilir, onu bulmak bize düşer. Niye araştırmıyoruz? Veyahut da siz hekimsiniz, “Şu insana bak.” diyor Tarık Suresinde. “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.” diyor. İnsan, erkeklerde belkemiğinden ve kadınlarda göğüslerden gelen suyla yaratılmıştır. Evet, bilim bunları tespit edeli 50 yıl oldu. O da enteresan…
Tefsir arkeologluğuyla, fıkıh arkeologluğuyla bu iş olmaz. “Efendim, Zemahşeri böyle dedi. Efendim, Fahreddin Razı böyle dedi.” Sen ne diyorsun? Söylesene… Adam tefsir profesörü ilahiyatta, fıkıh profesörü ve kitap yazıyor. Kitabında, temizlik babında, efendim, suların temizliğinde bir kuyuya fare düşerse kaç kova çıkarmak lazım ki temiz olsun falan. Yahu, kuyudan su içen mi kalmış?! Göllerden mi su içiyoruz artık?! Bir damla ilaçla deniz suyu içilir hale getiriliyor. Bizim arkeologluğu bırakmamız lazım; tefsir tarihçiliğini, hadis tarihçiliğini, arkeologluğunu, fıkıh tarihçiliğini bırakmamız lazım…
Hz. Peygamber, Allahü Teâlâ’nın “İstişare edin.” buyurduğunu haber veriyor. Hz. Peygamberin sünnetinden sadece Hendek Savaşı’ndaki bir sünnetini yapmış olsaydı İslam âlemi, dünyanın hâkimi olurdu şimdi. Hz. Peygamber Hendek Savaşında, savaş konusunda bilgili insanları çağırdı, sordu: “Bir at, bir süvari ne kadar zıplar?” “Şu kadar.” “Bir okçu ne kadar uzağa ok atar?” “Şu kadar.” “Bir insan ne kadar yüksekliğe zıplar?” “Şu kadar.” Bunları hesap edip ona göre hendekleri kazdırdı. Sadece Hendek Savaşı’ndaki sünneti alsak, bugün nükleer kalkanları bizim yapmamız lazım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.