Ana sayfa - Manşet - Beş Freud / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Beş Freud / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Freud hakkında ne düşünmemiz gerekir? Geçen röportajda da zaten biraz bunu konuşmuştuk; yani psikiyatri açısından özünde ne söylüyor konusunda.
Burada önemli olan nokta, Freud konusunda tartışan iki kişi, Freud’un nesini tartıştığını genellikle bilmeden tartışıyor. Freud uzun meslek hayatı boyunca farklı şeyler söyledi. Hangisinden bahsediyoruz? Onu belirtmek lazım. Psikoterapi Enstitüsü’nün kitaplarında Freud’u beşe bölerek incelemişler. Bu bana çok makul geldi, ben de benimsedim. Çünkü Freud’un kuramı anlatılırken hep Freud’un biyografisiyle başlıyorlar. Hangi kuram anlatılırken hep biyografiyle başlanıyor ki? Ama Freud anlatılırken, illa ki Freud’un biyografisiyle başlar kitaplar. Neden? Freud birçok kez fikir değiştirmiştir çünkü. O yüzden biyografiyi vermek önemli. Hangi tarihte ne söylendi o belli olsun diye, bir harita olsun diye kitabın başına onu koyuyorlar.
Freud hakkında tartışırken kişiler, aslında beş konudan birisini tartışıyorlar. Bunlardan bazıları zaten Freud’a ait değil, bazıları da Freud’un tekelinde olmaktan çıkmış. Bu hataya psikiyatri profesörleri sık düşüyorlar. Mesela bilinçdışından bahsedildiğinde, “Aa, Freud’a geldi konu” diyorlar. Hâlbuki bilinçdışı Freud’un tekelinde değil. O yüzden bu konuları ayırt etmek, farklı başlıklar altında incelemek önemli.
Psikoterapi Enstitüsü’nün tasnifinde ilk konuya “Breueryen teknikler” denmiş. Bence de isabetli. Joseph Breuer isminde bir hamisi vardı Freud’un; ondan 15-16 yaş büyük. Bu teknikler ona ait. Dünyada ilk defa onun ortaya koyduğu teknikler. Breuer’in Anna O. isminde bir hastası vardı. Freud’a da bahsetmişti bu hastadan. Yanlış olarak birçok insan, Anna O.’nun Freud’un hastası olduğunu zanneder. Ders kitaplarında bile bazen o şekilde yazıldığını görüyoruz. Breuer Anna O.’nun tedavisi esnasında keşfetti bu teknikleri. Bugün piyasada çalışan ve hipnoz kullanan pek çok psikolog şöyle bir yöntem izliyor: Alıyor hastayı, hipnoz yapıyor, sonra sorunlu olan yaşa gitmesini sağlıyor ve travmatik bir olaya rastlıyor. Normalde, kişi bu olayın bilincinde değil, yani hatırladığı bir şey değil. Hasta o ana gidip, o anıyı bütün duygusuyla, coşkusuyla yaşıyor. Tabii, bağırıyor çağırıyor, ağlıyor. Orada terapistin sakin kalması lazım; acemi bir terapist “hasta kontrolden çıktı” diye korkabilir. Bu hatırlama ve boşalmadan (deşarj) sonra şikâyetlerin azaldığını, hatta ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Meğerse neymiş; bilinçdışına itilmiş olan bir hatıra, orada rahat durmuyormuş. Kişiye sürekli bazı sinyaller göndererek, ondaki şikâyetleri meydana getiriyormuş. Bu kaygı mı, panik atak mı, üzüntü mü, depresyon mu, her neyse, bunun kaynağı meğer o hatıraymış. O hatıra, o travmatik yaşantı, bütün duygularıyla ortaya çıkınca, hastanın şikâyetleri ortadan kalkıyor. Bu yönteme “katarzis” deniyor. Bugün pek çok psikolog bu tekniği kullanıyor. Belki adını, tarihçesini bilmiyor ama kullanıyor. Bu teknik Freud’a hamledilen, Freud’a ait zannedilen bir teknik. Ama bunu bulan Freud değil, Joseph Breuer.
Bu katartik metodun Breuer’den çok önce de başka kişiler tarafından kullanıldığını biliyoruz. “Duyguların boşaltılarak insanın rahatlatılması ve bu yolla temizlenmesi” kavramı ise Aristo’ya dayanıyor, M.Ö. üçyüzler. Bu tanımı Aristo yapmış zaten. Hipnoza alarak, unuttuğu bir travmayı açığa çıkarmak.
Açığa çıkarmak. Katartik tedavi bu.
Sadece hatırlatarak değil, oradaki duyguyu, orada sıkışmış olan duyguyu açığa çıkarmak. Yani salya sümük, ağlayarak, yerlerde çırpınarak belki, o olayı tekrar yaşar hasta. Bu, önemli bir semptomatolojik iyileşmeye sebep oluyor. Yani ilgili semptom, şikayet ortadan kalkıyor.
Anna O. vakası tümüyle bunlardan ibarettir. Bu vakadan geçen röportajda bahsetmiştik ayrıntısıyla. Anna O. vakasını okuduğunuz zaman görürsünüz, semptomların her biri bu şekilde çözülmüştür Breuer tarafından. Ama aslında hasta iyileşmedi. Semptom çözülüyor, ama hastanın temel problemi aslında hallolmadı. O konuda Breuer ile Freud yalan söylediler. Bu yalan da ortaya çıktı. Yani bunun yalan olduğu kanıtlandı. Çok açık bir şekilde vakayı çarpıttıkları, hastanın iyileştiğini söyledikleri, fakat hastanın aslında iyileşmediği, hastane kayıtlarından öğrenildi. Anna O.’nun daha sonra kaldırıldığı hastanelerin kayıtlarından, epikrizlerden tespit ediliyor. Bu hastanelerin arşivlerinde çalışan bilim tarihçileri, Anna O.’nun, Breuer’in tedavisinden sonra defalarca hastaneye kaldırıldığını; delilik teşhisiyle, psikoz teşhisiyle en az altı sefer hastaneye yattığını tespit ediyorlar.
Ne demek bu? Metodu mu sorguluyorsunuz, şahısları mı?
Aslında bu söylediğim antrparantez bir konu. Yöntem semptomu ortadan kaldırmada etkili. Önemli bir buluş. Fakat hastalık komplike ise, çoğul kişilik v.s. ise, semptomları ortadan kaldırsa da hastalığı iyileştirmiyor. Piyasada bu yöntemi uygulayan arkadaşların bunu bilmeleri önemlidir.
Hastanın bütün problemi o anıysa, o zaman, hasta iyileşir, problem kalmaz. Ama hastanın problemi daha farklıysa… Mesela Anna O.’nun çoklu kişilik olma ihtimali yüksek. 365 gün önceyi yaşayan bir alteri vardı. İrili ufaklı bir sürü semptomu vardı. Bunlardan beşini altısını halletmiş olmak onun iyileşmesi için kâfi değildi. Hastanın travmaları komplike değilse, altta yatan majör bir bozukluk yoksa, katartik tedavi ile yani hipnoterapi ile hasta şikayetlerinden kurtulabilir. Ama bu da bir şans meselesi. Nasıl şans meselesi? O travmaya ulaşmak mümkün olacak…
Hipnozla.
Tabi. Ulaşma garantimiz yok. Bir de hasta hipnoza uygun olacak. Hastaların çok az bir kısmı derin hipnoza girebilir. Bu ihtimaller birbiriyle çarpılınca, giderek küçülüyor. O yüzden, bunun çok etkin bir yöntem olduğunu düşünmesin kimse. Ama bazen, şanslı durumlarda çok harika terapiler ortaya çıkabiliyor. O olayı, o anıyı yakalıyorsun, hasta o olayı yeniden yaşıyor ve semptomlardan kurtuluyor. Bazen çok kısa bir süre içinde gerçekleşiyor bu durum. Ama böyle harika terapilerin olma ihtimali düşük.
Buna katartik tedavi diyoruz. Freud psikoterapi hayatına bu yöntemle başladı. Breuer’den öğrendi. Psikanalizi bunun üzerine kurdu. Öyle söylüyor kendisi. “Psikanalizi ortaya koymak bir yararlılıksa, bir faydaysa, bunu ilk yapan olma şerefi bana ait değildir” diyor Freud, 1909 tarihli Amerika konferansında. “Bu şeref Breuer’e aittir” diyor. “Breuer, Anna O. isimli bir kızı tedavi ederken ben üniversitede öğrenciydim ve bitirme sınavlarına çalışıyordum” diyor. Gerçekten de 1880-82 arasındadır vakıa, Freud da 1881’de mezun oldu. Tam anlattığı gibi. Freud psikanalizin temelinin katartik terapi olduğunu söylüyor. Çünkü terapinin özünde bilinçdışı bir anıyı, bir isteği, bir fanteziyi bilinçli kılmak vardır.
Normalde, dil sürçmeleri, serbest çağrışımlar vesaire, dürtüyle ilgili şeyler, bilinçdışı…
Geleceğiz oraya. Bizde muhafazakâr kesimde Freud’a karşı bir tepki var, doğal olarak. Ama işte katartik tedaviyi anlattım. Katartik tedavide karşı çıkılacak herhangi bir unsur yok, zaten tedaviyi bulan da Freud değil. Fakat bazı muhafazakâr psikiyatri profesörlerinin bunu dahi dinlemeye tahammülü yok. Freud’a ait zannedip toptan reddediyorlar. Psikiyatri eğitimi psikoterapiyi içermediği için bir yere kadar böyle düşünmeleri normal fakat biraz okumak gerekir elbette.
Freud’un birinci katmanını bitirdik, şimdi gelelim ikinci Freud’a. Birinci katmana “katartik teknikler” demiştik. Freud’un ifadesiyle Psikanaliz bunun üzerine inşa ediliyor. Birinci katmanda kabul etmemizi zorlaştıracak bir unsur yok. İkinci katman ise topografik ve yapısal kuram.
Terapist basit bir katartik tedavi ile yetinmeyebilir, yani hipnoza al, hatıraya eriş, yeniden o olayı yaşat, katarzisi sağla… bununla yetinmeyebilir. Yaptığı işi modellemek, anlamlandırmak isteyebilir.
Ama Breuer kaynaklı olduğunu söyleyip hakkını da vermiş Freud bu konuda. Yani burada artıları bana mal etmeyin; bu işin üstadı, ortaya çıkartanı Breuer’dir diyor.
Evet.
Yani burada bir dezenformasyon var mı?
Yok. Ama inkâr etmesi, görmezden gelmesi mümkün değil, çünkü birlikte yaptıkları ortak bir yayın var: “Histeri Üzerine Çalışmalar”. Bu kitapta ilk isim Breuer zaten. Yöntemin ona ait olduğu ifade ediliyor.
Katartik tekniği uyguluyor olabilir bir terapist, ama kendisine sorar “Bu anı nerede bulunuyordu ki, hasta onun farkında bile değildi?” Hastanın zihninde, “kendisinin bile bilmediği bir yer varmış” gibi düşünür ve buraya bilinçdışı adını verir. Topografik olarak bilinçdışı diye bir yer varsayar. Buna topografik kuram diyoruz. Bilinç seviyesinden aşağı iniyoruz, orada bulunan birtakım hatıraları yukarı çıkarıyoruz, bilince getiriyoruz. Böylece hasta bunları hatırlıyor artık. Psikanalizin temelinde bu var zaten. Bu kavramsallaştırma da Freud’a ait değil. Freud doğmadan önce de bu konularda çok yazıldı, çizildi. “Bilinçdışı” kavramı, 19. Yüzyıl boyunca kullanılan ve oldukça meşhur olan bir kavramdır. Freud’un ilk kitabı “Düşlerin Yorumu” 1900 tarihli, yani 19. Yüzyılın son senesi. 1901 olsa 20. Yüzyıla girmiş olacak. Bir yüzyıl boyunca kullanılan bir kavramı, yüzyılın sonunda o da kullanıyor. Bu konu çok net ve yoruma açık olmamasına rağmen, Türkiye’de neredeyse hiç bilinmez. Bugün bilinçdışı deyince, bazı muhafazakâr ruh sağlığı profesyonellerinin rengi değişiyor, keyfi kaçıyor. Bu konuyu Freud’a tahsis etmek demek, dünyada ne olup bitiyor hiç anlamamak demek.
İkinci katmanda biraz daha ileri gidelim. Bu “topografik kuram”dı. Freud bu kuramı geliştirdi ve “yapısal kuram” adı altında bir başka kuram ortaya koydu. Aslında ilk kuramın daha geliştirilmiş hali. Bu artık biraz daha Freud’a özgü bir düşünce oldu, ama hala tam değil. Yapısal kuram dediğimiz şey nedir? İd-ego-süperego’dan ibaret bir aparat. Aparat deyimi Freud’a aittir. Bunlardan ben anlamına gelen ego, Almancası ich, yüzyıldan uzunca bir süredir bilinçli özne anlamında kullanılıyordu zaten.
Kuramın özü şu: Id’den saldırgan ve cinsel dürtüler çıkar. Ego yani ben bunları bastırmak zorundayım. Fakat bu bastırma ben daha farkına varmadan otomatik olarak gerçekleşir. Farkına varmadığıma göre bilinçdışında gerçekleşiyor bastırma. Ego neden bastırıyor, çünkü süperego bunu emrediyor. Yani benim ahlaki ve vicdani tarafım. Toplu halde yaşamak için bu mekanizmanın çalışması şart. Burada da itiraz edeceğimiz bir şey olamaz, çünkü bu aslında kadim bir tema. Bir terapist yaptığı şeyleri, hastasında gördüklerini, bu terimleri kullanarak anlamlandırabilir. Kafasında bir model kurabilir. Bu onu Freud’cu yapmaz. Çünkü bu terimleri Freud kullanmış olsa da, bu tema Freud’a ait değildir. İçimizden yükselen azgın hislerle baş edebiliyoruz. Bütün kültürlerde bu var. Yani id dediği nefis, veya azgın nefis diyelim, nefs-i emmare; insanda, kötülüğü emreden, günah, yasak, vicdan dinlemeyen, her istediğini yapmaya çalışan bir parça var. Biz bununla baş etmeye çalışıyoruz. Bizim içerideki temsilcimiz de ego olmuş oluyor. Türkçe “benlik” diyebiliriz. “Ben” de denebiliyor. Egonun karşılığı bizim kültürümüzde “kalp”. Id nasıl egoyu ele geçirmeye çalışıyorsa, bizde de azgın nefis kalbi ele geçirmeye çalışıyor. Kaç yüzyıllık bir düşünce bu! Bu durumda egoist derken biraz daha düşünmek gerekir demek ki.
Bir de süperego var, egoya sürekli fısıldayan. Bastırmayı nerelerde kullanması gerektiğini söylüyor. Sık sık diyor ki, “Yapma, etme, bu doğru değil. Aman yapma; ayıptır, yazıktır, günahtır.”
Ego kalp mi, nefis mi orada?
Kalp.
Nefis?
Nefsin birkaç anlamı vardır. Burada id anlamında kullanıyoruz. O yüzden azgın nefis veya nefsi emmare diye özellikle vurguluyoruz.
Süperego, ruhun kalbe ilham vermesiyle, telkiniyle, “Bunları yapma, bunlar doğru değil. Annen baban üzülür, dini değerler incinir, toplumsal kabullere uygun değil, yazık, günah” dercesine, bana yani egoya telkin ederek, azgın nefsin emirlerine uymamayı sağlamaya çalışır.
Freud aslında yüzyıllardır anlatılanlardan farklı bir şey anlatmıyor. Ana tema budur; kadim bir tema. Ta Hipokrat’tan beri, hatta ondan önce peygamberlerden beri anlatılagelen bir şey bu. Freud’un Yahudi geleneğinden geldiğini de düşünecek olursak… Bu kadim temayı psikoloji diline çevirmiş oluyor. Freud ateist de olsa, sonuçta bir yahudi çevrede, o geleneklerle büyümüş durumda.
İd’den çıkan dürtüleri ikiye ayırıyor Freud; eros ve tanathos veya libido ve destrudo diye isim veriyor. Gazali ondan 800 yıl önce bu iki prensibe şehvet ve gazap diyor.
Bu mekanizmayı kadim kültürün diline çevirecek olursak; şehvet ve gazaptan oluşan iki atımız var. Biz bu atlar olmadan yapamayız, bütün işlerimizi onlarla görüyoruz. O yüzden, “nefsi öldürmek” diye bir şey zaten mümkün değildir. Nefis ölmez, ancak terbiye edilebilir. Biz o nefsi kullanacağız, ama nefsin azmaması için onu dizginlememiz gerekir. Bu bir imtihandır. Şehvet ve gazap isimli atlara bineceğiz. Şehvetimizi de aklı başında, yani hem toplum kurallarına, hem inandığımız değerlere uygun kullanacağız; saldırganlığımızı, agresyonumuzu, yıkıcılığımızı da aynı şekilde kullanacağız. Birisini savaşta düşmanı öldürmek için kullanacağız, öbürünü de, gerçi şehvet sadece cinsellikten ibaret değil, toplumun selameti yani türün devamı için kullanacağız.
Yani iffetimizi, namusumuzu kurtarmak için kullanacağız… gazap için diyorum.
Evet. Şehvet de sadece cinsel etkinlik değil; iştiha, iştah. Bunlar aynı kökten geliyor zaten. Sevdiğin, hoşlandığın, ürettiğin şeyler için, şehvet kelimesini kullanabilirsin.
Gördüğün gibi bu temada bize aykırı gelen bir şey yok. Bu terimleri, bu mekanizmayı bir model olarak kullanmak bizi Freud’cu yapmaz. İçini Freud gibi doldurmadığımız müddetçe. Nedir peki o?
İşte bu, üçüncü Freud. Burada kılıçları çekebilirsin. Freud bu noktada başka bir kurama başvuruyor; cinsel kuram. Bu şekilde düşündüğümüzde hedefimiz netleşmiş oluyor dikkat edersen, nereye vuracağımız belli. Diğer türlü cepheyi genişletmiş oluyoruz; vuruş kabiliyetimiz azalıyor. Daha “bilinçdışı” der demez ateş etmeye başlarsan, buradan galip ayrılman mümkün değil. Akıllı olup hedefi net tespit etmeliyiz. Diğer temaları kullanabilmeliyiz. Zaten biri kadim bir tema; neden onunla mücadele edip enerjimi boşa harcayayım ki. Bizim camiada herkes yanlış hedefe ateş ediyor, fakat asıl hedef cinsel kuramdır, kimse buna ateş edemiyor. Çünkü yanlış yerde harcadığımız için, enerji tükendi, cephane bitti. Cinsel kuram dendiği zaman, bizim kesimin kesif bir cehaleti söz konusu olduğu için, başka bir kesim bu konuda istediği gibi at koşturabiliyor. O kurama istediği her şeyi söyletiyor. Onu elinde savurup bir dine vuruyor, bir ahlaka, bir topluma, bir aileye… Vurmadığı, yıkmadığı bir şey yok. Son derece bilimselmiş gibi bir hava veriyor. O zaman dinleyiciler büyük bir hikmet deryası ile karşılaşmışlarcasına hayranlıkla onları dinliyor ve aynen tabi oluyorlar. 115 yıldır hiçbir kanıt elde edememiş müflis ve süfli bir düşünce karşısında, bizim cenahın akılsızlığı nedeniyle, kaleyi boşaltıp onlara teslim ediyoruz. Bu düşünce ile karşılaşınca tepki gösteriyor, fakat bir iki adım sonra acizleşip, son bir kontratak ile “zaten bilinçdışı diye de bir şey yok ki, kim göstermiş” diyerek çok yanlış bir hedefe ateş ediyoruz, kendimizi komik duruma düşürüyoruz. Bu durumda bize cevap vermeye bile tenezzül etmiyorlar, çünkü gerek kalmıyor. Çok acıklı bir durum. Sadece arkamızdan istihza ile gülüşüp “bunlar böyle işte” diyorlar. Biraz önce bilinçdışına saldıran kahraman (!) arkadaşımız ise onları susturduğunu düşünüyor. Çok acıklı değil mi?
Oysa cinsel kuram, dediğim gibi, o kadar müflis bir kuramdır ki! Bu söylediğim de hiç tarafgir bir hüküm değil, çünkü hangi düşünce, peşinden milyonlarca insanı koşturmasına, aralarında sayısız dehanın da bulunduğu binlerce uzmanın hayatını onunla ilgilenerek geçirmesine rağmen, 115 yıl boyunca hiçbir şey ortaya koyamamışsa, bu değerlendirmeyi hak eder.
Gördüğün gibi, ne katartik yaklaşımda bir problem vardı, ne topografik ve yapısal kuramda bir problem vardı, içini Freud gibi doldurmadığın takdirde. İçini Freud gibi nasıl doldurursun? Cinsel kuram ile doldurursun.
Bu kuramda Freud libido adını verdiği muhayyel, seyyal, bir tuhaf enerji varsayıyor. Uzakdoğuluların chi dedikleri gibi bir şey, bilimsel hiçbir tarafı yok, tamamen metafizik bir prensip. Bebek doğduğundan itibaren vücudun değişik yerlerinde geziniyor. Nerede durursa oradan haz alınmasına yol açıyor. Nasıl bir şeyse bu, bilim insanları 115 yıl boyunca böyle bir şeye rastlayamadı. Üstelik durduğu bölgenin işlevleri de kişilik özelliklerine dönüşüyor. Yani bu ne idüğü belirsiz prensip, kişiliğimizin kurucu unsuru. Mesela, bu bölge ağız ise, kişilikte içe alma özelliğinin altı çiziliyor. “Bütün dünyayı yiyip tüketmek isteyen narsisistik bir kişilik” gibi metaforlara yol açıyor. Güya biyolojiye dayandığını iddia eden fakat yöntem olarak metaforları, teşbihleri, alegorileri kullanan bir kuram. Bu yüzden en çok bilimsel çevrelerin tepkisini çekmiştir. Çünkü bu metodolojinin bilimle bir alakası yok. Teşbihler, alegoriler edebiyatın konusudur. Bilimsel çevreler böyle bir düşünceye “kuram” denmesine büyük tepki gösterirler çünkü kuram olmanın şartları vardır. Akıldan çıkan her şeye kuram denmez. Bilimsel terminolojide “cinsel kuram”, bir kuram değil sadece kuram haline gelememiş “başarısız bir hipotez”dir. Kuram ve hipotez arasındaki fark lisede öğretiliyordu, belki şimdi ortaokula bile inmiştir.
Klasik psikanalize gösterilen tepkinin, insanların burada anlatılan cinselliği hazmedememesinden, buna hazır olmamasından kaynaklandığı öne sürülür. Bu bütünüyle yanlıştır. Freud’un yaşadığı dönem Viyana’sı ve diğer büyük şehirler, cinsel anlamda tutucu olmak bir tarafa, kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan, gayrimeşru çocukların doğrulup doğrulup yetimhanelere bırakıldığı bir ortamdı. Elbette bu işler uluorta yapılmıyordu fakat o kadar yaygındı ki, Freud normal bir cinselliğin gelişebilmesi için, her çocuğa küçük yaşlarda iken taciz-tecavüz gibi deneyimlerle cinselliğin tanıtılması gerektiğini öne sürmüştü (taciz kuramı). Çünkü Freud’un hemen her hastası bu yaşlarda taciz ve tecavüzlerden bahsediyordu. Freud elbette taciz-tecavüzü tavsiye etmiyordu, fakat normal bir cinselliğin ancak böyle gelişeceğini iddia ediyordu. Düşünün Avrupa’da ne kadar yaygın o dönemde bu olgular. Freud bu düşünceden iyi ki kısa bir süre sonra vazgeçti. Diğer türlü, Viyana gibi ortamlarda hasta ruhlu ebeveyn veya akrabalar “dur şu çocuğu cinsellikle tanıştırayım” diyebilirlerdi. Zaten o sıralarda bile (1890’ların sonları) Freud’a taciz-tecavüz anılarını anlatan hastalar, bu kişilerin genellikle aileden biri olduğunu söylüyorlardı. Freud özellikle baba üzerinde duruyor. Kendi analizinde de, kendi babasını suçlamıştır.
O dönem Viyana’sı böyle bir yer. Bir de “Freud’un kuramlarına hazır değildi toplum” gibi laflar ediyorlar. Tam tersine o toplum Freud’un kuramlarının esin kaynağıdır. Yani Freud’un kuramlarına karşı gösterilen tepkinin, toplumun tutuculuğundan kaynaklandığı iddiası komik bir iddiadır. Freud’a tepki tam tersine bilimsel çevrelerden gelmiştir. Freud’un bu kuramı terk etmesinin sebebi, hastalarının bazılarından bu ifadeleri biraz zorlayarak almış olmasıdır. Biraz beyin yıkama gibi. Fakat objektif bulgular sebebiyle bunların yanlış olduğu ortaya çıkınca, Freud bu düşünceyi bıraktı. Mesela “amcam bana tecavüz etti” diyor hasta, fakat amcası söylediği tarihte yok veya ölmüş vs. Freud bundan sonraki hipotezlerini objektif kanıtlarla yanlışlanamayacak iddialar üzerine kuracaktır. Mesela, “amcası tecavüz etmemiş olabilir, fakat çocuğun içinde bu fantezi vardı, fakat ödipal çatışmanın akabinde gelişen süperegonun etkisiyle bastırıldı, yani bilinçten uzaklaştırıldı” şeklinde formüle edecektir. Böylece kendi iddiasını, bulunamayacak bir yere, bilinemeyecek bir biçimde yerleştirerek test edilememesini sağlamış oldu. Bu ona 100 yıl kazandırdı.
Tabi ki insanlığa da 100 yıl kaybettirmiş oldu. İki konuya daha dikkat çekmek lazım. Dikkat edersen Freud söz konusu olduğunda, konu illa ki taciz-tecavüz konusuna geliyor. Aslında kendi fantezisi bu; veya ne yaşadıysa artık! İkincisi de, taciz kuramındaki tutumu nedeniyle, Freud’un bundan sonraki düşünceleri de hep şüpheyle karşılanmıştır. Hastaları bir şey söylemeye yönlendirdiği iddiası her zaman dile getirilecektir. Yani Freud’a yönelik şüpheler, halkın cinselliğe bakışından değil, bu gibi şaibeli durumlardan kaynaklanıyor.
Türkiye’de bunlar bilinsin istenmiyor. Google’da “taciz kuramı”nın İngilizcesini yazdım (seduction theory) ve yanına Freud ekledim; 70 bine yakın sonuç verdi. Türkçesini yazdım, sadece bizim seninle yaptığımız bir önceki röportaj çıktı. “Baştan çıkarma kuramı” gibi başka türlü aramalar yapınca, bu konudan birkaç yerde daha bahsedildiğini gördüm.
Cinsel kuramdan bahsediyorduk asıl. Ağız bölgesini geçtik. Peki libido adı verilen bu tuhaf enerji makat kısmına gelince, buradan kişiliğe ne miras kalacak? Kasılmak, vermemek, içeride biriktirmek. Neyi, mesela parayı, bilgiyi vs. “Metafor” dedik ya, “öteye taşımak” demektir metaforun kelime anlamı. “Dışkıyı içeride biriktirmek”, metafor yoluyla, “parayı kasada biriktirmek” anlamına gelecek. Bu enerji cinsel organlara gelince de, kız çocuğun gözü babaya, erkek çocuğun gözü anneye dikilecek. Yaş 3 bu arada, 13 değil, yanlış anlaşılmasın, 3 yaşındaki çocuktan bahsediyoruz. Kuramın özü budur.
Şimdi bir düşünce, hipotez olarak ortaya atılır, bazı olayları açıklamak üzere. İddialarının bilimsel olarak kanıtlanması gerekir. Kanıtlanırsa, bu yetmez, çünkü bu hipotezin kabul edilmesiyle mutlaka ortaya bazı sorular çıkar. Onların cevaplanması ve bu cevapların da bilimsel olarak gösterilmesi gerekir. Hipotez başka sonuçları da öngörür. Onların da bilimsel olarak gösterilmesi gerekir. Bilimsel bir araştırma bu şekilde ilerler, hipotez giderek genişler. Genişlediği o alanlarda da öngörülerde bulunur. Onlar da test edilerek gelişme devam eder.
Freud’un cinsel kuramı daha ilk adımını bile atamamıştır. Peki, neden bu kadar gündemdeydi geçen yüzyıl? Hep bir umutla beklediler. İnanç bu dikkat edin, gerçeği arama değil. Kesin iman etmişler “bu böyledir” diye. Fakat yüzyılın sonunda sabırlar da umutlar da tükendi. Zaten kat kat avans verilmiş, kredi verilmiş. Bu yoldan tamamen dönüldü diyebiliriz. Son derece marjinal bir grup kalmıştır dünyada, en sadık müminler onlar. Freud hep “davamız” derdi. Hangi bilim adamı kendi kuramına “dava” adını vermiştir. Neyin davasını güdüyorsun? Bildiğiniz inanç bu. Ama cinsel kuramdan bahsediyorum dikkat edin. Parçalara ayırmamızın sebebi buydu. Sapla samanı karıştırmamak için.
Freud’un en akla ziyan düşüncesi buydu. Dünyada adım atan her erkeğin aklının köşesinde çocukluğundan kalan o aynı şey var. Onu orada bilinçdışı olarak tutmak için atmadığı takla kalmıyor, büyük bir enerji harcıyor, türlü türlü savunma düzenekleri. Öyle ki, A’dan Z’ye kadar yapıp ettiği her şey, bir biçimde onunla alakalı. Freud buradan ilerleyecek, insanoğlunu bütün üst kurumlarının temelini, ahlak, sanat, din de dâhil, bütün bir uygarlığı toptan, temelinden buraya bağlayacak. Bu da beşinci Freud olarak anlatılmış, Enstitü’nün kitabında. Oraya da geleceğiz. Şimdi üçüncü katmandayız.
Erkeğin bu kompleksine ödipal, kadınınkine elektra kompleksi deniyor. Elektra tam bir yamamadır. Çünkü Freud tam bir ataerkildi. Psikolojisi erkeği açıklamaya yöneliktir. Kadın psikolojisi, boşluklar doldurulmak suretiyle ortaya çıkmıştır. “O öyleyse bu da böyledir” gibi, simetriyi tamamlamadan ibarettir çoğu. Çünkü Freud paradoksal olarak aynı Hitler gibi sosyal Darvinizme inanır. Yani gelişememiş türler vardır bu yaklaşıma göre. Hitler onları bu sebeple ortadan kaldırmak istemiştir. Freud’a göre de kadınlar insanlığın gelişememiş tarafını oluştururlar ve kendi ifadesiyle kültürün düşmanıdırlar. Fakat ilk iki katmanda cinsiyet söz konusu değildi dikkat ederseniz. O katmanlar da Freud’a özgü değildi zaten. Freud’a özgü olan katman burasıdır. Burası da kesif bir cinsiyetçilik kokuyor.
Tarihte kendisine bu kadar tolerans gösterilip de bu kadar başarısız olan başka bir kuram gösterilemez. O açıdan rekor bu kuramdadır diyebiliriz.
Son yıllarda Türkiye’de bir kıpırdanma var klasik psikanaliz alanında. Türkiye’de klasik psikanalistlerin örgütlenmesi, uluslararası örgütlenmeye dâhil olması, onlar tarafından akredite edilmesinin tarihi çok kısa. Bu kıpırdanma, konu hakkında fazla bilgisi olmayan kişileri etkiliyor, iyi bir şeyler yapılıyor zannediyorlar. Aslında ağlanacak bir durum. Çünkü bunlar, “psikanaliz” denince öncelikle cinsel kuramı anlayan, onu ön plana çıkaran bir grup. 115 yıl onlara az gelmiş. O sularda kulaç atmaya doyamamışlar.
Freud’un iddiası, yani ödipal kompleks, evrensel olarak değil de, patolojik bir durum olarak kabul edilebilir. Çünkü ensest diye bir şey var dünyada. Fakat Freud bunu bir patoloji olarak değil, adeta yaratılıştan gelen bir şey, yani normallik olarak görüyor. Ona göre bundan kaçış mümkün değil. Ödipal denmesinin sebebi de, Yunan mitolojisinde Kral Oedipus’un, bilmesine rağmen başına geleceklerden kaçamaması ile ilgili. Başına gelecekleri bildiğinden yurdunu terk etmiş olmasına rağmen, kaderi gelip en sonunda onu buluyor. Bugün bunu kabul etmemiz için hiçbir sebep yok, hiçbir bilimsel kanıt yok. Cinsel Kuram 1905’de yayınlandı, fakat 1900’de de kısmen ifade edilmişti. Bu konuda, yüzlerce deha seviyesinde insan, Freud’un kuramlarını ispat etmek için çalıştı, 115-120 yıl boyunca. Çok büyük bir proje. Fakat bunu bugün net bir şekilde söyleyebiliriz; başarısız oldular. Bilimsel olarak hiçbir şeyi gösteremedikleri için içimiz rahat ve çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Çok büyük bir başarısızlık bu.
Peki, böyle bir es gibi sorayım: Bu kadar kafa, bu kadar akademisyen, yani ne tür bir özdeşim, ne tür bir yüceltmeyle böyle bir şeyi ısrarla dayattılar, söylediler, ispatlamaya çalıştılar, aidiyet ortaya koydular? Yani neredeyse böyle yapmayanı yadırgayacak kadar bir şey kurdular, böyle bir dünya kurmaya çalıştılar.
Tümüyle ideolojik.
Bir şeye inanmakla alakalı, ama sapkın bir şeye inandılar.
Evet.
Bilimsel olarak reddedilen bir şey. Yani insanlık için bu 120 yıl büyük bir kayıp.
Çok büyük bir kayıp. Çünkü bunun karşısında olan teoriler ezildi. Bugün bizim için çok faydalı olabilecek, 120 yıl boyunca çok geliştirilerek bugün ufkumuzu çok açabilecek olan teoriler bunun karşısında ezildi. Travma kuramı bu yüzden çok geç gelişebildi. Pierre Janet ekolü tümüyle silindi gitti. Alt-kişilikler kavramı yok oldu. Ego-durumları da öyle denebilir.
Hâlâ psikanalizle ilgili kalın kalın kitaplar yazılıyor.
O yüzden beşe ayırıyoruz ya. Toptancı yorum yapmamak için. Psikanalistler de durumun farkında elbette ve hemen hemen hepsi cinsel kuramı terk ettiler. Fakat hâlâ arkaik bir grup, giderek marjinalleşen bir grup, bunu muhafaza etmek için uğraşıyor.
Psikanalizden kasıt normalde psikoterapidir diyebilir miyiz?
Hayır. İşte beşe bölmemizin sebebi bu. Bu beşin hepsini kabul etmek zorunda değil kimse. Fakat o marjinal grup, cinsel kuramı kabul etmedikçe sizi psikanalist olarak görmezler. Çünkü bu bir inanç meselesi artık. Bu inanç bir ara çok revaç bulmuştu, bütün bir insanlık tarihini etkileyecek bir hale dönüştü; edebiyatta bunun yansımaları var, tarihi yorumlamada yansımaları var, sanata, ahlak teorilerine, her alana sızmıştı bu inanç. Şimdi giderek geri çekiliyor, dar bir kabuğa; sadece ona inanan dar bir mümin grupla sınırlanmış durumda.
Fakat maalesef, psikanaliz bu hastalıklı gruptan giriyor Türkiye’ye. Yani çağdaş, gelişmiş, akademiye açık psikanaliz değil, marjinalleşmiş, rudimanter, kadük hale gelmiş, dış dünyaya ve gelişime kapalı, akademiyle kavgalı olan psikanaliz yükseliyor Türkiye’de. Çok acıklı.
Sahte bir elitizm sunuyor bu onlara.
Evet, kesinlikle. Bu Türkiye’de çok prim yapar, içerik hiç önemli değildir, yeter ki o havayı ver. Türkiye’de itici gücünü buradan alıyor, sahte bir albenisi var, gençleri büyülüyor. Marjinal, başarısız, geri çekilen, acıklı konumunun farkında değiller. Türkiye’de öyle bir hava estiriliyor ki, sanki psikanaliz canlanıyor gibi hissediyor herkes. Çünkü bir hareketlilik var. Ama dünyadaki tablo buna tam zıt. Büyük bir problem var bizde; çünkü dünyayı takip eden insan az, yabancı dil bilen insan az. Zannediliyor ki dünyada böyle bir hareket var da, bu hareketin Türkiye’ye yansıması çok geç olarak bize geliyor.
Evet, cinsellikle içini doldurmaya kalkmasından bahsediyorduk.
Evet. Cinsellikle değil, ensestle; sadece ensestle de değil, ensesti evrensel, fıtri, neredeyse fizyolojik yapmakla. O zaman ne oluyor…
O şekilde Freudyen bir yere kaymış olur insan.
Tabii. Freudyen demek o demek zaten. Yani cinsel kuram; üçüncü katman. İlk iki katmanla bir sorunumuz yok. Fakat daha ağzımızdan bilinçdışı çıkınca “Aa, bir dakika, ben Freud’cu değilim” diyorlar. Yahu, ne alakası var Freud’la?! Dünya nereye geldi, bizim adamlar hala neler düşünüyorlar! Bu yüzden zaten kale boş kalıyor ve memlekette marjinal bir grubun borusu ötüyor.
Belki de yolun devamında böyle bir şeyle yüzleşmek zorunda kalacağını düşündüğü için reddediyor. Çıktığı yol yanlış, akıbeti belli; 100 yılımızı aldı konu, öyleyse böyle girmeyelim konuya diyor.
Hayır, maalesef bu cehaletten kaynaklanıyor, senin dediğin gibi iyi niyetten kaynaklanmıyor. Bilinçdışı olmadan psikoloji mi olur? Cahil olduğu bir konuda saldırırsa komik duruma düşer insan, o zaman kale boşalır, avantajı karşı tarafa verirsin. Türkiye’de olan bu maalesef.
Şimdi üç Freud’u mu işledik?
Üç tane Freud gördük. Freud’un aslında üçüncü olduğunu gördük. Eğer her vak’aya ödipal çatışma, Elektra diye bakarsak, o zaman Freud’cu olmuş oluruz. Karşıma bir hasta geldi; 10 sene de ben bunun analizini yapsam, en sonunda ödipal çatışma çıkacak, ben filmin sonunu baştan biliyorum. Freud’cu olmak bu demektir. Bu bakış açısı, bu kadar ezberci, önyargılı ve kalıplaşmış bir düşüncedir. Hastayı görmez, onun içindeki ödipal çocuğu görür, daha doğrusu hayal eder. Oraya odaklanır. Gerçek hasta görülmez. O yüzden aslında bugünün dünyasına, ne derler, zamanın ruhuna da çok aykırı. Zamanın ruhu bize biraz daha fenomenolojik olmayı öğretiyor. Yani “karşıda ne gördüysen onu konuş, kafandakini konuşma”. Böyle özetleyebiliriz fenomenolojik yaklaşımı.
Olgusal.
Olgusal. Sadece fenomene yani görünene dayanan. Zamanın böyle bir ruhu var. Çünkü bugün kafalar çok karışık ve her kafadan bir ses çıkıyor. Postmodern hakikat kavramı insanın yolunu kaybetmesine, birlik düşüncesinin zayıflamasına yol açıyor. O yüzden insanlar kesretten bunalmış, fenomenolojik olarak elemeye, azaltmaya, sadeleştirmeye eğilimliler. Klasik psikanaliz zamanın ruhuna bu kadar aykırı. Hastayı değil kafasındakini esas alıyor. 5-6 sene sonra analist kendi kafasındakine ulaşıyor, hastanın diliyle. “Hastanın gerçekliğini yıkmak, yerine psikanalitik kurguyu inşa etmek”, tabi onlar kurgu yerine “gerçekliği” diyecekler, psikanalizin hedefi budur; onlar böyle ifade ediyorlar. “Hastanın gerçekliğini yıkmak, yerine psikanalitik gerçekliği inşa etmek”. Çağdaş psikanaliz, klasik psikanalizin bu yaklaşımına “tek kişilik psikoterapi” adını veriyor.
Bir vak’ada ödipal patoloji de olabilir, olmaz demiyoruz; ama patolojidir. Ama Freud’cu diyor ki, “Hayır, ödipal çatışma bütün her şeyin temelinde vardır, bütün psikopatolojinin temelinde vardır, en sonunda karşıma çıkacak olan ve çözümlenmesi gereken şey odur, o çözümlenince hastalık bitecek. Tüm hastalıkları ben ona indirgiyorum.”
Pre-ödipalciler kendiliklerinden basmış mı oluyorlar …
Evet, basmış oluyorlar. O yüzden çok direndiler, onları ezmeye çalıştılar, ezemediler. Çünkü bu büyük bir trend.
Kimi?
Preödipalcileri. Fairbairn olsun, Melanie Klein olsun… Anna Freud’un Melanie Klein’la çok büyük mücadelesi var. Babasının otoritesi ile onu ezeceğini sandı ama öyle olmadı.
Dördüncü katman ise Freud’un çok emek verdiği, takdir etmemiz gereken bir çalışmanın ürünü. Bir danışanla nasıl çalışılır? Hipnoz yapmıyoruz. Bilinçdışı çatışmaları nasıl ortaya çıkaracağız? Nasıl durmalıyız orada, nasıl bir yöntem uygulamalıyız? Danışan ile çalışma teknikleri. “Derinliğine çalışma” deniyor buna. Bu teknikleri almakta da bir beis yok; cinsel kuramı işin içine katmadığımız takdirde. Yani ben, eğer, ezberden, karşıda “bir ödipal çatışma var, kesin” diye önyargılı yaklaşmıyorsam, Freud’un ortaya koyduğu bu dinamik çalışma prensiplerine uyabilirim. Nedir o? Hastanın elini sıkma diyor, hastayla yüz göz olma diyor, bir çerçeve belirliyor, aktarım, nötralite, yorumlama gibi önemli kavramları tanımlıyor. Bu teknikler de uygulanabilir.
Freud dışı bir cinsel kuram yok mu?
Olmaz mı, bir sürü kuram var, çok.
Kuram cinsel olmak zorunda değil de, yani cinselliğin dışarıda bırakıldığı bir insanlık da çok doğal görünmüyor.
Evet, tabii. Freud “her sorunun altında cinsellik bulmuştur” dediğimiz zaman, bu yaklaşım da orijinalinde Freud’a ait değil, Freud’dan önce bu söyleniyor zaten. Mesela Schopenhauer söylüyor, mesela Jean Martin Charcot söylüyor. Fransa’ya gitmişti Freud, staj yapmıştı Jean Martin Charcot’nun yanında. Charcot da bu problemin altında cinsellik yattığını söylüyor. Fakat cinsel kuram sadece cinsellikten bahsetmiyor. Sorun o değil. O ensesti uygarlığın temeline yerleştiriyor, fakat temelsiz bir biçimde. Çünkü Freud’un kendi fantezisi aslında.
İnsanoğlunun problemlerinin çoğu cinseldir diyebiliriz. Bu da bir görüş ve bunu söylemekte bir beis yok. Piyasanın hali ortada zaten. Bunun içinde ensest de mevcut elbette. O da, çok ağır bir patoloji olarak mevcut. Fakat “patoloji” olarak.
İlla Oidipus-Elektra olması gerekmiyor.
Evet.
Varsa da patolojiktir.
Evet. Evrensel bir ödipal kompleks yok. Freud’un en akla ziyan, en temelsiz düşüncesi bu evrensel ödipal kavramı.
Ödipal, anneye yönelik olan, değil mi?
Anneye yönelik olan. Elektra da babaya yönelik olan. Bazen ikisi anlamında da kullanılır, ödipal deyince ikisi de anlaşılır. Çünkü elektra aslında yamandı oraya. Aslolan ödipal. Çünkü Freud’a göre aslolan erkek psikolojisidir.
Acaba günümüzün getirdiği, modern hayatın getirdiği problemler, cinsel psikiyatride yapılacak çözümlemelerde, Freud’u temel almasa bile, kendilerince bir çıkış yolu ortaya konulmuş topografik bir analiz içinde hazmedilmiş, deneysel yönü olan, bilimsel kabul edilen şeyler var mı? Cinsel psikiyatri de bugün terapiyle ilgili geniş alanlar oluşturan bir şey. Gayriihtiyarî cinsel problemleri var insanların.
Şöyle; fenomenolojik olarak yaklaşmak gerekir. Hasta bir şeyler anlatıyor size. Cinsellik anlatıyorsa, tamam, mevzu cinselliktir, kimse onu görmezden gelemez ki. Birçok şeyin altında cinsel temalar yatıyor olabilir. Bugün cinselliğin ucu salıverildiği için, insanlar artık ergenlikten itibaren, hatta ergenlik öncesinden itibaren sürekli cinsel malzemeye maruz kalıyorlar. Zihinlerine doluşmuş bir sürü imge var bununla alâkalı olarak. Dolayısıyla insanları bu cinsellikten bağımsız olarak düşünmek, düşünmeye çalışmak yanlış bir şey. Ne görüyorsak odur, çarpıtamayız. Karşımızdakini kendi zihnimizdekine dönüştüremeyiz. O yüzden, Freud’un çalışma tarzını, tekniklerini fenomenolojik olarak uyguluyor psikanalistlerin büyük bir bölümü, yani karşıda ne görüyorsa onu çalışıyorlar. Bugün çağdaş psikanalizin genellikle yaklaşımı böyledir. Cinsel kuramı hiç dikkate almazlar, sadece gördüklerine itibar ederler. Cinsel kuram hastada ne olduğunu size peşinen söylüyor. İşin ucu sonunda illa ki ödipale dayanacak. Fakat artık psikanalistler gördüklerini esas alıyor. Freud’un dördüncü katmandaki çalışma ilkelerini, gördüğüne uyguluyor.
Nedir çalışma ilkeleri? Örneğin aktarım. “Erken çocukluk döneminde yaşanılan şeyler var; bugün yaşanılan şeyler, onun farklı bir versiyonudur” diyor mesela. Fakat “şimdi” asıldır çağdaş psikanalizde. Kernberg’de bile öyledir. Bu faydalı bir düşünce. Gerçekten baktığımız zaman bunu görüyoruz. Yani o dönemde yaşananlar bir model haline geliyor. Artık dünyaya bu şablonu kullanarak bakıyor. Beni de öyle görüyor, yakın olan herkesi öyle görüyor. Bu anlamda, bana aktarım yapıyor. Sorunu kiminleyse -genelde anneyledir- ona yönelik bakış açısını bana da yansıtıyor. Annesi gibi davranıyor. Nasıl annesi gibi davranıyor? Mesela bana kızıyor. Niye kızdığını birlikte araştırıyoruz. Anlıyoruz ki o an bahane olarak kullandığı malzemeler hiç de gerçekçi değil. Sonra birlikte anlıyoruz ki “onun problemini niye çözmüyorum” diye kızıyormuş. Çünkü çocuk, anneye kızar. Dişi ağrıyor çocuğun, anneye kızar “neden ağrıyor” diye. “Çözsün o problemi anne”, neden var? Bu düşünce tabi bilinç düzeyinde değil hastada. Terapiste bunu yüklediğini kendisi de öğreniyor böylece. Meğerse, bu görevi bana vermiş. Onu bana yansıttığını anlıyoruz. Bu teknikler bugün bizim kullandığımız faydalı teknikler. Derinliğine çalışma teknikleri deniyor bunlara.
Dördüncü katmanda bu teknikler var. İşte aktarımdır, savunma düzenekleridir, çerçevedir, yorumlamadır; bunun gibi dinamik çalışma prensipleri. Tavsiye yok, yönlendirme yok, ödev yok, bilgilendirme yok. Hasta kendisi çalışacak. Onun adına, onun yerine çalışmak yok. Bu tembelliğe alıştırır hastayı. Asıl sorun da bu zaten. Günlük hayatta, lisanıyla değil ama hal diliyle, “çözün benim problemimi” demeye devam eder. Haliyle, tavrıyla, davranışlarıyla yani, sözsüz (nonverbal) olarak bunu talep eder, bunu bekler farkında olmadan. Bu gerçekleşmeyince de kızar, farkında olmadan. Günlük hayatta bu kızgınlığına bahane kolay bulunur. Fakat terapist kendisini ve hastayı bir çerçeve ile daha önceden sınırlandırdığı için, bu bahaneler yine de bulunsa da, temelsiz olduğu anlaşılır. Bırakın aynı arabaya, aynı asansöre bile binmezler. Seans dışında temas sıfırdır. Bırakın aramak mesajlaşma bile olamaz. Ancak acil durumlar ve randevu iptalleri gibi durumlarda mesajlaşma olabilir. Böylece seans içeriği seansta kalır. Süreç sadece seans içinde yaşanır. Böylece önü belli sonu belli, her açıdan incelenebilen, geriye dönülerek tekrar göz atılabilen kompakt bir “süreç” elde edilir. Böylece seans içinde terapistin yapacağı yorumlara, gereksiz detaylar bulaşmaz. Bahane bulmak kolay olmaz. Bulunsa da eğreti olduğu anlaşılır. Terapistin yaptığı bir yorumlama veya yüzleştirme hastanın canını yaktığında, hastanın terapiste “siz zaten şu sebeple benim canımı yakmak istiyorsunuz, şu olaydan dolayı intikam alıyorsunuz” deme ihtimali bir hayli azaltılmış olur. Hasta bu cümleyi yine de kurabilir ve çok kolay da kurabilir ama bahane ancak seans içi süreçle sınırlı olduğundan, onu incelemek daha kolaydır.
Dördüncü katman derinliğine çalışma prensiplerinden oluşuyor, dinamik çalışma prensipleri de diyebiliriz. Freud’un ortaya koyduğu prensipler. Onun arkasından gelenler, bunu daha da geliştirmişler.
Ne demiş olduk? Bugün psikanalizi oluşturan ilk iki katman Freud’a özgü değil. Zaten psikanaliz dışında da herkes rahatça kullanabiliyor. Üçüncüsü Freud’a özgü. Asıl Freudçuluk o demek. Fakat kadük kalmış, temelsiz bir varsayım. Bugün, marjinal bir grup hariç, psikanalistlerin bile artık kullanmadığı bir kuram. Siz diğer bütün prensipleri uygulasanız bile bu marjinal grup cinsel kuramı kullanmadığınız için sizi psikanalist saymaz. Çok hadsiz bir camiadır, Kernberg ve Volkan gibi iki dev ismi bile adam yerine koymazlar, küçümserler.
Üç gibi dördüncüsü de Freud’a özgüdür. Fakat bu teknikler herhangi bir kuram bağlamında kullanılabilir. Cinsel kurama özgü değildir bu teknikler. Güvenle kullanılabilir.
Dinamik çalışma prensipleri.
Dinamik çalışma prensipleri. Freud geliştirdi onları ve içini cinsel kuramla doldurmadığımız sürece biz de bunları kullanıyoruz. Bu, bizi Freud’cu yapmıyor. Aktarım, nötralite (tarafsızlık) ve yorumlama esastır. Enstitü’nün kitaplarında güzel bir tarif yapılmış. Psikanalizi üç kelime ile özetliyor: “Aktarımın nötral yorumlanması”. Harika!. Eğer sürekli Ödipal aktarımı yorumluyorsanız veya illa süreci oraya doğru sürüklemek istiyorsanız cinsel kuramı kullanıyorsunuz demektir. Hardcore ve marjinal Freud’cusunuz. Türkiye’de bu ifade hoşlarına bile gider, çünkü biraz savaşkanlık, partizanlık kokuyor. Meydan okuyan bir tavır.
Önyargılı değilseniz ve sadece gördüğünüz aktarımı yorumluyorsanız o zaman buna çağdaş psikanaliz diyoruz. Bunlar da çeşit çeşit. Onların da farklı varsayımları olabiliyor.
Dinamik çalışma prensipleri neden bizi Freud’cu yapsın, onu anlamadım. Yani derinlemesine çalışmak, aktarım konularına çok emek harcamış olmak… Ondan sonra gelen psikiyatrların bu metotları kullanmalarına niçin rezerv koysun?
Ama bunların patenti Freud’a ait. Katartik tedavi Freud’a ait değil, bilinçdışı kavramının patenti Freud’a ait değil, hatta topografik ve yapısal kuram bile ana tema olarak Freud’a ait değil. Fakat dinamik çalışma prensiplerinin patenti ona ait. Onları kullanabiliriz yine de; cinsel kuram ile doldurmadan kullanabiliyoruz, oldukça faydalı teknikler, burada sorun yok. Fakat sen 1, 2 ve 4’ü mükemmel uygulasan da, cinsel kuramdan birazcık sapsan, hemen aforoz ederler. Kernberg’e hakaret ediyorlar.
Gelelim beşinci katmana. Üçüncü Freud ödipal temayı evrenselleştirmişti. Normal insanın temeline yerleştirmişti. Giderek din, felsefe, ahlak, sanat, tarih yani her şeyi ödipal çatışmanın bir ürünü olarak görmeye başlayan bir Freud var artık. Zıvanadan çıkmış bir Freud diyebiliriz buna. Elinde tek bilimsel kanıt olmadan fizik evreni bitirmiş artık adeta ödipal metafizik yapan bir Freud, bu beşinci Freud.
Bugün psikanalistlerin büyük bir kısmı bir, iki ve dörtle çalışıyorlar. Psikanalizle hiç alâkası olmayan insanlar bir ve ikiyi kullanabiliyorlar. Psikanalizle ilgili hiçbir şey okumamış, ama bir ve ikiyi rahatça kullanabiliyorlar. Ama çağdaş psikanaliz bir, iki ve dört, özellikle de dört.
Beş Freud bunlar.
Çok teşekkür ediyorum .
Rica ederim. Piyasadaki psikoterapi çalışmalarının büyük bir bölümü, bu gözle bakıldığı zaman daha anlamlı gelebilir artık. Böyle sınıflandırınca, kafamız çok daha netleşmiş olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.